1 MAYIS! 09

MUSA AKGÜN

 

980 Öncesi YDGD Yeşilyurt gençliği ve Devrimci İnşaat-İş militanı Musa Akgün’ü yitirdik.Son yolculuğu Doğançay’a 11 Aralık Pazar günü Karşıyaka- Bostanlı Beşikçioğlu Camisinden öğle namazı sonrasında uğurlanacaktır.

Başta ailesi, sevenleri olmak üzere hepimizin üzüntüsü derindir. Tüm dostlara dayanma kuvveti ve sabırlar dileriz.

 

Foça Piknik Buluşması

Torbalı Piknik Buluşması

15.11.08 – İMECE Kuruluş Kokteyli

AHMET GÜLTEKİN

HASAN SADİ

HASAN SADİ DEMİROK ( 23.12.1954 Tefenni/Burdur- 30.10.2018 İzmir)
Çocukluğundan başlayarak bulunduğu her ortamda paylaşımcı, yaşam uğraşlarına ortak, eşitlikçi, her yaşında güven veren bir kişilik. Sahip olduğu hasletleri ilk gençlik yıllarında politik olarak biçimleyen, örgütlenmenin önemini kavramış, okuyan, sorgulayan, söyleyen, coşkuyla, doğruluğuna inanç ve güvenle söylemine uygun eyleyen her yaşında aktif ve genç dostumuz, yoldaşımız Hasan Sadi..
Kendi anlatımıyla:
“Eşeler ve Çiğisey dağlarının köşesinde güneşin erken doğduğu ve bu dağlardan erken battığı, doğduğum ve ortaokul sona kadar çocukluğumun geçtiği ilçedir Tefenni. İlkokula başlamadan sabah ezanı ile kaldırılır, sığır sürmeye giderdik inek ve danalarımızı önümüze katıp 1,5 kilometre ötedeki ilçenin bütün büyükbaş hayvanların toplandığı meydanda çobana teslim eder, evimize koşa koşa döner; kahvaltı olarak ya sıcak tarhana çorbamızı ya da yufka ekmek doğranmış sıcak şekerli sütü kaşık kaşık içerdik. Çayla kahvaltı yapma kültürü bir işçi çocuğu olarak yaşamımıza daha sonra girmişti. Bahar ve yaz aylarında annem bizi tarla ve bahçeye götürürdü. Nohut, pancar çapalama, bahçe sulama işleri çocuk kaslarımızın elverdiği kadar.. Sığır sürme işi ortaokul yıllarına kadar sürdü; sabah ezanı ile çobana hayvanları teslim etmek için en tatlı sabah uykusundan kalkmak çocuk dünyamızın en zor şeyiydi. Ablamdan 1,5 yıl sonra kız kardeşimden 7 yıl önce doğmuşum. Babanemin vefatı ile ilk cenaze nasıl kaldırılıyor görmüştüm. Üç yaşındaymışım o zaman, öncesine dair başka bir şeyi hatırlamam. Bazen ablamın “kafasına şişe vurdun, babanem senin yüzünden öldü” deyişine de anlam veremezdim. Çünkü böyle bir şeyidi de hatırlamazdım. Sonra öğrendiğimde rahatladım babaannemin menenjitten öldüğünü. Beş, altı yaşına kadar gündüzlerim hep sokakta geçerdi. Şimdiki gibi bizi evde oyalayacak olanaklar yoktu, belki daha güzeli oydu. Bilyelerimiz, topacımızla hep sokakta idik. İlkokul öğretmenlerimizin hepsi köy enstitüsü çıkışlıydı. Öğretmenliği hayatın içinde öğrenmişler, okullarını işliklerini bile kendileri yapmışlardı. Cumhuriyetin en olanaksız yıllarında canla başla çalışan, her biri her köyde parıldayan birer yıldızdılar. Dayım da onlardan biriydi. O zamanki İnhisar (Tekel) dairesinde bir işçi çocuğu olarak Gönen Köy Enstitüsü’nde okumuş, çalıştığı köyde bilimsel meyve bahçeciliği ve arıcılığın temelini atmıştı; öğretmenliğine ek olarak imece ile çalışarak üretim yapılan 40 dönümlük köy bahçesinin oluşumuna ön ayak olmuştu. On yıllarca çağdaş eğitim olanaklarından yoksun köylere öğretmen ve sağlıkçılar göndermişti. Dayımın eşi yengem de aynı köyde ve ilçede yüzlerce bebeğin ebe annesiydi. Köyde dayanışma kültürünü, imece ruhunu geliştiren dayımın o dönemdeki TÖS’ün aktivistlerinden oluşu komünist suçlanmasına yetmişti.
