İrfan İnan

1954-26.03.2019
İzmir YDGD son Yönetim Kurulu Başkanı İrfan İnan Yoldaşımızı yitirdik.
Yaşamının sonuna dek yoldaşlarıyla bağını yitirmeyen, ilişkilerini sürdüren, İmece-Der in kuruluşunda aktif yer alan, aktif desteğini sürdüren; genel kurul divan başkanlarımızdan; geleneksel buluşmalarımızı örgütleyicisi; Ege Bölgesi Kimya Mühendisleri Odası eski başkanlarından, TMMOB eski genel yönetim kurulu üyesi, Ege KMO ‘nın , uzun dönemler İzmir delegesi olan yoldaşımız iki yıl önce pulmoner fibrozis tanısı nedeniyle tedavi görüyordu. Son iki aydır solunum sorunları artmış ve 22 Martta hastaneye kaldırılmıştı.
Bizlerle her zaman yaşayacak.
27 Mart 2019 Çarşamba günü, öğle namazı sonrasında Urla-iskele Yahşibey Camii’inden alarak son yolculuğuna Urla-Güvendik mezarlığında dostlarımızla uğurlayacağız

CHERNOBYL, ÇAY VE MASAL ANLATMAK


CHERNOBYL,
ÇAY VE MASAL ANLATMAK
“Chernobyl” dizisi şu sıralar IMDb sıralamasında üst sıralarda yer alan bir yapım. Geçen yüzyılın en büyük felaketleri arasında sayılan Çernobil’deki nükleer reaktörde gerçekleşen patlama ve sonrasında yaşananları belgesel/dram tadında sunma iddiasında. Eğer o dönemin SSCB’si hakkındaki temel gerçekleri göz ardı ederseniz, gayet de başarılı bir yapım diyebilirsiniz. Ki dizinin yayıncılarının sizden beklediği tam da budur. Bir felaket çerçevesinde sizden sosyalizmin aslında ne kadar da kötü bir şey olduğuna kanaat geçirmenizi isterler; “reel sosyalizm” adı altında çoktan yozlaştırılmış ve gerçekliğinden koparılmış olduğuna bakmaksızın.

Ama diziye değinmemizin sebebi bu değil. Dizi bizi o yıllara götürdü. Eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’ın televizyona çıkıp “Dinine, imanına inanan radyasyon var, demez” diyerek içtiği çayı hatırladık. Ardından “İcraatın İçinden” programlarında elinde kalemiyle bize aslında ne kadar güzel bir ülkede sorunsuzca yaşadığımızı anlatan Turgut Özal. Kalemi gözümüze gözümüze sokardı.

Bugün izlediğimiz yayın işte bunları getirdi aklımıza. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un öğretmenlerin seminer çalışmalarının başlamasına ilişkin yaptığı konuşmadan bahsediyoruz. Elinde kalem, gülen bir yüz, özenle seçilen kelimeler, öğretmenlerin önemini vurgulayan ifadeler. Çernobil gibi, kendini izlettiriyor; Turgut Özal gibi, kalemiyle saptamalar yapıyor; Cahit Aral gibi, yanındaki çay bardağına da özel bir vurgu yaparak, kendilerine güvenilmesini istiyor. Ama satır araları gerçekten uzak, yapay ve göz boyamaktan öteye gitmiyor. Şöyle bir bakalım.

VİZYON

Bir toplumu bilimsel bir çalışma yaptığınıza inandırmanın temel yolu, afilli kelimeler kullanmaktır. Yenilenme yerine “inovasyon”, uygulanabilirlik yerine “fizibilite” ve hedef yerine “vizyon”.

“2023 Vizyonu” diye bir kavram uzun süredir kulağımızda geziniyor. İçeriğini ise bilen yok. Buna eğitimi dahil etmemek olmazdı. İşte size nurtopu gibi bir “2023 Eğitim Vizyonu”.

Bakan Selçuk konuşmasında tarihler vererek bir eğitim vizyonlarının olduğuna bizi inandırmaya çalıştı. Çalıştı dememizin sebebi, son bir ayda verilen tarihlerde bir netliğin olmaması. İnterneti şöyle bir tararsanız liseler için öngörülen yeni ders programına bir yerde yeni eğitim öğretim yılında başlanacağını, başka bir yerde hayır, sonraki yıla olacağını ama bakana göre yok, 2020’de öğretmenlerin eğitimine başlanıp yeni sisteme 2024’te geçileceğini öğreniyorsunuz. Son söylenenin liselerle ilgili olmadığı, “2023 eğitim vizyonu” (ki bunun içeriği halen muamma) ile ilgili olduğu düşünülebilir. Ama öyle bir karışık söylem söz konusu ki, ne demek istendiğini anlamıyoruz.

