SF Trade Tekstil’de Deriteks Sendikasına üye oldukları için işten atılan ve haklarında 200 bin lira tazminat davası açılan kadın işçiler yalnız değildir.

İzmir Gaziemir Serbest Bölgede kurulu SF Trade Tekstil Fabrikası’nda direnişte olan kadın işçilere karşı patronun açtığı tazminat davası bugün başladı. Sendika düşmanlığıyla sık sık gündeme gelen SF Trade’de geçen yıl Deri, Dokuma ve Tekstil İşçileri Sendikası’na (DERİTEKS) üye olan iki kadın işçi işten atılmış, işçiler fabrikanın önünde direnişe geçmişti. Ardından 2 kadın işçinin daha çıkarılmasıyla direnişteki işçi sayısı 4’e yükselmişti. Kadın işçiler sendikal faaliyet yürütükleri için ekim 2019 tarihinden beri direniyor.

Kadın işçiler, Covid-19 koşulları öncesi 200 gün Gaziemir Serbest Bölge girişinde direnişlerini sürdürdüler. Pandemi sonrası da sendikalı olarak ise geri dönüş ısrarını sürdürdüler. Direnişin 325 gündür sürmesi ve kadın işçilerin hak alma mücadelesindeki kararlılıkları ve direnişin çalışan diğer işçiler üzerindeki etkisi karşısında patronların buna karşı bir göz korkutma, yıldırma politikası oluşturması gerekiyordu. Direnen kadın işçiler hakkında ticari rekabeti zedeledikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundular ve bu tazminat davası açıldı.

Dava dosyasında direnişte olan işçilerin ikisine SF Tekstil Trade’in üretim yaptığı markaları açıklayıp prestijini, imajını kırarak, ‘ticari kuruluşun rekabet gücünü azalttığı’ iddiasıyla her biri için 100 bin lira maddi, 100 bin lira da manevi olmak üzere 200 bin lira tazminat ödemesi isteniyor. Bugün yapılan duruşmada mahkeme tanıkların ve belgelerin görülmesi, dinlenmesi için duruşmayı 24 Aralığa erteledi.

Patronun, sendikal örgütlenme hakkını çiğneyerek haksız şekilde işten attığı işçilerden rövanş olarak, direndikleri ve işlerini geri istedikleri için tazminat isteyebilmesi diğer işçilere dönük tehdit ve direnişin onurlu etkisini kırmak, sendikanın daha fazla üye kaydetmesini engelleme amaçlıdır. İşveren pandemi olduğu gerekçesiyle, işçileri işten çıkarıyor, Taşeron işçi çalıştırıyor. Sermayenin bu tutumu yeni değildir ve sendikal örgütlenmeyi kırmak, daha ucuz işgücüyle, örgütsüz işçilerle daha fazla kar için üretimi sürdürmek tercih ettiği bir yöntemdir. Bu oyun 2015 te Deriteks in fabrikada örgütlenmeye başlamasıyla SF Trade Tekstil Fabrikasında oynanmaktadır.

Deriteks Sendikası “Bu yolun bir defa açılması halinde işçilerin her türlü eylem ve açıklamalarının ve hatta sadece “sendikalı olduğumuz için işten çıkarıldık” demelerinin dahi işverenlerin ticari haklarının ihlal edildiği iddiası ile suçlama ve “haksız rekabet” hükümlerine göre cezalandırılma tehdidi ile karşılaşacağı görülmektedir. Nitekim işverence yapılan şikayetler ve açılan davalarda, Sendikamızın, Sendikamız yöneticilerinin ve üyelerimizin sosyal medya paylaşımlarına delil olarak dayanılmakta olup işverence yapılan gözetleme ve sürekli baskı bu yolla işyeri dışınada taşınmıştır. İşyeri içerisinde sendika üyelerine uygulanan baskı ve tecrit, işyeri dışında da direnişimizin yalıtılması, işten çıkarılan üyelerimiz ile Sendikamızın sesini duyurma yollarının kesilmesi ve her türlü destekten yoksun bırakılması amaçlı olarak sürmektedir. SF işverenin asıl amacı, sadece fabrikasındaki sendikal örgütlenmenin önünü kesmek değil, yürüttüğü sendikasızlaştırma operasyonunun mağduru olan işçilerin, işten atıldıktan ve iş sözleşmeleri sona erdikten sonra da ağızlarını açamadıkları, kamuoyuna başlarına geleni dahi anlatamadıkları bir ortamı yaratmaktır.” diyor.

Kapitalist patronların oyununu işçi sınıfı ve emekçiler bozacaktır. SF Trade işçisi kadınlar yalnız değildir. Emekçiler, emekten yana tüm insanlar tekstil işçilerinin yanındadır. Zamanın haklı saati işçilerden yana çalışmaktadır. Direnen İşçiler en sonunda mücadele ile kazanacaktır. Bizler örgütlü olmanın gücünü bilen ve sendika örgütlülüğü için ileri atılan, sermayeye boyun eğmeyen işçilerin yanındayız.

Direnen mücadele eden işçiler yalnız değildir. Bütün değerleri üreten işçi sınıfı ve emekçiler, emek dostları yanlarındadır.