Orta okula başladığımız yıllarda yaz tatillerinde tarlaya gitmediğimiz günlerimizi ilçedeki sulama havuzunda yüzerek geçirirdik. Derslerim oldukça iyiydi, her yıl iftihara geçsem de benim yaramazlıklarımdan veya babamın “terbiye anlayışı”ndan olsa gerek sıkça dayak yerdim. Ortaokulu bitirdiğimde 15 yaşında, yazın Topraksu’ da çalışmaya başladım. Sabah yedide araçla işe gider, saat 8 de işbaşı yapar, akşam 17 ye kadar sulama kanalı inşaatında beton sulardık. Üç kişi Ali Ertem Abi, Ahmet Ercil (İktisat ve Fen Fakültesinde okudular) ve ben.
Orta 2. sınıfa başladığımda ablam Denizli Öğretmen Okulu’na başlamıştı. (1969) Ortaokulu bitirince Akşehir Öğretmen Okulunu, Polis Koleji ve Maliye Lisesi’ni kazandım. Maliye Lisesi mülakat sınavı için Ankara’ya gittiğimiz akşam dayımın çektiği telgrafta İzmir Atatürk Lisesini parasız yatılı kazandığımı öğrendik. Babam kısa yoldan meslek sahibi olmamı istediğinden maliye veya öğretmen Lisesi’nde ısrar ediyordu. Ankara’da o gece konuk olduğumuz akrabamızın oğlu Özcan abi üniversitede okuyordu; İzmir Atatürk Lisesi’ne kayıt yaptırmam için bin bir dil dökerek babamı ikna etmişti. Aynı aylarda dayım da İzmir’e tayin olmuştu. İzmir’e gidip kaydımızı yaptırdık. Aynı yıl ablam da İzmir Yüksek Öğretmen Okulunu kazanmış ama babam onu göndermemeye karar vermişti. Babama “ablam İzmir’e gelmezse ben de okumayacağım” diyerek ağlamış ve onu kararından döndürmüştüm. Ablam da böylelikle Yüksek Öğretmen Okulu’na başladı. Dayım ve yengem ikimizin de İzmir’deki babamız ve annemiz olmuşlardı. Sabri ve Altan da kardeşlerimiz. 3000 nüfuslu bir ilçeden koca bir şehre gelmiştik.
Eğitim düzeyi çok düşük bir ortaokuldan ülkenin en iyi liselerinden birine başlamıştım. Ablamı Yüksek Öğretmen’de ziyaretlerimde üniversiteyi tanımaya başlamış, daha lise 1 sınıfta emperyalizm, bağımsız Türkiye, devrimcilik kavramlarıyla tanışmıştım. MÖTBE (Meslek Öncesi Temel Bilimler Enstitüsü) amfisinde 1970 baharında Yılmaz Güney’in UMUT filmi bile gösterilebilmişti. Aynı yılda bir öğleden sonra biyoloji dersindeydik, dışarıdan sloganlar yükseliyordu, iki üniversite öğrencisi biyoloji öğretmeninden izin alarak konuşma yaptı. Ülkemize ABD emperyalizminin 6. filo askerlerince çıkarma yapıldığını, Türkiye’nin hem ekonomik hem de siyasi ve askeri yönden emperyalizme bağımlı hale getirildiğini açıklayan konuşmalarıyla bizleri de 6. Filo yu protestoya davet ediyordu. Okul boşaldı, bütün öğrenciler bahçeye toplanmış, orada da bir konuşma yapılmıştı. Hep birlikte Kordon’daki NATO karargahına yürünmüştü. Eylemden sonra okula döndüğümüzde etüt saatine 15 dakika vardı. Biz Etüde yetişelim derken okul müdürü ve dayak bizi bekliyordu. Yatılı öğrencileri toplayıp yoklama yapmışlar, bizim yokluğumuz tespit edilmişti, hepimizi sıraya dizdiler eylemden geç dönenler olarak eylemciliğimiz kanıtlamıştı. Paralı yatılı eylemciler birkaç tokatla badireyi atlatırken, parasız yatılı beş öğrenci epey bir dayağa şükretmiştik; işin sonunda disipline verilmek de vardı. Hele ki şimdikiler gibi bir gerici faşist okul idarecileri değillermiş diye düşünüyor insan.