Bir taraftan “geri bildirimlere göre değişiklikler yapıyoruz” diyor. Hemen ardından da “ortaöğretim tasarımıyla ilgili görüşlerimizi açıkladık ve temmuz sonuna kadar gereken değişiklikleri yapacağız” diyor. Yetmiyor, “gerekli öğretmen eğitimleri düzenlenecek; öğretmenlerin ihtiyaç duyduğu ders içeriği çalışmaları yapılacak” denilip bu çalışmaların 2020 ile 2024 yılları arasında yapılacağı bilgisini veriyor.

Ha bir de görüşlerini açıkladıklarını ve çalışmalara başladıklarını, bu süreçte öğretmenler, sendikalar, üniversiteler, STK’larla çalışmalar yaptıklarını bildirmeye unutmuyor Bakan Selçuk.

MERAK

İnsan merak ediyor. Dönem aralarında bir haftalık tatil uygulamasını kimlerle tartıştınız? Hangi verilerle bunun eğitime bir katkı sağlayacağını düşündünüz?

Liseler için düşünülen ders saatleri ile ilgili değişiklikleri, ders içeriklerini karman çorman etmeden nasıl uygulayacaksınız? Ve yine, hangi veriler size bunun olumlu olacağını söylüyor?

4+4+4 getirilirken eğitimcilerin yanlış olduğunu bas bas bağırdıkları okula başlama yaşı ile ilgili son değişiklik (66 aydan 69 aya çıkmış olması olumlu olsa da eğitimciler 72 ayda ısrarlı) bu görüşmeler çerçevesinde mi yapıldı?

“2023 Eğitim Vizyonu” içerisinde ilköğretim ne kadar var? Varsa neyi kapsıyor? Ya da “vizyon” dediğiniz şey nedir?

Okulun kapanmasına bir ay kala E-okul da bir “sosyal kulüp modülü” açıp çocuklara bir “sosyal etkinlik belgesi” verme fikrini size kim sundu? Dağıtılan bu milyonlarca belgenin kocaman bir yalan olduğunu, okullarda sosyal kulüp çalışmaları yapılmadığını, sosyal kulüp ve rehberlik çalışmaları için ayrılan ders saatinin uzun zamandır kaldırılmış olduğunu bilmiyor musunuz?

Laboratuvarların, atölyelerin kaldırıldığı bir okul ortamında; öğrenci sayısıyla kıyaslandığında “küçük” olarak bile adlandırılamayacak bahçelerle ne tür ek eğitimler gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz?

Kreş sorunu sizin için bir sorun mudur? Anaokullarına bakışınızı göz önünde bulundurursak, sorun değildir diyebilir miyiz?

Hemen her yıl, deneme yanılma yoluyla yapılan değişikliklerin neler getirip neler götürdüğünü gerçekten irdelediniz mi?

ÇAY

Konuşmasına aşağıdaki cümlelerle başladı Bakan Selçuk:
“Benim de önümde bir çay bardağı var çünkü seminer dönemi dediğimiz bu dönem için yıllarca öğretmenlerin çay içip oturdukları günler dediler. Bunu ben zaman zaman karşımıza çıkan o garip etiketlemelerden biri olarak görüyorum. İstedim ki mesleki eğitim dönemimizde bu etiketi de gözden geçirelim. Geçrekten işe yarayan bir eğitim dönemi yaşayalım. Çayımızı da içiyoruz, işimizi de yapıyoruz diyelim”

Söylenenlere dikkatlice baktığımızda Bakan Selçuk’un söylediği şey aslında şudur:
“Evet haklısınız, öğretmenler seminer çalışmalarında çay içip laklak ederler; artık onları çalıştıracağız.” Daha önceki Milli Eğitim Bakanlarının doğrudan söylediği “öğretmenler yata yata para kazanıyor” düşüncesini bu süslü kelimelerle yeniden yaratıyor Bakan Selçuk.

Öğretmen meslek kanunu, 3600 ek gösterge, sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik sorunlarından hiçbirine değinmeyi gerekli görmeyen Bakan Selçuk, öğretmen odalarının yeniden dizayn edileceği “müjdesini” veriyor (“dizayn etme” yerine tasarlama kelimesinin kullanımı bilimsellikten uzaklaştırır, değil mi?).

Binlerce okulda hâlâ birleştirilmiş sınıf uygulamasıyla eğitim-öğretimin yapıldığı, çağın gerekleriyle uyuşmayan müfredatın her geçen yıl daha da sığlaştığı, öğretmene şiddet haberlerinin eksik olmadığı bir ortamda oryantiring, müze, doğa yürüyüşü, piknik, Arapça ve en nihayetinde masal anlatıcılığı diyen bir eğitim bakanı elbette müjde olarak bunu söyleyecekti. Çünkü öğretmenlerin en büyük sorunu, altın varaklı koltuklarda altın süslemeli çay bardaklarında ejderha meyvesi görünümlü çaylarını yudumlayabilecekleri bir saray odacıklarının olması…

(başlıksız)

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ‘Adalet Ve Demokrasi Nöbeti’ yapacak


İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından 24 Mayıs Cuma akşamı saat 18.30’da, YSK’nin İstanbul seçimlerine ilişkin yenileme kararını protesto amacıyla Konak Eski Sümerbank önünde “ADALET VE DEMOKRASİ NÖBETİ” gerçekleştirilecek.

