İzmir’de Kadınlar Birlikte Güçlü platformu, sokağa çıktı. Çocuk istismarının meşrulaştırılmasına izin vermeyeceklerini ve kadına yönelik şiddeti savunan, cinsiyetçi, istismarcı, şiddet uygulayan erkeklerin TV programlarında, gazete köşelerinde seslerini yükseltmelerine iktidarın verdiği desteğin ve bu durumun daha çok kadının şiddete uğramasına yol açtığı belirtildi.

İzmir Karşıyaka Çarşı girişinde Kadınlar Birlikte Güçlü platformu çocuk istismarı ve kadına şiddete karşı basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasına CHP İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç ve HDP İzmir Miletvekili Serpil Kemalbay da katıldı.

Açıklama:

“Çocuk istismarının meşrulaştırılmasına izin vermedik, vermeyeceğiz.

Dünya genelini etkisi altına almış pandemi günlerinde biz kadınların bugün sokakta buluşmasının çok önemli bir sebebi var.

2016’dan bu yana mütemadiyen önümüze gelen çocuk istismarı faillerine evlilik yoluyla affın, bayram sonrası meclis açıldığında ilk gündeme gelecek konulardan olduğu konuşuluyor. İnfaz yasasının geçirildiği gece yarısı ortaya çıkan taslak, yükselen tepkilerin karşısında muhalefetin desteğini alamadığı için meclis gündemine gelemedi. Ama geçtiğimiz günlerde AKP milletvekili Said Yüce Twitter hesabından açık bir şekilde tasarının bayram sonrası meclise geleceğini yazdı. Üstelik bunu bir müjde olarak nitelendirerek. Bizler virüse rağmen erkek egemenliğinin çocuk düşmanı politikalarına geçit vermeyeceğiz.

MÜJDE DEĞİL ÇOCUK İSTİSMARI

“Erken yaşta evlilik” adıyla gizlemeye çalıştıklarının, 13 yaşında kız çocuklarını 28 yaşındaki erkeklerle evlendirmeyi meşrulaştırmak, kız çocuklarının eğitim hakkını elinden almak, onları yoksullaştırmak, geleceksizleştirmek olduğunu biliyoruz. “Bir kerelik af” diyerek bunu alelacele geçirmek sorunu çözmeyecek, ileride yeniden bu tip aflara ihtiyaç olduğunun iddia edilmesine sebep olacak. Aralanan bu kapı kız çocuklarının çocukluğunu ellerinden alacak, evlilik yaşını fiilen 13’e indirecek. Hatırlatırız ki TCK’nın 104. Maddesine göre 15 yaş üstündekilerin rızaları dahilinde cinsel ilişkide bulunmasının önünde bir engel yok. Yani geçirilmek istenen yasa tasarısı, 13-14 yaşındaki kız çocuklarıyla yasal olmayan bir şekilde dini nikahla evlenen erkeklere af niteliğinde. Buradan bir kez daha söylüyoruz 15 yaş altındaki hiçbir çocuğun rızasından bahsedemeyiz. 15 yaş altı her çocuğa yönelik cinsel davranış cinsel istismardır! Suçtur! Affedilemez!

ÇOCUK İSTİSMARINI AKLATMAYACAĞIZ.
DEVLET ELİNİ ÇOCUKLARDAN ÇEK

Endişeliyiz! 13 yaşındaki kız çocuklarını istismar eden erkekler affedilmeye çalışılırken, İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar da gün geçtikçe büyüyor. Bir yandan devleti yönetenler “İstanbul Sözleşmesi nas değildir.” derken öbür tarafta sözleşmeyi meclisten geçirenler “Neye oy verdiğimizi bilmiyorduk.” diyebiliyor. Kadına yönelik erkek şiddetinin önlenmesini, kadın ve çocukların şiddetten korunmasını ve şiddetin soruşturulmasını amaçlayan sözleşme şiddet uygulayan erkekleri rahatsız ediyor. Kadına yönelik şiddetle mücadele ettiğini söyleyen hükümet ise tüm bu rahatsız erkekleri sessizliğiyle destekliyor. Bu sessizlik ya da bazen verdiği açıktan destek, kadına yönelik şiddeti savunan, cinsiyetçi, istismarcı, şiddet uygulayan erkeklerin TV programlarında, gazete köşelerinde sesini yükseltmesiyle sonuçlanıyor. Daha fazla kadının hayatına daha fazla şiddet ile sonuçlanıyor.

BAĞIR HERKES DUYSUN ERKEK ŞİDDETİ SON BULSUN

Güvende değiliz! Evden çıkmayın diyenler aynı zamanda kadınların ev içinde maruz kaldığı şiddete yönelik tek bir önlem bile almıyorlar. Sığınma evlerine kabulleri durduruyorlar. Kadına yönelik şiddetle mücadele kanununun uygulanmasını sınırlandırmaya çalışıyorşar. Cinsel istismar failleri affedilmeye çalışılırken, İstanbul Sözleşmesi ve kadına yönelik şiddetle mücadele yasası uygulanmazken evlerimizde maruz kaldığımız şiddet, bizim için sokaktaki virüsten daha tehlikeli! Çocukların geleceğini tehdit eden bu tasarılar virüsten daha tehlikeli. Bizler tüm kadınların ve çocukların özgür, güvenli bir gelecekte yaşaması için mücadelemize devam edeceğiz. Çocuk istismarında af tasarısına karşı daha önce olduğu gibi yine sesimizi çıkarmaya devam edeceğiz. Bir kez daha haykırıyoruz. Çocuk istismar faillerine affı değil meclise aklınıza bile getirmeyin!

AKLINIZDAN BİLE GEÇİRMEYİN
ÇOCUK İSTİSMARINI AKLATMAYACAĞIZ
YASALARINIZ BATSIN ÇOCUKLAR YAŞASIN
YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI

Kadınlar Birlikte Güçlü”

izmir Emek ve Demokrasi Güçleri, basın açıklaması yaparak,siyasal iktidarı kayyım atamalarını derhal durdurmaya, görevden alınan belediye başkanlarını göreve iade etmeye ve yerel yönetimlere yönelik sürdürülen tüm engelleme ve baskılara son vermeye davet etti.

GASP EDİLEN HALKIN İRADESİDİR, SESSİZ KALMAYACAĞIZ!