12 Mart 1971 e kadar İzmir’de birçok yürüyüş eylem gerçekleştirilmişti. Genellikle Dev-Genç önderliğinde yapılıyordu. 12 Martta lise iki deydim. Aynı yıl dayımın Halil Rifat Paşa’daki evinde gece silah sesleri ile uyanmış sabah haberlerinde THKO savaşçısı İbrahim Öztaş’ın öldürüldüğünü öğrenmiştik.” Hasan Sadi’nin THKO adıyla ilk tanışıklığı da böylece başlamış olur.
İzmir Atatürk Lisesi’nden mezun olduğu ilk yıl Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümünü kazanır. İkinci yıl yeniden sınava girerek yine E.Ü.Tıp Fakültesi’ne başlar. 1973-1974 Öğrenim yılında kendini devrimci olarak tanımlayan ve öyle hisseden bir gençtir. Üçüncü sınıfta Halkın Kurtuluşu Gazetesi’nin aktif satışı sırasında göz altına alınarak tutuklanır, yaklaşık üç-dört ay Buca Ceza ve Tutukevi’nde kalır. Bu dönemde sevgili arkadaşı Nesrin yanı başındadır, ihtiyaçlarını dışarıdan iletir, ona sahip çıkar.
Hasan Tıp Fakültesi 5. Sınıftayken ( 1978) Nesrin Besni’ye (Adıyaman), bir yıl sonra Denizli Çivril’e öğretmen olarak atanır. Mezun olunca ilk görev yeri Dersim’e dir ancak askerlik yapma zorunluluğu vardır. Hakkari’de yedek subay, hemen sonrasında Yüksekova’da sakıncalı personel olarak askerliğini sürdürür.
1982 de iki sevdalı nikahlanırlar ve Hasan eş durumundan hekim olarak Çivril’e atanır. Ancak gözaltına alındığı Halkın Kurtuluşu davası, dönemin 141. ve 142. Maddelerden açıldığından kararnamesi gelmesine karşın kamu görevine başlatılmaz. Aynı yıl Güney ilçesinde muayenehane açarak hekimliğe devam etmek durumunda kalır, on üç yıl burada çalışır. Bu dönemde iki oğulları doğar. Yaşamları boyunca onurla, kıvançla söz ettikleri iki oğul kazandırırlar bu topluma. Yaşamın gel-gitleri, zorlukları içinde çocuklarını ihmal etmeyen, daima arkalarında güvenli bir dağ olarak durdukları iki oğul..
1992 Yılında SHP-DYP Koalisyonu döneminde yeniden kamuda görev yapmak üzere yaptığı başvuru Güney Sağlık Ocağı’nda görevlendirilmesiyle sonuçlanır. Burada iki yıl çalıştıktan sonra Denizli merkezine gelir.
1995-2005 Yılları arasında her ikisi de Denizli Kayhan ilçesinde çalışırlar. Kayhan Sağlık Ocağı’nın büyütülerek ihtiyaca cevap verecek biçimde yenilenmesinde, inşasında ve gerek mefruşat gerekse de teknik donanımında Hasan’ın girişim ve somut emeklerini yöre halkı çok iyi bilmektedir.
2005-2010 Yılları arasında işyeri hekimi olarak çalışır. Bakanlığın Sağlıkta Dönüşüm Projesinin sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi anlamına geldiğini çok iyi bilen halkın hekimi arkadaşımız, yaşadığı bölgede sağlık hakkına ücretsiz erişimi savunan ve halk sağlığını risk altına alan iktidar politikalarının teşhiri ve sağlık ocaklarının korunması hareketinin öncüsü olur.
Denizli Tabip Odası’nda yönetimde birlikte çalıştıkları arkadaşları :