Ege Üniversitesi içinde ‘Millet Bahçesi’ yapılması ve kampüsün ranta açılması projelerine hayır!

İzmir’e Sahip Çık Platformu Ege Üniversitesi kampüs girişinde basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Başkanı Özlem Şenyol Kocaer yaptı. Kocaer ”basında yer alan haberlere ve duyumlara göre Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin taşınması, diğer fakültelerin ise bir alan içine sıkıştırılarak geriye kalan alanların TOKİ aracılığı ile farklı türdeki yapılaşma faaliyetlerine konu edilmesi ve son olarak da orman statüsünde bir alanın millet bahçesi projesi ile bu alanın yapılaşma tehdidi altında olduğuna yönelik bilgiler yer aldığını” belirtti. Kocaer; “Bornova ve İzmir için önemli bir değer olan Ege Üniversitesi kamusal bir alandır ancak görülmektedir ki kamudan uzak plan ve projeler hayata geçirilmek isteniyor” dedi.

“Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un üç ay ara ile Ege Üniversitesi’ne yaptığı ziyaretlerde eğitim ve araştırma amacıyla üniversiteye tahsis edilmiş fakat henüz kullanılmamış olan boş arazilerin masaya yatırılıp bunların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın göstereceği bir yol haritasıyla yapılacak master plan çerçevesinde değerlendirilmesinden söz edilmesi, bu arazilerin üniversite yönetimlerince sermayeye sağlanan rant amaçlı plan değişikliği ve örtülü satışın bir türü olan uzun dönemli (29-49 yıl) kiralama yoluyla elden çıkarılma olasılığını akla getirmektedir.

”Daha önce yapılmış olan Forum Bornova AVM, Bilfen Okulları, Tevfik Fikret Okulları, Kipa (MİGROS) Bornova, Egeyurt Özel Öğrenci Yurdu (Rezidans), Anemon Oteli, EÜ Cami ve Külliyesi gibi sermayeye sağlanan parasal ve siyasi rantlar, bu olasılığı güçlendirmektedir.

”Diğer taraftan bahsi geçen millet bahçesinin, halen Ege Üniversitesi’nin sosyal tesislerinin bulunduğu 545 dönümlük bölümünde yapılacağı anlaşılmıştır. Bu alanda üniversitenin konukevi, güneş enerjisi enstitüsü ve personel lojmanları bulunmakta olup, arazinin büyük bir kısmı, 290 dönümlük fıstıkçamı koruluğu ve zeytin ağaçları ile çevrilidir.

”Yapılaşma tehdidi sadece yukarıda belirtilen alanla sınırlı değildir. 1980’li yılların başlarında üniversitenin dört ayrı bölümünde Orman Genel Müdürlüğü ile Ege Üniversitesi arasında imzalanan protokol ile tesis edilen yaklaşık 590 dönümlük ormanlık alan bugün kontrolsüz yapılaşma sonucu 470 dönüme düşmüştür. Yaklaşık 40 yıllık emek sonucunda oluşturulan ve “Ege Üniversitesi Ormanı” olarak bilinen bu alandaki fıstıkçamı ağaçları günümüzde yaklaşık 15 metre boya ve 5–6 m taç genişliğine ulaşmıştır. Ormancılık bakım tedbirleri uygulanarak mevcut orman dinamik bir yapıya kavuşturulmalı ve doğal yapısı korunarak gelecek nesillere taşınmalıdır. Yerleşkenin kuzey ve batısında bulunan zeytinlikler ise yaklaşık 108 bin m2 büyüklüğündedir. Bu alanlardan birinin yapılaşmaya açılması diğer alanların da rant baskısı altında kalmasına neden olacaktır.

”Millet Bahçesi tesis edilmesi planlanan ve Ege Üniversitesi Ormanı’nın bir bölümünü oluşturan koruluğun yüzölçümü, 420 bin m2 olan Kültürpark’ın yaklaşık 4’te 3’ü büyüklüğünde olup İzmir’in akciğeri konumunda önemli bir yeşil alandır.

”Ayrıca ilgili imar planında EÜ ormanı olarak bilinen bu koruluk, imar yasaklı bölge olarak tanımlanmaktadır ve plan kararı ile tüm ağaçlar koruma altına alınmıştır. Dolayısıyla imar kararları yönünden bu alanın başta üniversite için gerekli kullanımlara uygun olduğu ve herhangi bir yapılaşmaya konu edilmemesi gerekmektedir.