Tüm dünyayı kasıp kavuran Covid-19 salgınında bile belediyeler eliyle yapılan yardımları engelleyerek her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan dayanışma duygusunu çökertip halkı kaderiyle baş başa bırakan Saray Rejimi, içinden geçmekte olduğumuz olağan dışı koşulları yine fırsata çevirerek HDP’li beş belediyeye daha kayyım atamıştır.

Iğdır, Siirt il belediyeleri ile Baykan, Kurtalan ve Altınova ilçe belediyelerine yapılan kayyum atamaları ile Anayasa ile güvence altına alınmış olan seçme ve seçilme hakkı bir kez daha çiğnenmiş, halkın yerel seçimlerde ortaya koyduğu demokratik irade gasp edilmiştir.

Son kayyım atamalarıyla birlikte 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerden bu yana, 5 büyükşehir, 2 il, 32 ilçe, 6 belde belediyesi olmak üzere toplam 45 belediyeye kayyım atanmıştır. Yanı sıra 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde seçilmiş 27 belediye başkanı tutuklanmıştır. 23 belediye başkanın tutukluluğu halen devam etmektedir.

31 Mart’ta demokrasi güçleri tarafından kazanılan yerel yönetimlerin kısıtlı olanaklara ve büyük baskılara rağmen çalışmalarını başarılı bir şekilde yürütmeleri, böylelikle de AKP’nin yerel yönetimleri nasıl rant ve talan alanları, yolsuzluk yuvaları haline getirdiğini açığa çıkartmaları iktidarı büyük bir korku ve paniğe yöneltmektedir. Bu nedenle de seçimle kazanamadığını, hukuksuzluk ve zorbalıkla ele geçirmeye çalışmakta, muhalif yerel yönetimleri kayyımlar atayarak, yetkilerini kısıtlayarak tümüyle etkisizleştirmeye çalışmaktadır.

Bir dönem Türkiye’deki vesayetçi rejimi karşısında çıkarları öyle gerektirdiği için hararetle ademi merkeziyetçiliği savunan siyasal iktidar valilerin bile seçimle göreve gelmelerini önermişti. Şimdi ise yerel yönetimleri dahi atayarak demokratik bir rejimin en asli unsuru olan halkın yerel örgütlenmesini ve katılımını tümüyle yok etmektedir. Son günlerde iktidar yandaşları tarafından geliştiren darbe söylemleri tümüyle sunidir ve dikkatleri başka yöne çekme çabasından başka bir şey değildir. Asıl darbe, anayasa ve hukuka aykırı içimde yapılan kayyım atamalarıyla yerel demokrasiyi tümüyle ilga etme çabasıdır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak iktidarın ülkeyi sürüklediği bu tehlikeli gidişat karşısında tüm toplumu duyarlı olmaya ve demokratik değerlere sahip çıkarak tutum almaya çağırıyoruz: Seçme ve seçilme hakkının çiğnenmesine, halkın iradesinin hiçe sayılmasına, yerel yönetimlerin etkisizleştirilmesine ve yerel demokrasinin yok edilmesine karşı net bir şekilde ‘Hayır!’ diyelim.

Siyasal iktidarı ise kayyım atamalarını derhal durdurmaya, görevden alınan belediye başkanlarını göreve iade etmeye ve yerel yönetimlere yönelik sürdürülen tüm engelleme ve baskılara son vermeye davet ediyoruz.

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ

Unutmadık affetmiyoruz..

Tam altı yıl geçti; Manisa’nın Soma ilçesinde 301 maden işçisinin ölümüyle sonuçlanan katliamın üzerinden geçen altı yıl. Katliamda sevdiklerini kaybedenlerin yarası ilk günkü gibi kanıyor. Yara kabuk bile bağlamadı, çünkü 4,5 yıl süren yargı sürecinde davaya yönelik siyasi baskılar nedeniyle ailelerin, hukukçuların yıllarca verdikleri mücadeleye rağmen adalet yerini bulmadı. Ailelerin, avukatların, meslek örgütleri, demokrasi güçlerinin ısrarlı takibi sonucu madenin patronu ve katliam sorumlularının bir kısmı göstermelik, gülünç cezalar aldı. 301 Cana karşılık 5 sanık 15 yıl ila 22 yıl 6 ay arasında hapis cezası aldı; hiç tutuklanmayan 9 sanık adli denetime tabii olacaktı ve 37 sanık ise beraat ettirildi. Katliamda sorumluluğu bulunan kamu görevlileri, madeni denetlemekle sorumlu bakanlık bürokratları yargı önüne çıkarılmadı. Cezasızlık şirket sahiplerini yine cesaretlendirdi.

Soma’nın ardından tepkiler nedeniyle İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası düzenlenerek, iş güvenliği önlemleri nispeten güçlendirildi ise de yasal düzenleme yaşamsal kolaylık, insanca yaşam ve çalışma koşullarını yaratmadı. Yasanın uygulanması patronların talepleri doğrultusunda 2020 yılı Temmuz’una kadar erteledi.

Son çıkan infaz yasası ile de Soma davası hükümlüleri de salıverildiler. Şirketin elindeki sahalar kamunun ortaklığı bulunan bir şirkete devredildi, borçları ödendi ve şirket kurtarıldı; bu yara daha çok kanayacak; bizler de unutmayacağız ve affetmeyeceğiz!

İş cinayetleri soruşturmaları ve davalarında yaşanmakta olan bu cezasızlık, sorumluların yargılanmaması durumu yeni cinayetlere davetiye çıkarmakta; insan canını yok saymakta, işsizlik koşullarında işgücünü, emeği değersizleştirmektedir. Geçtiğimiz yılın bilançosunda saptanabilen işçi can kaybı en az 1736 dır; bu rakam değildir sadece, bilinmelidir, 1736 candır.

Ülkemizde İş güvenliği, işçi sağlığı sağlanmadan, örgütlenme hakkı ve güvencesi tehdit altında çalıştırılan işçiler; işsiz ve aç kalmakla, ölesiye ya da ölüm riski altında çalışmaya zorlayan koşullarda, canları pahasına çalıştırılmakla, iş cinayetleri devam edecek görünmektedir. İş cinayetleri ne fıtrattır ne de kader! Bu anlayış terk edilmeli, yaşamı her gün yeniden üreten emek değerini bulmalıdır.

İş güvenliği çalışma güvencesi, işçi sağlığı sağlanıncaya dek işçi sınıfı ve emekçilerin yanında yer almaya, kan içici, sömürücü düzen kapitalizme karşı mücadelenin bir parçası olmaya devam edeceğiz.