“Koruyucu hekimliği önceleyen, sağlık hakkının evrenselliğine inanan, toplum sağlığını göz ardı etmeyen “İYİ HEKİMLİK” uygulamasını ilke edinen bir sağlık insanı, donanımlı bir hekim, ahlaklı, çalışkan, dürüst, cesur ve güvenilir bir dosttu Hasan Sadi Demirok. Öğrencilik yıllarından itibaren örgütlü mücadeleye inanmış, yaşamı boyunca da mücadelesini mutlaka kendi fikirlerine uygun ilerici, aydın örgütlere dahil olarak sürdürmüştür. Denizli Tabip Odası ve TTB de uzun yıllar emek verdiği, mücadele ettiği örgütler içinde yer alır. Uzun yıllar Pratisyen hekim kolu çalışmalarında yer aldıktan sonra 2006 – 2008 yılları arasında Denizli Tabip Odasının Genel Sekreterlik görevini üstlenmiştir. İyi bir sağlık hizmetinin ancak iyi eğitilmiş, bilimsel gelişmeleri yakından takip edebilen, mesleki bilgisini tam olarak uygulayabileceği bir çalışma ortamına sahip olan hekimlerle verilebileceğini düşündüğünden hekimleri birbirine daha sıkı kenetlenmiş mücadeleci bir ruha sahip tabip odası yaratmaya çalışmış, hekimlerin haklarını kararlılıkla savunurken halkın sağlık sorunlarının akılcı ve bilimsel çözümünü hiçbir zaman göz ardı etmemiştir. İçinde bulunduğumuz sağlık ortamına ve ülke sorunlarına hiçbir zaman duyarsız kalmamış, sağlığımız ve geleceğimize dair hep söyleyeceği bir sözü olmuş ve bunu her ortamda dile getirmiştir. Siyasi görüş ve mücadelesi nedeniyle devlet hizmetinden uzunca bir süre uzaklaştırılıp işsiz kalmasına rağmen mücadelesinden taviz vermemiştir.
Tabip odasında görev aldığı dönemler Sağlıkta Dönüşüm Sisteminin devreye sokulmaya çalışıldığı zamanlara rastladığı için bu dönemdeki mücadelesinin büyük kısmını bu sistemin olumsuzluklarını sağlık çalışanlarına ve halka anlatma ve bu sistemi durdurma çabalarıyla geçmiştir. Aile hekimliğine geçiş sürecinde ülkenin en büyük direnişini sergileyen tabip odasının genel sekreterliği görevi o dönemde Hasan Sadi Demirok’un omuzlarındadır. Bu dönemde hemen hergün bu konuyla ilgili odada kalabalık katılımlı toplantılar düzenlenmekte, kitlesel eylemler tabip odası öncülüğünde yapılmakta, basında, televizyonda halkı ve sağlık çalışanlarını bilgilendirici açık oturumlar, paneller düzenlenmekte, Denizli Tabip Odasının aylık yayın organı DETAY dergisinde son derece çarpıcı ve düzeyli yazılarla sağlık camiası bilgilendirilmeye mücadeleye çağrılmaktaydı. Hasan Sadi Demirok gerek yazdığı yazılarla gerekse konuşmacı olarak katıldığı etkinliklerle bu dönemin en etkin isimlerinden olmuştur.
Aile hekimliği sistemine karşı çıkışımızın temel dayanağı Koruyucu Sağlık Hizmetlerinin Aile Hekiminin tek başına üstlenmek zorunda kalacağı ağır bir yüke dönüşeceği, bu hizmetlerin ülkemiz koşullarına daha uygun olan, sağlık ocağındakine benzer bir ekiple yapılmasının daha doğru bir yöntem olacağı ‘’Sağlık elemanı” olarak adlandırılan tek yardımcı ile bu hizmetin sağlıklı verilemeyeceği, eleman tanımlamasıyla da ebe, hemşire, sağlık memuru, çevre sağlık teknisyeni, tıbbi sekreterlik, hizmetli, şöför mesleklerinin önemsizleştirildiği idi. Aile Hekimlerinin sözleşmeli olmasının iş güvencelerini yok ettiğini, değişen koşullarda bu durumun hekim aleyhine kullanılacağını belirttik.