”E.Ü Ormanı’na yapılmak istenen Millet Bahçesi’nin projesi henüz açıklanmamış olsa da başka kentlerde uygulanmaya konulan projelerde son derece geniş bir alana yayılan tesis ve birimler inşa edilmesi söz konusudur. Üstelik bugüne kadar üretilen örneklerin, kamusal alan üretebilme konusunda, dünya standartlarının epey gerisinde olduğu, orantısız olarak uygulanan yumuşak (toprak)–sert (beton) zemin kullanımı ve mevcut peyzaj dokusuna yapılan aşırı müdahaleler sonucunda ortaya çıkan projelerin niteliksizliği de kamuoyu tarafından bilinmektedir.

”Örneğin EÜ Ormanı ile yaklaşık aynı büyüklükte olan ve geçtiğimiz günlerde TOKİ tarafından ihalesi yapılan 288 dönümlük Pendik Millet Bahçesi projesinde Millet Kıraathanesi ile cami, otopark, açık hava sineması, eğlence parkı, piknik alanı ve pazar yeri, mini gölet, açelya ve su bahçeleri ile donatılmış oturma ve dinlenme alanları, farklı yaşlardaki çocuklar için oyun alanları, koşu ve bisiklet parkuru yapılması öngörülmüş ve dolayısıyla birçok yapılaşma, beton zemin oluşturulması proje içerisinde yer almaktadır.

”Pendik örneğindeki gibi çeşitli tür aktivite mekânları ve yapılar yapabilmek için, bu koruluğun en az yarısı büyüklüğünde bir alanda binlerce ağacın kesilerek seyreltme yapılmasının gerekeceği ve bu durumun EÜ Ormanı’nın iklim ve hava kirliliği gibi çevresel etki faktörlerine olan paha biçilmez olumlu etkisini yok edeceği açıktır.

”Ayrıca çıkan haberlerde bu alanın halkın kullanımına açılması gerektiği ve bu gerekçeye dayandırılarak Millet Bahçesi düzenlemesi yapılmasının uygunluğundan bahsedilmektedir. Oysa yaklaşık 550 dönümlük lojmanlar bölgesinin yarısını kaplayan yaklaşık 290 dönümlük bu ormanlık alan hâlihazırda halka açık olup, isteyen herkes tarafından kullanılabilmektedir. Buna ek olarak konuk evi içinde bulunan restoran ve kafeterya, ana kampüs içinde bulunan yüzme havuzu ve tenis dâhil açık-kapalı her türlü spor tesisleri, kütüphane ve kafeteryalar ile bisiklet ve yürüyüş yolları ve yeşil alanlarıyla arazi halka açık bir park işlevi görmektedir. Millet Bahçelerinin, kentlerin akciğerlerini oluşturan yetişmiş ormanlık alanlarda değil kente yeni yeşil alanlar kazandırılması gözetilerek çıplak arazilerde yapılması ve kamu kaynaklarının daha adil ve eşit dağılımı da gözetilerek yeşil alan gereksiniminin olduğu bölgelerde inşa edilmesi daha uygun olacaktır.

”Diğer taraftan İzmir’in kentleşme tarihinde büyük önem taşıyan ve kent ile iç içe geçmiş bir üniversite yerleşkesi hakkında yerleşke alanının küçültülmesi, bir kısmının başka yere taşınması ve farklı işlevlerde kullanılmak için dönüştürülmesi gibi spekülatif söylemler üretmek, üniversite yerleşkesine ve bölgenin yapısına zarar verecektir. Bu tür kent parçalarına ilişkin alınan kararlar, demokratik katılımcı bir şekilde ve yerelin talepleri göz önüne alınarak kararlaştırılmalıdır. Ancak sürecin aktörlerinin yereli dışlayan bir yapıda olduğu görülmektedir. Oysa Ege Üniversitesi rektörünün başlıca görevinin üniversitenin bilimsel faaliyetlerini geliştirmek ve bu yönde öneriler geliştirmesi olması beklenirken yerleşke alanını ranta yönelik spekülatif söylemlere konu etmesi kamu ahlakı açısından endişe yaratmaktadır.

”Millet Bahçeleri, tüm bunlarla birlikte, iktidarın kentlerde mekânın kendi ideolojileri yönünde dönüşümü için ürettikleri, Millet Kıraathanesi, ihtiyaçtan bağımsız camilerin yer aldığı düzenlemeler ile kentlerin sosyo-kültürel yapısını değiştirmede araç olarak kullanılmak üzere üretilmiştir. Bu değişim muhafazakâr olmayı hedeflemektedir.

”Ege Üniversitesi üzerindeki niyetlerin yalnızca bir mekânsal rant meselesi olmadığı, bunun yanında üniversite yerleşkesinin içinde yapımı devam eden külliye niteliğinde cami ile birlikte şimdi de Millet Bahçesi projesinin gündeme getirilmesiyle iktidarın İzmir için çizdiği muhafazakâr kent kimliği oluşturma çabasında önemli bir yerde olduğunu göstermektedir.