UNUTMADIK, AFFETMİYORUZ!
13.05.2020.

Hükümet tarafından meslek örgütlerinin yasalarında yapılması planlanan değişikliğe dair, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından bir basın toplantısı gerçekleştirildi.

İzmir Barosu’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel, “iktidara geldiği günden bu yana kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerine tahammülsüzlüğünü gizlemeyen AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, yıllardan beri çeşitli gerekçelerle kurumlarımızı hedef almayı bir alışkanlık haline getirdiğini” ifade ederek, “Daha önceki yıllarda özelleştirme uygulamalarına karşı çıktığımız, kentsel mekânlarımızı, hukukun üstünlüğünü, halk sağlığını koruduğumuz, barışı savunduğumuz için kurumlarımızı hedef alan Cumhurbaşkanı, bu sefer de savunduğumuz değerler nedeniyle bizi tehdit ediyor. Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşmada Barolar, Tabip Odaları ve Anayasa’nın 135. maddesi uyarınca kurulmuş olan bütün kamu kurumu niteliğindeki özerk meslek kuruluşları hakkında demokrasi ile bağdaşmayacak bir mevzuat değişikliğini tekrar gündeme getirmiştir” dedi. Cumhurbaşkanı’nın meslek örgütlerini hedef alan açıklamalarının, antidemokratik ve otoriter bakış açısının yansıması olduğunu vurgulayan Yücel, “Kendisi dışında hiçbir görüş ve anlayışa tahammülü olmayan, kendi fikirlerini anayasadan ve hukuktan üstün gören bu anlayışın demokrasiyle bağdaşması mümkün değildir. Zaten uzun zamandan bu yana, Cumhurbaşkanının söylem ve pratiklerinin demokrasiyle bağı kalmamıştır” diye konuştu. Yücel, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Demokratik seçimler ile kazanamadığı kurumları, devletin tüm olanaklarını kullanarak işleyemez hale getirmek, gerekirse kayyumlar eliyle o makamları işgal etmek, AKP’nin yönetme biçimi haline gelmiştir. Cumhurbaşkanı, baskı ve zor yoluyla sindiremediği meslek örgütlerini, ‘yasal düzenleme’ yoluyla işlevsizleştirmek ve kontrol etmek istemektedir.

Meslek örgütlerinin yönetimlerinin nasıl oluşacağı kendi yasalarında açık biçimde düzenlenmiştir. Her üyemiz, bu seçim süreçlerinde yer alarak birlik politikalarının ve yönetim kurullarının belirlenmesinde söz sahibi oluyor. Herkesin özgürce katıldığı demokratik seçimlerle de yönetim kurulları belirleniyor. Üyeler nezdinde hiçbir inandırıcılığı olmadığı için genel kurullar sürecinde başarı kazanamayanlar, yukarıdan aşağı operasyonlarla meslek örgütlerine müdahale etmeye çalışıyorlar.

Bugün ülkemizde yapılması gereken, Anayasal dayanağı olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını hedef haline getirmek değil; evrensel normları demokratik bir şekilde benimsemek, yerleştirmek, geliştirmek ve ihlal etmemektir. Demokrasiye olan tahammülsüzlüğe ve meslek örgütlerinin demokratik bir şekilde yapılan seçimlerine gösterilen tahammülsüzlüğe bir son verilmelidir.

Bizler biliyoruz ki, AKP’nin ve genel başkanının tahammülsüzlüğünün asıl nedeni, toplumsal olanı koruma yolundaki inadımız ve gayretimizdir. Fabrikalarımızın, madenlerimizin, kıyılarımızın, ormanlarımızın, parklarımızın satılmasına karşı kamusallığı, hukuk dışı uygulamalara karşı hukukun üstünlüğünü, kamusal sağlık hizmetlerinin içini boşaltan, hastaneleri ticarethane mantığıyla işletenlere karşı halk sağlığını ve herkes için ücretsiz erişilebilir kamusal sağlık hizmetini savunmamızdır. Faşizan, baskıcı, ayrıştırıcı politikalara karşı eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği savunmamızdır. Sermayenin sınırsız sömürü isteğine karşı emeği ve alın terini savunmamızdır.

İktidarların meslek örgütleri üzerinde oluşturmaya çalıştıkları tasarruflarını her zaman kamusal ve toplumsal yarar ölçeğinde dikkate alıp değerlendirdik. Bizler, mesleki-bilimsel-teknik doğrulara dayanarak ülkenin en karanlık dönemlerinde bile çalışmalarımızı yürüttük.

Bizlerin anayasal güvence, hukukun, insan haklarının ve demokrasinin evrensel normlarına bağlılığımız tüm saldırılara rağmen devam edecektir.

Bizlere nasıl saldırırlarsa saldırsınlar, savunduğumuz değerlerden geri adım atmayacağız!

İftiralarla örgütlerimizin yıpratılmak istenmesine, ilerici ve toplumcu değerlerimizin ortadan kaldırılmak istenmesine izin vermeyeceğiz!”

AKP’nin demokrasiyi, hukuku ve kamusal varlığımızı çiğnemesine izin vermeyeceğiz!

“Tek adam, tek parti” anlayışına karşı, üyelerimizin demokratik iradelerinin ortaya koyduğu güçle halkın çıkarlarını korumaya, demokrasiyi, özgürlükleri, çoğulculuğu savunmaya devam edeceğiz.

#Soma: Çarklar dönüyor,işçiler ölüyor

DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu’nun Soma katliamının 6. yıldönümünde yaptığı açıklama:

Bundan tam 6 yıl önce, 2014 yılı Mayıs ayında Soma’da 301 maden işçisini büyük bir katliamda yitirmiştik. O günden bugüne acılarımız hafiflemedi, aksine yaralarımız daha da kanadı, acılarımız daha da büyüdü.

“Soma’dan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” şeklindeki beyanlar havada kaldı, ülkemizde iş cinayetleri artarak devam etti, Soma katliamının hesabı sorulmadı. Soma katliamının bir istisna değil, yaşadığımız vahşi sermaye düzeninin normali olduğu her gün yeniden hatırlatıldı.

Soma katliamı büyük ölçüde cezasız kaldı. Gerekli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini bilerek ve isteyerek almamak, daha fazla kar için işçileri ölüme göndermek hata değil kasıttır. Yıllık üretim planının neredeyse üç katı üretim yapmak için işçileri zorlamak hata değil, kasıttır. Ancak mahkeme Soma davasında sanıkları “olası kasıt” ile cezalandırmayı uygun görmemiştir. Yargı sistemi, madenin patronlarını salıverirken ölen her bir işçi için 6 gün hapis cezasını yeterli görmüştür.