Bugün gelinen noktada bu görüşlerimiz Aile Hekimlerinin büyük kısmı tarafından da dile getirilmektedir
Tedavi edici hizmetleri öncelediği ortamda koruyucu sağlık hizmetleri, aile hekimlerinin iyi niyet, özveri ve yoğun çabalarıyla yürüyeceği bir zemine taşınmış, ancak gittikçe artan işyükü (poliklinik hizmeti, kanser ve obesite taraması, diş florlama, acilde nöbet tutma vb) aile hekimlerini mesai saatlerinin belirsizleştiği bir ortamda çalışmak zorunda bırakmıştır. Dayatılan sözleşme şartları, pozitif performans uygulamaları, yeni ceza puanları, artan giderleri ile çalışma ortamı giderek zorlaşan arkadaşlarımızın görüş ve istekleri göz ardı edilerek giderek yalnız ve umutsuz bırakılmışlardır.
Hasan Sadi Demirok’un hayata bakışı ve duruşuyla ilişkili olarak özel çaba sarf ettiği alanlardan biri İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği idi. Bu alanda hiçbir düzenlemenin olmadığı yıllarda İşyeri Hekimliği Eğitim ve Uygulamalarını yaşama geçiren bir oluşumun içerisinde yer aldı. Birlikte bu alanda yapılan bütün saldırıları, hukuk mücadelesi ile ve alanlarda yüksek sesle dillendirerek, çalıştığımız işyerlerinde iyi hekimlik uygulamalarımızla ve bilimsel kaygımızla dik durarak uzunca bir süre püskürtmeyi başardık. Birlikte davranmanın önemini en iyi algıladığımız alandan oldu işyeri hekimliği. Odanın bu alandaki kısıtlanmış yetkilerine rağmen uygulayıcılara inat kendi kurallarımızı kendimiz koyup yaşama geçirdik. Ne yazık ki daha sonraki dönemlerde gelinen noktada İşyeri Hekimliğini piyasalaştırılan ve taşeron uygulamaların üst noktaya taşındığı bir dönemi yaşıyoruz.
Yine özel kuruluşlarda çalışan hekimlerin sözleşmelerinin hazırlanmasından, çalışma koşullarının düzenlenmesine kadar bir dizi çalışmayı yapıp, bu alanda çalışan hekimlerin yalnızlaşmasını engellemeye çalıştık. Özlük haklarından mahrum geleceği belirsiz, piyasa koşullarında hekim çalışmasının hekim emeğine saygısızlığını dile getirdik. Zincir hastanelerin ortaya çıkmasını sağlayacak yasa tasarılarının durdurulmasına çalıştık. Sermayenin artan saldırısına karşı hekim örgütlülüğünün önemine, bunun için de TTB çatısı altında mücadele etmenin ve birlik olmanın önemine inandık.
Ülkedeki hekim dağılımının ihtiyaca göre yapılmasını, mecburi hizmetle bu dağılımın olamayacağını; özlük haklarında iyileştirme ve ülke koşullarının düzeltilmesiyle bu durumun sağlanabileceğini tespit edip önerler sunduk.
Pamukkale Üniversitesinde yaptığımız çalışmalarda asistan hekimlerin diğer hekimlerin sahip olduğu bütün hak ve yetkilere sahip olmalarını, hekimler için çizilmiş çalışma sınırlarının dışında çalıştırılmamaları gerektiğini savunduk. Beraberinde asistan hekimlerin, belli bir uzmanlık alanıyla ilgili eğitim alan kişiler olup eğitimlerini sürdürebilecekleri uygun koşulları talep etme ve nitelikli bir eğitim sürecinden geçmeyi isteme hakları, araştırma görevlisi kimliği gereği olarak da araştırma yapabilmek amacıyla uygun mekân ve malzemelerle beraber yeterli bir boş zaman dilimine da ihtiyaçları olduğunu vurguladık. Asistan Hekimlerin nöbet sürelerinin ve mesailerinin insani olmadığını, özlük haklarındaki eksiklikleri özgüven ve gelecek kaygısından uzak huzurlu bir ortamda çalışmalarını sürekli dile getirdik ve bu konuda eylem dahil her türlü girişimlerde bulunduk.