”Unutulmamalıdır ki Ege Üniversitesi Kampüsü, üniversite eğitimi ile bilimsel araştırma ve uygulamalar yapılması amacıyla hazine tarafından tahsis edilen ve özel şahıslara ait arazilerin kamulaştırılması yoluyla halkımıza kazandırılmıştır. Ancak, kent içindeki konumu gereği kampüs alanı günümüzde sermaye ve rant çevrelerinin baskısı ile karşı karşıya kalmıştır. Ormanı, zeytinlikleri, parkları ile bir bütün olan bu bilim kompleksinin sermaye ve rant çevrelerinden korunması gerekmektedir.

Sonuç olarak Ege Üniversitesi yerleşkesi kent ile iç içe geçmiş, doğal varlıkları ile kent içinde açık yeşil alan niteliğinde ve başta bilim üretiminin yapılması ve bu yönde ihtiyaçlar için kullanılması gereken bir alandır ve bu nitelikleri ile korunmalıdır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle bahsi Millet Bahçesi için geçen EÜ Ormanı imar yasağına uyularak yapılaşma baskısına karşı bitki dokusu ve açık-yeşil alan varlığıyla mutlaka hassasiyetle korunmalıdır. Siyasi erkin Millet Bahçesi gibi aksine bir uygulama adına bu korumadan vazgeçerek EÜ Ormanı’nı yapılaşmaya açmasının çevre hakları bağlamında kamu yararına ve hukuka aykırı bir uygulama olacağı açık olup bu projeden derhal vazgeçilmelidir.

EÜ Ormanı’na ve Ege Üniversitesi yerleşke alanına sahip çıkmakta kararlı olduğumuzun bilinmesini isteriz.

”Tüm bunlarla birlikte başta Cumhurbaşkanına, Çevre ve Şehircilik Bakanı’na ve Ege üniversitesi Rektörüne Ege Üniversitesi yerleşke alanına ilişkin aşağıdaki soruları soruyor ve halkın iç huzuru için bu sorular çerçevesinde Ege Üniversitesi’nin geleceği hakkında bir an önce kamuoyunu bilgilendirmeleri gerektiğini hatırlatıyoruz:

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın öncülüğünde hazırlandığı söylenen söz konusu EÜ Master Planı ve Bakanlıkla bu bağlamda imzalanan protokolün içeriği nedir?
Bu protokol kapsamında şu anda kullanılmadığı gerekçesiyle ele alınıp değerlendirileceği söylenen kampüs arazileri nereleridir ve bunlar ne şekilde değerlendirilecektir? (satış, uzun süreli kiralama vb.)
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi kentin başka bir bölgesine taşınacak mı? Taşınacaksa nereye taşınması ve mevcut tıp fakültesi alanının ne amaçla kullanılması planlanıyor?
Millet Bahçesi için önerilen yere dair imar planı değişikliği planlanmakta mıdır?”

Emperyalizme ve faşizme karşı ileri..

Şiir kitabı tanımı ve imza


Şiir Kitabı Tanıtımı ve İmza Günü

Düşler-Kifayet Ceylan

01 Haziran 2019 Cumartesi Saat:15.30

İmece-Der
859 Sk vatan işhanı K.6/602 Konak-izmir
GSM:536 402 0628

(başlıksız)

Suat Derviş

8 Mayıs, Faşizmin Yenildiği Gün

8  Mayıs, Faşizmin Yenildiği Gün

8 Mayıs 1945 Faşist  Almanya?nın  yenildiğini dünyaya ilan ettiği gündü.Kan içici faşizm  miyonlarca insanın katliamından sorumlu olarak, Kızıl ordu ve müttefiklerine diz çökmüş ve yenildiğini kabul etmiş ve kayıtsız şartsız teslim olmuştu.

Sosyalist Sovyetler Birliğinin  oğullarının ve kızlarının Stalinin Baş Komutanlığında dişe diş mücadele ile Stalingrad önlerindeki  kahraman direnişi, faşizmin  sonunu getirmişti.

Kan içici faşizmin eli kanlı katiller ordusunun  başkomutanlık temsilcileri, 7 Mayıs 1945?de teslimiyet tutanağını imzaladılar. 8 mayıs  1945 tarihinde  de kan içici  faşist ordunun başkomutanlığı,   müttefik birliklerin ve sovyet birliklerinin başkomutanlık temsilcilerinin huzurunda,  uygulamaasına 8 Mayıs  saat 24 de başlanan kesin teslim olma belgesini imzaladılar. 8 Mayısı 9 mayısa bağlayan gecenin şafağından itibaren;  doğu ve batı cephesinde  kesin yenilgiler alan ve kaçış içerisindeki Alman faşist  birlikleri,  silahlarını bırakmaya ve müttefik birliklerine teslim olmaya başladılar.