Başından beri madenlerde gerekli denetimi yapmayanlar, Soma’daki öldüren çalışma düzenine izin verenler, güvencesiz ve taşeron çalıştırma biçimlerini egemen hale getirenler, sendikalaşmanın önüne engeller koyanlar da hiçbir biçimde hesap vermemiştir. Oysa madenlerdeki taşeron, rodövans, dayıbaşılık gibi güvencesiz çalıştırma uygulamalarını yaygınlaştırmak, madenleri özelleştirmek, kamu denetiminden çıkarmak da hata değil, kasıttır.

Katliamın hesabı adil bir biçimde sorulmayarak bu düzende işçinin emeği kadar canının da ucuz olduğu gösterilmiştir. Bu düzen, daha fazla kar için daha fazla kan dökülmesini meşru gören bir düzendir. Soma katliamından sonra yaşananlardan sonuçlar çıkararak gerekli önlemlerin alınması, işçilerin çalışırken ölmelerinin önüne geçilmesi söz konusu bile olmamış, aksine yaşananlara “fıtrat” diyerek bakan bir anlayış ile ülkemizde katliam çarkları dönmeye devam etmiştir. 13 Mayıs 2014’ten bugüne ülkemizde 36 Soma katliamı kadar işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir.

İş cinayetleri kaza değildir, fıtrat değildir. İş cinayetleri bugün de Covid-19 pandemi sürecinde karşı karşıya olduğumuz “İşçiler ölse de çarklar dönsün” anlayışının sonucudur. Hafta sonu bulaşan ama hafta içi bulaşmayan, sokakta/meydanda/parkta bulaşan ama fabrikada, AVM’de bulaşmayan, yürürken bulaşan ama çalışırken bulaşmayan, herkese bulaşan ama işçiye bulaşmayan bir virüs icat ederek salgını bir işçi sınıfı hastalığına çeviren politikalar, akıl, bilim ve yaşama karşı vahşi sermaye düzeninin tercihidir. Çarklar dönsün denilerek çalışmaya zorlanan işçiler arasında hastalığın Türkiye ortalamasına göre 3.5 kat yaygın olması, fabrikalarda, madenlerde, şantiyelerde Covid-19’un bir işçi sınıfı hastalığı haline gelmesi, Soma katliamına yol açan politikaların bir devamıdır.

İş kazalarında, meslek hastalıklarında,salgınlarda ölmemek için işçi sağlığı ve iş güvenliği alanını temel örgütlenme ve mücadele alanı olarak ele almak, bu birikim rejiminin değiştirilmesi için kaçınılmaz gerekliliktir.

Soma katliamını unutmamak unutturmamak hepimizin görevidir. Soma’nın hesabını er ya da geç soracak, bu vahşi sermaye düzenine mutlaka son vereceğiz. Bu ülkede çalışırken ölmeyeceğimiz, insanca çalışacağımız, insanca yaşayacağımız yeni bir toplumsal düzeni mutlaka kuracağız!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, “Gerçekci ol, imkansızı iste” diyen Denizleri Gündoğdu Meydanında andı, meydanda bulunan Cumhuriyet Ağacı Heykeline ve denize karanfil bıraktı..

Korona salgını tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Emperyalistler ise tüm zorbalığıyla dünya halklarına zulüm, gözyaşı ve ölüm getirmeye devam ediyor. İşçi sınıfının yarattıkları tüm insanlığa yetecek boyutta. Dünyada dolaşan paranın neredeyse üçte biri silaha yatırılıyor. Ne ücretsiz ve erişilebilir sağlık ne de ücretli izin ve yaygın test talepleri karşılanıyor. Silah pazarı büyüdükçe büyüyor. Egemenler kendi çıkarları için başka ülkelerin topraklarında askeri güç bulundurmaya, halkları kendi boyunduruğu altına almak için saldırılarına devam ediyor. Bir yandan korona salgını koşullarına rağmen çarklar dönüyor. İşçiler ve emekçiler egemenlerin sömürü politikaları altında ölümle yüz yüze çalışmaya zorlanıyor. Devletin tüm olanakları burjuvazinin hizmetine sunuluyor. 48 yıl önce emperyalist sisteme ve Türkiye’deki yerli işbirlikçilerine karşı mücadele ettiği için idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın mücadelesi daha da anlam kazanıyor.

İktidar pandemi koşullarını fırsat bilerek ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını emperyalistlere peşkeş çekiyor. Yayılmacı emellerle, emperyalistlerle iş birliği içerisinde Suriye’de askeri operasyonlar sürdürülüyor. Kapitalizmin beşiği ABD, Fransa, İngiltere gibi ülkeler uyguladığı sömürü politikalarından dolayı salgının beşiği haline gelmiş durumda. Bu ülkelerle askeri, politik ve ekonomik anlaşmalar için Türkiye halkları ölüme sürükleniyor. Denizlerin ‘tam bağımsız Türkiye’ şiarı en acil mücadele görevlerinden birini oluşturuyor.

Büyüyen silah pazarının karşısında insanlığın yararına bilim üretiminin eksikliği salgın koşullarında gün yüzüne çıkıyor. Salgın ile mücadele için kurulan Bilim Kurulu’nun karar ve önerileri dahi iktidara tabi kılınıyor. Koşulları fırsata çeviren iktidar İnfaz Yasası ile mafya ağalarından tacizcilere kadar herkesi serbest bırakırken, iktidar politikalarına karşı gelenler cezaevinde tutulmaya devam ediliyor. ‘Beni korona değil bu düzeniniz öldürür’ diyen tır şoförü gibi her muhalif sese saldırılıyor. Demokratik bir Türkiye ihtiyacı her geçen gün artıyor. Bugün salgını fırsat bilen patronlar kendi karını korumak için sömürüyü arttırıyor. ‘Özerk ve demokratik üniversite’, ‘eşit ve parasız eğitim’, ‘eşit ve özgür bir gelecek’ taleplerinin yakıcılığı artıyor.

Yaşadığımız koşullar ise emperyalist kapitalist sistemin tüm çürümüşlüğünü açığa çıkarıyor. Egemenler tüm ayrıcalıklarını korumak için işçilere, gençlere ve kadınlara baskı ve sömürüden başka hiçbir şey vaat etmiyor.