Tam gün yasasının hazırlık aşamasında bu yasanın kölelik yasası olduğunu, Tam güne özünde taraf olduğumuzu bu haliyle yaşama geçmesinin yaratacağı sakıncaları dile getirip kendi tamgün yasa teklifimizi hazırladık. Performans sisteminin ilk günden beri hekim yararına olmadığını adaletsiz dağılımın yanı sıra devamlılığının ve emekliliğe yansımasının olmadığını, tamgün ile oluşturulacak yapının performansa dayalı hazırlanmasının uluslar arası sermayenin isteği olduğunu belirttik. Üniversitedeki eğitimlerin bu yasayla büyük darbe göreceğini, Tıp Fakültelerinin bilimsel çalışmalarının olumsuz etkileneceğini belirttik. Bu alanda en yüksek sesle taleplerimizi dile getirip hukuki mücadeleyi yürüttük. Eylemliliğimizi en üst düzeyde tuttuk.
Tüm bu süreçlerde Hasan Sadi Demirok hemen her alanda mücadelenin içerisindeydi. Sadece Tabip odası çalışanı olarak değil aynı zamanda aktif bir sendikacı, SES üyesi ve aktivisti olarak. Sağlık ocagı hekimliği döneminde koruyucu ve tedavi edici hekimliğinin yanı sıra tıp fakultesi öğrencilerine de iyi bir eğitici örnek bir doktor olarak sağlık ocağı hekimliğini öğretmek için çabaladı. Meslek yaşamının son yıllarını işyeri hekimliği yaparak sürdürürken işçi sağlığına yönelik örnek uygulamalara imza attı. ”
2010 Yılında İzmir’e gelen Hasan Sadi nihayet eşi ve çocuklarıyla aynı ortamı, mekanı paylaşma olanağını bulur. Evet mücadele insadır O. Sınıflı, eşitsiz, adaletin olmadığı bir sistemde yapılabileceklerini, gerek meslek odasıyla gerekse de gençlik döneminde yaşamı, mücadeleyi paylaştığı İmece Dostluk Dayanışma Derneğiyle hemen bağlantı kurarak devam ettirir. İmece yönetiminde asli üye gibi çalışmalara başlar. Konferans, panel, acil yardım kursu, şiir dramatizasyon çalışmaları, yakın dönem yitirdiğimiz yoldaşlarımızın mezar yenilenmesi, anılmaları; fırsat eşitsizliği nedeniyle öğrencilere burs sağlanmasında aktif çalışmalar yapar, akraba ve yakın çevresini de burs vermeleri için teşvik eder, kendisi de eğitim gönüllüleri içinde yer alır.
İzmir Tabip Odasında Etkin Demokratik Hekimler arasında yerini alır ve çalışmalara aktif katım sağlar; Oda’nın fanzin dergisi Alakarga da yazıları yer alır.
Gezi direnişi döneminde arkadaşları, dostları, oğlu ile alanlardadır.
Son dönemlerde de emeklilerin hak mücadelesi ve örgütlenme sorunları üzerine çalışmalar yapar.
Bir de yaşadığı her yerde, her dönemde belleklerde, yüreklerde iz bırakan bir yanı daha vardır Hasan Sadi’nin: dinlerken yüreklere işleyen, her dizesinde insanı titreten sesiyle şiir okuyuşları; yüreğini katarak, makamını bilerek söylediği marşlar, türküler ve şarkılar..
Okumayı bırakmayan, tartışan, sorgulayan; her zaman özverili, üzerine düşeni yapmaktan geri durmayan; yüreğinde halkının kurtuluşu, özgürlüğü, ülkesinin bağımsızlığı için devrim sevdasını küllendirmeyen sevgili dostumuzu amansız hastalık nedeniyle yitirdik.
BİZLERLE YAŞAYACAK.