İkinci Dünya savaşını başlatan Almanya  dünya insanlık değerlerini ve uygarlığını  felaketin kıyısına getiren faşizmin iktidarda olduğu ülkelerden biriydi. Farklı milletlerden halkların erkeklerine, kadınlarına ve  çocuklarına toplama kamplarında, sokak başlarında, yaşamın her alanında kan ve zulüm uygulayan ve milyonlarca insanın ölümünden  sorumlu  Alman faşizmi  yenilerek; Hitlerin eşkiyalarının zulmünden, işkencesinden, katliamından,yağmasından kurtarıldı.  Dünya halklarına barışın koşulları armağan edildi.

Kızıl Ordunun ve müttefiklerinin  askerleri  savaş süreci içinde zor yıllar geçirdi.  20 milyonun üzerinde  Sovyetler Birliği yurttaşı  zafer için yaşamını  yitirdi. Zafer  Doğu Avrupada ve Balkan Ülkelerinde   dişe diş mücadele ile sökülerek kazanıldı.
Faşizmi teslim  alan ve dünya halklarına barış ve özgürlüğü armağan eden  faşizme karşı çarpışmalarda, toplama kamplarında, işkencehanelerde, sokaklarda, ev baskınlarında….yitirdiğimiz insanlara  dünya halkları   borçludur.

Faşizmin yenilgisi uygarlık tarihine  destansı bir anti-faşist direniş örgütlemesinin  deneyimlerini ve derslerini    kazandırdı.  Faşizme karşı, emperyalist işgal ordularına karşı   dişe diş mücadeleyi yaratan   kahramanlar;  yeni tipte yurtsever insanın  vatan sevgisini, korkusuzluğunu, her türlü zorluğu  paylaşmasını, dayanışmasını  ve  mücadele disiplinine bağlılığın hasletlerini  ve direnmenin şanlı yolunu  gösterdiler.

Faşizmin zindanlarında, toplama kamplarında, darağaçlarında, kırlarında, kentlerinde yitirdiklerimizi ve dünya halklarına zaferi  yaşamı bahasına sağlayan kahramanları saygıyla anıyoruz.

Aydın Çubukçu  (Evrensel Gazetesi-9 Mayıs 2012)

8 Mayıs 1945, tarih boyunca Dünya?nın gördüğü en büyük savaşın resmen sona erdiği gündür 1939?dan 1945?e kadar süren savaşa, Birleşik Krallık (İngiltere), Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya katılmış, Avrupa?nın tümü, Pasifik Okyanusu, Afrika?nın ve Asya?nın çok büyük bölümleri savaş alanı olmuştur. 100 milyondan fazla askerin cepheye sürüldüğü bu savaşta, siviller de dahil olmak üzere, 70 milyondan fazla insan ölmüş; yalnızca kentler değil, topraklar ve denizler de savaşın yıkıcılığından payına düşeni almıştır.

Savaşın temelinde emperyalist rekabetin yanı sıra sosyalizme karşı canavarca düşmanlık da bulunmaktadır. Savaşın baş rolünü oynayan Hitler faşizminin baş hedefi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği?nin varlığına son vermek, işçi sınıfının tarihteki bu en büyük kazanımını yıkmaktı.

SAVAŞIN ÖNCESİ…

Savaşın başladığı tarih olarak genellikle, Almanya?nın Polonya?yı işgal ettiği 1 Eylül 1939 günü kabul edilir. Oysa bu işgal hareketinden önce de, dünyanın farklı bölgelerinde, farklı emperyalistlerin pek çok ülkeyi işgal ettiğini, birbirinden uzak birçok bölgede savaşların başlamış olduğunu görüyoruz.

Almanya Polonya?ya saldırmasından 8 yıl önce, Japonya Mançurya?yı işgal etmiş, Çin?e saldırmış, İtalya Etiyopya?yı istila etmişti ve İspanya kanlı bir iç savaş sonunda faşizme teslim edilmişti. Polonya?nın işgali, faşist emperyalist ülkelerin saldırganlığının Avrupa?ya sıçramasından ve doğrudan doğruya Almanya?nın da yağmalama savaşına katılmasından ibaretti.

Bu on yıllık süre içinde dünyanın genel görünümü, aslında yaşadığımız günlerin savaşla dağlanan dünyasının görünümünden farklı değildi. Yine emperyalistler etki sahalarını genişletmeye, daha çok siyasi egemenlik ele geçirmeye, daha çok ülkeyi yağmalamaya çalışıyorlar ve pek çok ülkede, dolaylı işgaller gerçekleştiriyor, kan döküyorlar. Dünyanın tümünü kapsayacak bir büyük savaşa doğru insanlığı sürüklüyorlar.

Bu bakımdan bir emperyalist savaş olarak 2. Dünya Savaşı, insanlığa yaşattığı derin acılar ve telafi edilemez büyük kayıplar dolayısıyla hatırlanırken, aynı zamanda günümüz emperyalistlerinin sürdürmekte oldukları politikaları değerlendirmek bakımından da derslerle doludur.