Denizler hiçbir koşul altında mücadele kararlılığını kaybetmediler. Özlem duydukları gelecek için örgütlü olmanın bilinciyle hareket ettiler. Cesaretleri, azimleri ve kararlılıkları sürüklenmeye çalıştığımız karanlıktan kurtuluşumuza ışık tutuyor. Denizleri anmak, umutsuzluğa kapılmadan, hiçbir koşula baş eğmeden kendi istek ve özlemlerimize sahip çıkmaktan geçiyor. Tüm Türkiye gençliğini kendi geleceğimiz için Denizlerin mücadelesini sahiplenmeye, örgütlü birlikteliğimizi güçlendirmeye çağırıyoruz! Yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın tam bağımsızlık mücadelemiz!

İzmir Emek Demokrasi Güçleri

Gerçekci ol, imkansızı iste…

ÜÇ DAĞA AĞIT
Açlığın
çıplaklığın acısı mı genişliyor
dalları
meyvaya çağıran rüzgâr mı

Dalgın bir kuşun ötüşünden
sevdiğinin kalbine düşen âşık mı
yağmuru emen toprak mı derinleşiyor

Yas mı tutmalıyım onurlu ölüme
halkın gözlerini dolduran çizgilere
umudu mu çağırmalıyım

Ah gidiyor işte gidiyor göz göre göre
sıcak titreyişi varlığını hayata adamışların
gidiyor
öfkenin haykırışları
yasalarıyla gidiyor kahredişin
zulmün ve iğrençliğin buyruklarıyla gidiyor
toprağa düşen bakımsız yapraklar gibi değil
azarlanmış çocukların kederiyle değil
doğuşun ve sevmenin feryadıyla gidiyor
ölümü donatan arkadaşlarım

Ah gidiyor işte gidiyor göz göre göre
durutarak gündüzleri geceleri
durutarak adanmışlığı, mertliği, yüceliği
damıtıp sevdalarına
neferi toprağa aşılamaya gidiyor arkadaşlarım

Bulutlar da hafif mi kar taneleri kadar
özgürlüğün borcu mu ödeniyor
yaralar mı açılıyor yoksulluğa
ezilmişliğin isyanı mı sesleniyor

Ah gidiyor işte gidiyor göz göre göre
birer rüzgâr uğultusu bırakarak yanan ateşe
Nihat BEHRAM/Mayıs 1972

YASAKLARINIZ, DÜZENİNİZİ TEŞHİR EDEN SESİMİZİ BASTIRAMAYACAK

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Gündoğdu Meydanı’nda sembolik 1 Mayıs etkinliği talebine İzmir Valiliği tarafından olumsuz yanıt verilmesine ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

Yarın 1 Mayıs; İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışa Günü. Her yıl bu tarihte dünyanın dört bir yanında milyonlar meydanlarda buluşurken, bu yıl Covid-19 salgını gereğince aramıza giren fiziksel mesafeler geniş kitlelerin bir araya gelmesini mümkün kılmıyor.

Bu durum karşısında İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bizler, 1 Mayıs’ta temsili katılımla bir etkinlik yapmak istemiştik. Ancak mevcut salgın ve yasak koşullarını gözeterek, Gündoğdu Meydanı’nda, azami 200 kişilik katılımla fiziksel mesafe kuralını ihlal etmeden gerçekleştirmeyi planladığımız etkinlik için İzmir Valiliği’ne katılımcıların listesini de ileterek yaptığımız başvuruya olumsuz yanıt aldık. Bu yanıt bizleri şaşırtmadı. Çünkü Gündoğdu Meydanı’nda buluşanlar olarak “Bizi bu virüs öldürmez, bizi sizin bu düzeniniz öldürür” diyen emekçinin sesini, taleplerini yükseltecektik. Salgın hastalıkların esas kaynağının, vahşi üretim ve sınırsız tüketim üzerine kurulu bu düzen olduğunu hatırlatacaktık. “Çarkların dönmesi” adına işçilere, soluklarını birbirlerinin enselerinde hissedecekleri çalışma düzenini reva görenlerin, salgına karşı aldıkları tedbirlerin insan hayatını değil, ülkedeki toplam servetin yüzde 81’ine sahip olan en zengin yüzde 10’luk kesimin servetini korumayı, büyütmeyi öncelediğini ifade edecektik. Hükümet tarafından, salgın bahanesiyle ücretiz izinlerin, işten çıkarmaların yasallaştırıldığına işaret edecektik. “Salgın tedbirleri” adı altında sermayeye milyarlık imtiyazlar sunan AKP iktidarının, geniş kitlelere bırakın geçinmelerini sağlayacak düzeyde gelir desteğini, güvenle kullanabilecekleri bir maskeyi bile çok gördüğünü dile getirecektik. Salgının, baskı ve zor üzerine kurulu bu düzeni, yine baskı ve zor aygıtlarını kullanarak yeniden tahkim etmek için bir fırsat olarak görüldüğü uyarısında bulunacaktık. Salgın sürecinde sosyal mesafemizi değil, fiziksel mesafemizi arttırmamız, sosyal mesafemizi dayanışma ile daraltmamız gerektiğini vurgulayacaktık.

Görüldüğü üzere; bu sesimizi yoksullaştırılan, işinden edilen geniş kitlelerle buluşturmamızı istemeyenler, salgını bahane etmekteler. Fiziksel mesafe gerekliliğini gözeterek gerçekleştirmeyi planladığımız 1 Mayıs etkinliğimizin engellenmesinin mantıklı başka açıklaması yoktur. Bir kez daha ifade ediyoruz: Geniş kitleleri ölüme, yoksulluğa, açlığa, hastalığa mahkûm eden bu düzen değişene kadar mücadele etmek hepimizin görevidir. Emekçi kırımının iş cinayetleriyle, salgın hastalıklarla sürdüğü bugünlerde 1 Mayıs’ı bize “bayram günü” olarak sunmaya çalışsalar da bizler bu yanılgıya düşmeyecek, 1 Mayıs’ı tüm yaşamımıza yayılan mücadelemizin sembol günü olarak görmeye devam edeceğiz. Ve küresel yağma ve talan düzeninin ülkemizdeki temsilcisi olan, “zengine han hamam, yoksula din iman” sunan siyasi iktidarın tepesindekiler, saltanatlarının sonsuz olduğunu düşünseler de bugünlerin hesabının sorulacağı günler omuz omuza mücadele ile gelecek. Ezilenlerin, emekçilerin gerçek bayramı da o gün olacak.