MAHMUT ÖZDEŞ


Mahmut Özdeş 08 09 1950 tarihinde Sultan Albak ile Ahmet Özdeş’ in 4. çocuğu olarak yoksul bir ailede dünyaya geldi. Henüz 2,5 yaşındayken babasını kaybetti
Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Fen Bilgisi Öğretmenliği bölümüne başladığı 1970 yılına kadar geçen zaman , annesinin içinde bulundukları derin yoksullukla mücadelesi ile geçti.
1973 yılında Fen bilgisi öğretmeni olarak mezun oldu. Urfa Ticaret Lisesi’nde öğretmenliğe başladı; kısa zaman içinde TÖB-DER’e üye oldu. Aktif çalışma içinde çok sayıda eğitim emekçisini TÖB-DER e kazandırdı. 1975 Yılında yönetim kuruluna seçildi; eğitim emekçilerinin örgütlenmesi ve politik bir bakış kazanması amacıyla diğer YK üyeleriyle birlikte her hafta seminer çalışmaları yaptılar. Aynı yıl, Urfa da ‘Halkın Kurtuluşu’ hareketiyle tanıştı. 1. Milliyetçi Cephe (MC) döneminde Urfa da 152 öğretmen sürgüne gönderildi; öğretmen sürgünleri, kıyımlar, ailelerin parçalanması, açığa almalar gibi baskılar karşısında 1975 yılında iktidarın zulmüne karşı yapılan, arapça, kürtçe ve türkçe sloganların birlikte haykırıldığı, yaklaşık oniki bin kişinin katıldığı mitingin düzenlenmesi için aktif görev aldı ve bu mitingte konuşmacılardan biri oldu., 1976 yılında ülkedeki siyasallaşma, politik çevrelerin şekillenmesi Urfa ya da yansıyor ve yine TÖB-DER de ulusal sorun üzerine düzenlenen ve her siyasal çevrenin de katılımcı olduğu bir seminer çalışmasında Mahmut Özdeş tüm milliyetlerden devrimcilerin, komünistlerin bir örgüt çatısında ortak mücadelesinden yana tutum alarak bir konuşma yapıyordu. 1976-77 Öğrenim yılında Van Ticaret Lisesi’ne , oradan da Muradiye ilçesine orta okul öğretmeni olarak sürüldü. Ancak Muradiye’ye gitmeden istifa etti ve aynı yıl (1977) İzmir’e taşındı . Bir süre Gültepe Belediyesi’nde çalışmaya başladı aynı zamanda Manisa ve İzmir de Töb-Der içinde yurtsever devrimci öğretmen (YDÖ) hareketinin güçlenmesi için çalışmalara katıldı.
1978 yılında Ecevit hükümeti döneminde, yeniden göreve dönmeyi talep ederek Urfa Lisesi’nde öğretmenliğe atandı; kısa zaman sonra da müdür yardımcılığı görevini aldı. 1980 yılı başında kendi isteği ile Urfa’dan Manisa / Turgutlu’ya tayini çıktı. 12 Eylül 1980 darbesinden 1 hafta sonra tutuklandı. yaklaşık 40 gün Manisa Batı Kışla da sonra iki ay Urfa’da gözaltında kaldı , ardından Diyarbakır’a götürüldü. Aynı dönemden kendisiyle gözaltında kalanlar, yoğun işkenceler yaşadığını “bardak bardak kan tükürüp, kan işediğini” ve devrimci onurunu ezdirmediğini, üzerine atılan suçu da kabul etmediğini anlatırlar.
Diyarbakır 5 No’lu Cezaevinde 22 ay kaldı; dönemi birlikte yaşayanlar yine bu süre boyunca direngen, devrimci onurunu koruyan, çevresine umut ve güven taşıyan kişiliğini anlatırlar. 1982 yılı Temmuz ayında hakkındaki suçlamalardan beraat ederek cezaevinden çıktı.
1986 yılına kadar yaşamını sürdürebilmek için bulabildiği işlerde çalıştı ( sıhhi tesisatçılık, çay evinde çaycılık, fabrikada muhasebecilik gibi) . 1402 sayılı kanunla son verilen mesleğine 1988 yılında Turgutlu Endüstri Meslek Lisesinde tekrar başladı. Her zaman olduğu gibi öğrencileri ile ilişkisi iyiydi. İhtiyacı olan öğrencilere maddi çıkar gözetmeksizin derslerinde yardımcı oldu. Derslerden arta kalan zamanlarda Eğitim-Sen çalışmalarına katıldı .
TİP ve TSİP’li kişiler tarafından adinin Apocu ve PKK liye çıkarılması ve Endüstri Meslek Lisesinden Çıraklık Eğitim okuluna sürülmesi sebebiyle öğretmenlikten istifa ederek dershanede çalışmak üzere 1994 Ekim ayında Marmaris’e taşındı. Marmaris’teki hayatı aktif siyasetten uzaktı ancak günlük siyaseti sosyo-ekonomik-politik gündemi dikkatle izlemeyi sürdürdü. Çevresi ile ilişkilerinin temeli insaniydi. Dershane iflas ederek kapanınca öğretmenliğe Dalaman Gürleyik köyünde tekrar başladı. Bu öğretmenliğe son dönüşüydü. Gürleyik köyünde 1 yıl çalıştıktan sonra Marmaris’e 75. Yıl Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne geldi. 2006 yılında emekli oldu. Hayatı site yöneticiliği ile geçti. Site sakinlerinin sevilen Mahmut abisiydi, yardımseverdi. Aklıyla , emeğiyle olduğu kadar parasıyla hayatı boyunca çevresindeki herkese yardım etti. Problemleri çözmeye çalıştı.
12 Şubat 2016 ‘ta kanser hastalığı sonucu bu güzel, bu başı dik insanı yitirdik. Bizlerle yaşayacak.