Almanya, İtalya ve Japonya, bu savaşta ?Mihver Devletleri? olarak adlandırılıyordu ve her üçü de faşizmle yönetilen ülkelerdi.

ABD, İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkeler ise, faşist mihver devletlerinin karşısında olmaları nedeniyle, ?demokratik? emperyalistler olarak tanımlanıyordu.

Bu ülkeler, Hitlerci Nazi ordularının Avrupa?yı boydan boya işgal etmesi karşısında cılız itirazlar yükseltiyorlar, ?ölümün adamları?nın er geç Sovyetler Birliği?ne saldıracağını biliyorlar ve bunu bekliyorlardı. Bu dünya çapında SSCB?ye karşı kurulmuş gizli bir yok etme ittifakıydı. Buna karşılık SSCB, Polonya?yı işgal etmiş olan Hitler?le, bir ?saldırmazlık anlaşması? imzalayarak zaman kazanma yolunu seçti. Herkes biliyordu ki, Hitler?in gerçek ve son hedefi SSCB?dir ve Doğu Avrupa?da attığı her adım, sosyalist anavatanı yıkmaya giden yolda ilerlemek anlamına gelmektedir.

Saldırmazlık anlaşması, gerçekten SSCB?ye bu planlı saldırıya karşı hazırlanmak için zaman kazandırdı. Traktör fabrikaları tank fabrikalarına çevrildi, o güne kadar sosyalizmin inşası için demir-çelik üreten, sanayide kullanılacak makineleri imal eden fabrikalar, hızla makineli tüfek, uçak, zırhlı araç ve kamyon üretmeye yönlendirildi. Bütün Sovyet halkı, işçi sınıfının yeryüzündeki bu en büyük ülkesini ilerletme, sosyalizmin inşasının ihtiyaçlarını, kalkınma ve refah içinde yaşama hedeflerini erteleyerek, kapılarına dayanan azgın faşist orduları durduracak tedbirleri almaya koştu.

SOSYALİST ANAVATANA SALDIRI

1941 Haziranında Avrupalı Mihver Devletler, Sovyetler Birliği?ni işgal etmeye başladılar. Daha önce, Almanya, İtalya ve Japonya?nın yeni hakimiyet alanları elde etmek için giriştiği bir saldırı olarak görünen savaş, bu andan itibaren, dünyanın tek sosyalist ülkesine yönelik bir saldırı karakteri kazandı. Artık, bu andan itibaren savaş, bir yönüyle sosyalizmle kapitalizm arasında bir savaş karakteri de kazandı.
Alman orduları Sovyet toprakları üzerinde hızla ilerledi ve Moskova önlerine kadar geldi. 14 Ekim 1941?de Alman ordusu Sovyet ordularını geri çekilmeye zorlayarak Moskova?ya sadece birkaç kilometre uzaklığa kadar yaklaşmıştı. Bu vahim ve son derece tehlikeli gelişme yaşanırken, Stalin ve Ulusal Savunma Komitesi, hâlâ Moskova?daki görevlerini sürdürüyorlardı. Ekim Devrimi?nin 24. yıldönümü olan 7 Kasım 1941?de, hâlâ elde tutulan Moskova?da hava bombardımanı tehdidine karşın, Kızıl Meydan?da görkemli bir kutlama ve geçit töreni düzenlendi. Başkent halkı ve bütün bir ulus muazzam biçimde yüreklendirilmiş ve tek bir şiara adanmışlardı: ?Anayurt ölümüne savunulmalıdır!?

İşçi sınıfının iktidarı, vatanın kalbine doğru ilerleyen Nazi orduları karşısında, başta işçi sınıfı olmak üzere, bütün halkı savaşa ve faşizmi yenmeye çağırdı. Sovyet işçi sınıfı ve halkı, büyük fedakarlıklarla inşa etmeye çalıştıkları sosyalizmi savunmaktan öte, dünyanın bütününü ele geçirmeye çalışan Nazi-faşist saldırganlığını da yenmek için ayağa kalktı. Kendilerini savunmak ve kendi topraklarında faşizmi yenmek demek, bütün insanlığı savunmak ve bütün insanlık adına faşizmi yenmek anlamına geliyordu.
Nazi savaş makinesi, olağanüstü gelişmiş teknik yapısıyla, disiplinli ve yırtıcı askerleriyle, asla yenilemez bir güç olarak görünüyordu.

Sovyet ordusu ise, ancak yeni yeni toparlanıyor, askeri eğitim bakımından zayıf unsurlarla direnişi sürdürmeye çalışıyordu. Fakat çok kısa zamanda eksikliklerini giderdi ve özellikle Stalingrad önlerine gelmiş olan Nazi ordusu karşısında bütün dünyanın şaşkınlıkla izlediği bir direniş sergilemeye başladı. Sosyalizmin önderi Stalin?in adını taşıyan bu kenti savunmak onlar için simgesel bir değer taşıyordu. Hitler de, özellikle Stalin?i yendiğini göstermek için bu kenti almak istiyordu.