Yaşasın 1 Mayıs
Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği
İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ

İŞÇİDEN EMEKÇİDEN YANA ESECEK YEL!

YAŞASIN 1 MAYIS!

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm ülkeleri etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam ediyor. Yaşı ne olursa olsun üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yaşamı yeniden üretmeye devam ediyorlar. Çalışan-üretenlerin sağlığını korumak üzere alınan önlemler yetersizdir, bu nedenle salgının ivmesi yükselmiş, can kayıpları artmıştır. Konu ile yapılan açıklamalar yanıltıcıdır, süreç şeffaflıktan uzaktır, iktidar yetkililerinin bilim çevreleri ve TTB ile ortak çalışması olmadığı gibi Türk Tabipleri Birliği neredeyse hasım görülmektedir.

Kapitalizm ve temsilcisi siyasi iktidar, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamıyor. Üretim araçlarının ve sermayenin sahipleri için esas olan, işçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil, kendi sermayelerinin büyümesi, karlarını arttırmaktır. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de koruyucu önlemler zamanında alınmadığı için virüs çok yayılmış, on binlerce emekçi, yoksul insan yaşamını yitirmiştir, can kayıpları artmaktadır..

1 Mayısa doğru işçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, günlük yaşamın devamı açısından çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin esenliği için üretimin durdurulması şiarı birçok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Torba yasalarda işverene destek paketleri yer alıyor, mülk edinmeyi kolaylaştırma, sermayeyi koruma önlemleri var; işçiye, emekçiye, küçük esnafa, gündelik çalışanlara, gençlere-öğrencilere destek ve güvence yok! Şiddet gören, evde üreten, yaşlı ve hasta bakan kadına yok, fırsat eşitsizliğinin kıydığı, söz hakkı olmayan ya da istismar edilen çocuğa yok! Üretim araçlarını özel mülkiyetinde tutanlara vergi indirimleri var, kredi koşulları gevşetiliyor, ertelemeler var, ihaleler yandaşlara açık sürdürülüyor; doğal zenginliklerimizin talanı sürüyor, Salda Gölü nün eşsiz kumları taşınıyor; su kaynaklarımız üzerine kurulan HES ler suyu halkın kullanımından alıyor; tarım alanlarımız jeo termal tesislerle kurutuluyor, maden ocaklarıyla toprak ve suyumuz zehirleniyor, iş makinaları, dinamitler dağların böğrünü deliyor, ormanlık alanların kalbini deşiyor, salgının zorunlulukları talana, ranta hizmet ediyor.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma, düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskılara, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür.

İşçilerin, emekçilerin, halkın sağlığını, işini, aşını, insanca geçim koşullarını güvenceye almayan iktidar hesap vermelidir. Virüsle pazarlık edilemez; hafta içi çalışan insanların hafta sonu evde kalması akıl ve bilim dışıdır, bu durum, dışarıdan alınan virüsün eve taşınmasıdır. İşten çıkarılan, zorunlu izne çıkarılıp açlığa mahkum edilen, gündelikli olarak çalışan ve işyerleri kapandığı için yaşamını sürdüremeyen, geleceği belirsizlik içindeki emekçiler, tarımda ürettiği malı koşullar nedeniyle maliyeti kurtarıcı pazarlayamayan, maliyetleri sübvanse edilmeyen çiftçiler, üreticiler için yaşanan koşullar kapitalizmin açık barbarlığıdır.

Kapitalizmin barbarlığına karşı taleplerimizi yüksek sesle ifade etmek, yaşama geçirilmesi için ısrarcı olmak, örgütlü davranmak tek çaremizdir.

•COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika, işletme, iş yerlerinde çalışma durdurulmalıdır. ; İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
•Zorunlu çalışma alanlarında emekçilere koruyucu ekipman başta olmak üzere tüm eksiklikler giderilmeli, çalışanların hepsi düzenli olarak testten geçirilmelidir.
•Salgın boyunca özel sağlık kurumlarında, sağlık hizmetlerine erişim ön koşulsuz ve ücretsiz olmalıdır. Salgının denetimi, önlenmesi şeffaflık temelinde, Yerel yönetim kuruluşlarının, sağlık, emek ve meslek örgütlerinin de temsil edildiği bütünlüklü kurullarla sağlanmalıdır.
•Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri ücretsiz, hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
•Süreç boyunca halk sağlığını korumak adına dezenfektan, koruyucu maskelerin ücretsiz temini mutlaka ve gerçekten sağlanmalıdır.
•Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken para, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretleri için kullanmalıdır.
•Ücretsiz izin dayatması sonlandırılmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret desteği verilmelidir.
•Ev içinde kadına yönelik artan şiddete karşı 6284 Sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi etkin olarak uygulanmalı; şiddet uygulayan erkek mutlaka evden uzaklaştırılmalıdır.
•En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
•Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
•Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
•Temel gıda, temizlik malzemelerine zam yapılmamalı; insanca yaşamanın asgari koşulları güvenceye alınmalıdır.
•Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
•Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
•Salgını gerekçe yapıp yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı; infaz yasasındaki eşitsizlik giderilmelidir.
•Covid-19 koşulları da dikkate alınarak, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
•Halkın iradesi yok sayılmamalı; belediyelere kayyım atanması uygulanmasına son verilmeli, seçilmiş irade iadesi gerçekleşmeli; yerel yönetim çalışma alanları siyasi rekabet hırsıyla daraltılmamalıdır..

Pandemi koşulları, en ileri bilinen ülkelerde de sistemin halkın yararına olmadığını kanıtlamıştır. Bu sistem kapitalizmdir. Kapitalizm doğası gereği insanı, toplumun ihtiyaçlarını, halk sağlığını değil, kendi varlığını korumayı, sermayesini büyütmeyi, dünyanın tüm pazarlarına hakim olmayı kar etmeyi hedefler; kapitalizm işçiye, emekçiye, halka düşmandır ve Bu sistemde iki dünya karşı karşıyadır: sermaye dünyası ile emek dünyası! Sömürü ve kölelik dünyası ile kardeşlik ve özgürlük dünyası! Bir tarafta milyonlarca mülksüz, yoksul var, iş bulabilmek için modern kölelik koşullarında, sefalet ücretiyle çalışmaya zorlanan; diğer tarafta işçilerin emekleriyle servet yaratanlar! Bir tarafta hayatları boyunca evlerine ekmek götürebilmek için sadaka dilenir gibi çalışmak zorunda kalanlar, çok ağır koşullarda güçlerini ve sağlıklarını kaybedenler ve büyük kentlerdeki bodrum ve tavan aralarında, varoşlarda açlıktan sürünürcesine yaşamaya çalışanlar, diğer tarafta villalarda, yazlık, kışlık saraylarında yaşayanlar..