MİNE BADEMCİ

 

Mine Bademci
(1962 – 15 Ekim 1982)

İzmir’in Alaçatı Kasabası’nda doğdu. Devrimci mücadele ile Alaçatı Halk Odası faaliyetlerinde tanıştı. . Buca Eğitim Fakültesi’nde öğrenciyken, okulu bırakarak, tüm zamanını Urla’daki devrimci çalışmalara verdi. Mine’nin ailesi de tütünle uğraştığından, Urla’da tütün işiyle geçimini sağlayan halkla kolayca kaynaştı. Birkaç ay içinde, Urla’da çok sevilen bir devrimci olarak tanındı.

1980 yılının Temmuz ayında, kendisi gibi devrimci olan abisi, Salih Bademci’nin ölüm haberini aldı. Mine o sıralar henüz 18 yaşında olmasına rağmen, metanetini yitirmedi, sarsılmadı.

12 Eylül’den sonra, arkadaşlarıyla birlikte kırsal kesime geçti. 15 Ekim 1982’de Urla’da silahlı çatışmada yaşamını yitirdi.

Bir bağ evinde sarıldıklarında 15 – 20 kişiydiler. İçlerinde tek kadın Mine’ydi. Birlikte durumu değerlendirerek çemberi yarıp çıkmaya karar verdiler. Dışarıya ilk fırlayan Mine oldu ve açılan ateş sonucu öldürüldü. Vücudunda 32 kurşun vardı. Diğer arkadaşları sağ yakalandı.

Kaynak: simurg.info dan alınmıştır

 

HÜSEYİN KAYA

Dostumuz,Hüseyin Kaya’yı amansız hastılığı sonucu yitirdik. Soğuk demir işçisiydi.Emekliydi. Dünyanın birçok ülkesinde işçi olarak çalıştı.Proleter devrimci hareketin işçi militanlarındandı.

Yaşama çok bağlıydı,hayatı severdi,gündüzleri çalışırdı,akşamları duble rakısı ve şairlerimizin güzel şiirleri masasından eksik olmazdı. Paylaşmacı yüreği ve sosyalist bilinciyle onu unutmayacağız.

Yarın 1 Eylül salı günü Bostanlı Camiinden (Karşıyaka-İzmir) saat 13,20 ‘de alınarak,Doğançay’da uğurlayacağız.

Dostlarının ve yoldaşlarının başı sağolsun,yıldızlar yoldaşı olsun..

”Provası yok hayatın.
Ne yeniden yaşamak mümkün,
Ne de yaşadıklarını silebilmek.
Önemli olan, ilk defa değil
Son defa sevebilmek.” diyenlerdendi…