Önce sert bir direniş, sonra da şiddetli bir saldırıyla, ?asla yenilemez? denen Alman ordusu püskürtülmeye başlandı.

Burada başlayan temizleme harekatı, Berlin?e kadar sürdü.

1 MAYIS?TA BERLİN?DE!

Sovyet işçilerinin ve Kolhoz?cu, Sovhoz?cu köylülerin, komünistlerin önderliğindeki ordusu, Stalingrad önlerinde başlattıkları mücadele Avrupa?yı adım adım Nazi?lerden temizleyerek ilerledi. Alman işgali altındaki Romanya, Bulgaristan, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, faşizme karşı direnen halkın da katılımıyla faşistlerden temizlendi. Sovyet Kızıl Ordusu, ilkbaharda Almanya sınırlarını geçti. Mayıs ayı yaklaşıyordu. İşçilerin ordusu, 1 Mayıs?ta Berlin?de olmayı çok istiyordu. Bayramı Hitler?i ininde kıstırdıkları gün olarak kutlamak istiyorlardı. Fakat bir günlük bir gecikmeyle 2 Mayısta Berlin?e girdiler. Hitler ve Nazi ölüm makinesinin komutanlarının büyük bölümü intihar ettiler. Orduları darmadağın edildi. Nazi İmparatorluğunun başkentine, emperyalist kapitalizmin bu en saldırgan ve en vahşi rejiminin meydanlarına, işçilerin köylülerin sosyalist ülkesinin kızıl bayrağı dikildi.

EN BÜYÜK DERS: İNSANLIĞIN KURTULUŞU İŞÇİ SINIFININ ELİYLE OLACAKTIR!

Faşizm, herkes tarafından lanetlenen, insanlık düşmanı bir rejim olmasına karşın, diğer emperyalist ve kapitalist devletler tarafından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği?ne karşı gizlice desteklendi. Nazi?lerin işlediği korkunç suçlar karşısında büyük ölçüde ve uzun zaman sessiz kaldılar. Onu, sosyalizmi yenebilecek bir güç olarak görüp el altından desteklediler. Avrupa?yı tümüyle teslim ederken düşündükleri tek şey Stalin?in ve onun temsil ettiği işçi iktidarının yok edilmesiydi.

Ne var ki, her zamanki gibi işçi sınıfının ve devrimci işçi sınıfı iktidarının gücünü yanlış değerlendirdiler ve küçümsediler. Ama böylece bütün insanlığın şu gerçeği görmesine istemeden hizmet ettiler: Faşizmin tek gerçek düşmanı sosyalizmdir, faşizmi yani kapitalizmin çocuğu olan bu kuduz yaratığı yenebilecek tek güç işçi sınıfıdır.

Kapitalist-emperyalist devletler, dünyadaki bütün kapitalistler, Hitler?in Yahudi düşmanlığına karşıydılar; ama işçi sınıfına, yoksul köylülere, komünistlere, Çingenelere, eş cinsellere karşı düşmanlığına ve onları da Yahudiler gibi ölüm kamplarında yok etmesine itirazları yoktu. Özellikle işçi sınıfını baskı altına almasını ve komünistleri yok etmeye çalışmasını hayranlıkla izliyor ve destekliyorlardı. Onların demokratlığı buraya kadardı.

Ancak işçilerin ordusu Avrupa ortalarına kadar ilerlemeye başlayınca, Hitler ordularına karşı ABD ve İngiltere de ?ikinci cephe?yi açtı. Asıl amaçları, Sovyetler Birliği?nin ilerleyişini durdurmaktı. Hitler nasıl olsa yok olmuştu, öyleyse Stalin?i durdurmaya çalışmak şimdi en önemli görevleriydi.

Demek ki, eğer sosyalizm var olmasaydı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği faşizme karşı ön safta ve bütün imkanlarını kullanarak savaşmasaydı, faşizmin yok edilmesi asla düşünülemezdi.
Bugün de ırkçılığa, halkların baskı ve sömürü altında tutulmasına, haklarının ve özgürlüklerinin yok edilmesine karşı mücadelenin temel gücü işçi sınıfıdır.

Egemen sınıfların, patronların ve onların hükümetlerinin demokratlığı kendi çıkarlarının sınırlarına kadardır. Ezilen halklar, baskı gören din ve mezhepler, sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, bireysel yaşam tercihleri farklı olanlar, kendilerine yönelik faşist, ırkçı, şoven milliyetçi saldırılar karşısında, yine patronlardan, burjuvaziden ve onların hükümetlerinden medet ummamalıdır.

Faşizmin yenilgisinin bu yıl dönümü, onu yeniden yenecek olan tek güç olan işçi sınıfına kutlu olsun