Bütün ülkelerin işçileri, ücretli köleliği, yoksulluğu, güvencesizliği ve sefaleti salgın döneminde çıplak gözle bir kez daha gördüler. Ortak çalışmayla yaratıkları değerleri dünya nüfusunun sadece %1 ini oluşturan büyük sermaye grupları için ürettikleri artık anlaşılmaz bir sır değil. İşçiler, emekçiler hizmet alanlarının tüm toplumun yararına kullanılacağı bir toplum düşlüyorlar. Toprağı, fabrikaları, makinaları, bütün çalışanların yöneteceği, denetleyebileceği bir toplumsal düzen düşlüyorlar. Zengin ve yoksul olarak bölünmeyi ortadan kaldırmayı, emeğin ürünlerinin işçilere, haklara, kendilerine gitmesini ve insan türünün bütün başarılarının, bilimsel buluşların, çalışma biçimlerindeki bütün gelişmelerin çalışan insana baskı aracı olarak hizmet etmesini değil, ama geleceğin belirlenmesinin ışığı olmasını istiyorlar.

Başka bir dünya mümkündür.Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecektir. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin ömrü sonsuz olamaz.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma mutlaka kazanacak!

İşçi sınıfı ve emekçilerin zorunlu olarak çalıştıkları fabrikalar ve işyerleri başta olmak üzere bu 1 Mayıs ta haklı taleplerini haykıracaklardır! Talepleri hepimizin talepleridir; bizler de bulunduğumuz yer ve koşullara uygun olarak bu taleplere sahip çıkıyoruz, çıkacağız!

Corona değil, mücadele kazanacak.

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Birliği, Mücadelesi, Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Eşitliği- Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın 1 Mayıs

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, ortak basın açıklamasıyla koronavirüs salgını sürecinde yapılacak 1 Mayıs kutlamalarına ilişkin programı paylaştı.

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun okuduğu ortak basın metni:

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs bu sene Covid-19 koşullarında kutlanacak. Tarihte ilk kez 1 Mayıs’ta dünya işçi sınıfı büyük kitleler halinde kentlerin merkezi meydanlarında buluşamayacak. Ancak bu koşullara rağmen Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun ilan ettiği insan onuruna yaraşır bir iş, gelir ve sosyal güvenlik talepleriyle dünya emekçileri tek ses, tek yürek olacak.

1 Mayıs 2020’de dünyanın dört bir yanı, insanlığın ortak umutlarını ifade eden işçi sınıfının, büyük meydanlarda olmasa da evlerinde, işyerlerinde, belirli sembolik merkezlerde dünyanın bu düzeninin değişmesi gerektiğine dair iradesine tanıklık edecek.

Evet yeni bir toplumsal düzen şart! Çünkü neoliberal kapitalizm ülkemizi ve dünyamızı göz göre göre büyük bir felakete sürüklüyor. Bu düzen on yıllardır dünya halklarına sınırsız bir emek ve doğa sömürüsü, savaşlar, ekonomik krizler, artan eşitsizlikler, yoksulluk, işsizlik dışında hiçbir şey sunmuyordu. Covid-19 salgını düzenin nasıl çürüdüğünü ve çöktüğünü en açık hali ile gösterdi.

Bu düzen salgına karşı işçileri, emekçileri, yoksulları ve ezilenlerin sağlığını işini, geçimini koruyamadı. Aksine sermayenin ve patronların çıkarları için akıl, bilim ve milyonların sağlığı yok sayıldı.

Dünyanın dört bir yanında ve ülkemizde sermaye/iktidarlar, temel hak ve özgürlükleri hedef alarak, halkın düzene karşı tepkilerini ve siyasi muhaliflerini daha fazla baskı altına alarak, demokrasiyi yok ederek, otoriter rejimleri sağlamlaştırarak salgını fırsata çeviriyor.

Kapitalizm ülkemizde de en vahşi haliyle hüküm sürüyor.

İşçilerin ölümü pahasına “çarklar dönecek” ısrarı ile virüs işyerlerinden ve toplu taşıma araçlarından evlerimize taşınıyor. Aklın ve bilimin söyledikleri değil bir avuç patronun çıkarları için tüm toplum tehlikeye atılıyor. Virüs sadece hafta sonu yayılıyormuş gibi, hafta içi işe gitme mecburiyeti getirenler, hafta sonu da işçileri çalıştırmak için akıl dışı kararlara imza atıyor.

Açılan paketlerde işverenlere her türlü destek ve hatta ücretsiz izin dayatma hakkı bile var ama işçi yok, emekçi yok, emekli yok, küçük esnaf yok, çiftçi yok, kadın yok, çocuk yok…

Salgının yarattığı ağır ekonomik sonuçlar karşısında milyonlarca işçi, emekçi, işsiz, emekli,küçük esnaf değil bir avuç şirket korunuyor.

İşverenler ve müteahhitler için milyonluk paketler açıklanırken, AKP’nin yasa değişikliğiyle “ücretsiz izin” dayatılan işçiler 1168 TL ile yaşamaya mahkum ediliyor.

Milyonlarca insanın işinden olduğu bir dönemde KDV’li yüksek faturalar hane bütçelerini sarsmaya, bankalar tüketici kredilerinden ve kredi kartlarından tıkır tıkır faiz almaya devam ediyor.

Özel hastaneler kamunun hizmetine sunularak, tüm halkın sağlığı için devlet güvencesi sağlanmıyor.

Zorunlu işlerde çalışan hekimlerin, sağlık ve belediye çalışanlarının, PTT ve kargo çalışanlarının sesine, taleplerine kulak verilmiyor.

Marketlerden inşaatlara fabrikalardan madenlere üretim zorlaması can alıyor. Evde çalışmaya başlayan emekçiler için mesai hiç bitmiyor, 24 saate yayılıyor.

Çocukların ve aile büyüklerinin evde kalmasıyla kadınların omuzlarındaki yük ağırlaşıyor, evde şiddet haberleri giderek artıyor.

İktidar bu ağır koşullarda yaşamda kalmaya çalışan halkın sağlığını, işini ve geçimini güvence altına almazken bir avuç patronun bir dediğini iki etmiyor. Bu düzenin çarkları “neşesi yerinde” bir avuç ayrıcalıklı elit için dönüyor.

Onların vergileri indiriliyor, onların kredileri gevşetiliyor, onların yağma projeleri için ihaleler sürüyor, onların köprülerine yollarına hiç geçmesek de milyon dolalar akıtılıyor, doğamız, su kaynaklarımız, tarım alanlarımız salgın fırsatçılığı ile ranta,talana açılıyor.

Bu yağma ve sömürü düzeninin sahipleri, bir avuç patrona hizmet ederken sadece on milyonlarca emekçiyi ve ailelerini değil ülkemizin geleceğini de tehlikeye atıyor. Salgın ile uğraşması gerekenler, halka hizmet götürmek isteyen belediyeleri engellemekle, seçilmişlerin yerine kayyum atamakla, beğenmediği haberleri yapan gazetecileri tutuklatmakla, kendini eleştiren tweet atanların peşine düşmekle meşgul.

Covid-19 salgını hepimize göstermiştir kibu düzenin sahibi bir avuç ayrıcalıklı kesim ile Türkiye nüfusunun yüzde 99’unun çıkarları aynı değildir. Covid-19 salgını süresince halkın sağlığını, işini ve aşını korumak için alınması gereken önlemler bellidir:

1.Temel, zorunlu ve acil mal ve hizmet üreten işler dışında bütün işlerde salgın süresince çalışma acilen durdurulmalıdır.
2.Salgın süresince işten çıkarmalar yasaklanmalı, ücretsiz izin dayatmasından vazgeçilmeli çalışanlara ücretli izin verilmeli, işsizler için koşulsuz işsizlik maaşı ödenmeli, küçük esnaf ve çiftçi desteklenmelidir.
3.Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları faiz işletilmeden ertelenmeli, elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca devlet tarafından karşılanmalıdır.
4.Bu süreçte özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmeli, yurttaşların sağlık hizmetlerine erişimi istisnasız ve ön koşulsuz bütünüyle parasız olmalıdır.
5.Salgınla mücadelede koordinasyonda katı bir disiplin uygulanmalı, bilimsel yaklaşım ve bilgi paylaşımında açık ve şeffaf olunmalıdır. Covid-19 Testleri konusunda bilimsel-yaygın-hakkaniyetli ve sonuçların hızla açıklandığı bir işleyiş hakim kılınmalıdır. Yerel yönetim kuruluşlarının, sağlık, emek ve meslek örgütlerinin de temsil edildiği bütünlüklü bir kurul oluşturulmalıdır. Bu kurul tüm süreci halkın sağlığını ve kamunun çıkarını önceleyecek biçimde şeffaf biçimde yürütmelidir.
6.Başta hekimler, sağlık ve belediye çalışanları olmak üzere, tüm zorunlu işlerde koruyucu ekipman başta olmak üzere bütün eksiklikler giderilmeli, herhangi bir aksama yaşanmayacağına dair güven verilmeli ve bu işlerde çalışan herkes düzenli olarak testten geçirilmelidir.
7.Salgın dönemlerinde dezavantajlı kesimler olarak kabul edilen; hiçbir geliri ve birikimi olmayan yoksullar, EYT’liler, göçmenler ve tutuklu/hükümlüler için yaşamlarını ve sağlıklarını koruyacak fiili ve yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
8.Tüm kadınlara iş ve gelir güvencesi sağlanmalı, artan şiddete karşı İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Yasa etkin bir biçimde uygulanmalıdır.

Aklın ve bilimin emrettiği bu önlemler büyük ölçüde alınmamaktadır. Çünkü ülkeyi yönetenler, yandaş patronları beslemeye ve siyasi rekabete odaklanmıştır. Halkın sağlığını, işini ve geçimini güvence altına almayan, alamayan iktidar, siyasi sorumluluğu üstlenerek hesap vermeli, ilk adım olarak sağlık, içişleri ve ekonomi bakanları istifa etmelidir.

Bu düzen sağlığa zararlıdır. Bugün dünyanın da memleketin de sağlığı ve geleceği yeni bir toplumsal düzenin kurulmasına bağlıdır.

Sermaye değil halk egemenliğini esas alan, sömürüye karşı emeğin haklarını koruyan, toplumsal zenginliğe el koyan yüzde 1’in değil toplumun yararını esas alan yeni bir toplumsal düzenin kurulması şarttır.

1.İnsan onuruna yaraşır bir iş ve ücret, kamusal sosyal güvenlik ve sendikal hakların eksiksiz güvence altına alındığı yeni bir toplumsal düzen istiyoruz.
2.Demokrasinin ve ifade özgürlüğünün tahrip edilmediği yeni bir toplumsal düzen istiyoruz.
3.Her türlü ayrımcılığa, cinsiyetçiliğe ve ötekileştirmeye karşı eşit yurttaşlığın, yurtta, bölgede ve dünyada barış politikasının benimsendiği yeni bir toplumsal düzen istiyoruz.

Halkın sağlığının, işinin ve geçiminin güvence altında olduğu yeni bir toplumsal düzen için 1 MAYIS’ta sesimizi yükseltiyoruz.

2020 1 Mayıs’ına kadar tüm meydanları, caddeleri, sokakları 1Mayıs afişlerimizle donatacak, ses ve görüntü araçlarıyla 1 Mayıs coşkusunu meydanlara taşıyacağız.

Evlerimizin ve işyerlerimizin sokaklara dönük yüzünü taleplerimizi ifade eden pankartlarla, afişlerle donatacağız!

1 Mayıs 1977’de Taksim’de yitirdiğimiz mücadele arkadaşlarımızı Kazancı yokuşunda anacağız.

1 Mayıs günü bulunduğumuz her yerin balkonlarından pencerelerinden 1 Mayıs marşını okuyacak, pankartlarımızı asacak, balonlarımızı uçuracak, yeni bir toplumsal düzen için aynı anda tüm Türkiye’den ses vereceğiz.

Yine 1 Mayıs günü sosyal medya üzerinden yayınlanacak “1 Mayıs mitingi”nde buluşacağız.

Birliğimizi, mücadelemizi ve dayanışmamızı tüm gücümüzle bulunduğumuz her yerden göstereceğiz!

Yeni bir toplumsal düzeni biz kuracağız!

Yeni bir toplumsal düzeni emek ile bilim ile kuracağız!

YAŞASIN 1 MAYIS