12 Eylül Utanç Müzesi İzmir’de açılamadı. Valiliğin baskısı ve Büyükşehir Belediye Başkanı ve bürokratları serginin arkasında durmadılar.


(Fotoğraf:Adnan Saygun Sanat Merkezi’nden)

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül Darbesi’nin 40’ıncı yılı kapsamında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığı ve Adnan Saygun Sanat Merkezi’inde açacakları serginin, Valilik tarafından yapılan müdahaleler sonucu ertelendiğini duyurdu. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in bürokratları, baskıları gerekçe göstererek serginin formatına, içeriğine müdahale ederek, sergiyi yeniden dizayn etmek istediler. Başkan Tunç Soyer Utanç Müzesi’nin açılmasının arkasında durmadı.

Müdahale edilen içeriklerden biri de Mazlum Doğan’ın fotoğrafıydı. 12 Eylül döneminde tutuklanan Mazlum Doğan, Diyarbakır Cezaevi’ndeki kötü koşulları protesto etmek için 21 Mart 1982 yılında Nevruz günü kendisini yakmıştı. Doğan hayatını kaybettiğinde 24 yaşındaydı. Diyarbakır zindanlarındaki vahşi işkencelerin ve katliamların teşhir edilmesi istenmemişti. Kurulacak olan idam sehpası mekanına da müdahale edildi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yaptığı açıklamada “İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığımız 12 Eylül’ ün 40. Yılında Ne Darbe Ne Diktatörlük 12 Eylül Utanç Müzesi kapsamındaki etkinliklerimiz Valiliğin ve Valiliğin baskı altına aldığı Bürokrasinin kurulumunu yaptığımız, serginin formatına yaptıkları müdahaleler sonucu etkinliklerimizin tamamını ileri bir tarihe erteledik.” dedi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yöneticileri Utanç Müzesini İzmir Adnan Saygun Sanat Merkezine taşımışlar ve sergi salonuna önemli ölçüde yerleştirme yapmışlardı. Önceki yıllarda Utanç Müzesi İzmir’de Tepekule Kongre Merkezi’nde açılmıştı. 12 Eylül Utanç Müzesi Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından 2010 yılında kurulmuştu. Federasyon İzmir’de açılamayan müze için “. Yıllarca iğneyle kuyu kazar gibi sürdürdük çalışmalarımızı. Dostlarımızın, emek ve demokrasi güçlerinin katkılarıyla eksikliklerimizi gidererek kalıcı bir gayrı resmi tarih müzesinin tuğlalarını örüyoruz. 12 Eylül’ün kırkıncı yılında İzmir’de bir kez daha sesimizi yükseltiyoruz. 12 EYLÜLÜN 40.YILINDA NE DARBE NE DİKTATÖRLÜK” diyordu.

Utanç Müzesi 12 Eylül faşist askeri cuntasının yıldönümünde Başkan Tunç Soyer’in konuşmasıyla açılacak,12-25 eylül tarihleri arasında; canlı müzik Düşgezginleri, 12 Eylül Hukuku paneli, film gösterimleri , söyleşi “Devrim Fikri ısrarında ’68 ve ’78”, 17’nin Ötesi Erdal Eren Davası belgesel filmi, 12 Eylül Anneleri ve Tanıklıklar belgesel filmi, tiyatro oyunu, konser vb. etkinlikler yapılacaktı. Programın içeriğinin hazırlanması sürecinde katılımcılar emek yoğun bir çalışma yapmışlardı..

İzmir’de hak örgütleri Sakarya’da kürt mevsimlik işçilere yapılan ırkçı saldırıya karşı “Susma ırkçılığa karşı mücadele et” dedi.

Sakarya’da tarım işçiliği yapmak için Mardin’in Mazıdağı ilçesinden gelen kadın-erkek 16 Kürt tarım işçisine yapılan ırkçı saldırı Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD)’nin düzenlediği ortak açıklama ile protesto edildi. Açıklama Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapıldı.

Açıklamayı ÇHD İzmir Şube Sekreteri Erdoğan Akdoğdu yaptı.

“Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan avazı çıktığı kadar bağırmıştı “kadında olsa, çocukta olsa gereken yapılacaktır.” Diye. Gereken ne idi açıkça söylemese de hepimiz biliyorduk aslında Kürt halkının yok edilmesi için güvenlik güçlerine talimat vermişti. Tabi ki bununla da bitmeyecekti. “Tek dil, tek bayrak, tek din, tek vatan” dedi aynı başbakan. Kürt illerinde güvenlik güçlerine verdiği talimatı ırkçı söylemleriyle ve eylemleriyle harmanladı Türkiye coğrafyasının tamamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN.

Kendinden olmayanı yok et diye buyurdu ve yok ettirmeye başladı. Geçtiğimiz yedi yılda kayıtlara geçen onun üzerinde ırkçı saldırı gerçekleşti bu topraklarda, çünkü talimat en büyük yerden verilmişti.

– Ankara’da kürtçe müzik dinlediği için Barış ÇAKAN adlı genç öldürüldü.
– İstanbul’da işe giderken servis aracında kürtçe konuştuğu için öldürüldü Rıdvan İŞLER,
– İstanbul Kağıthane’de işe gitmek için otobüs beklerken kürtçe konuştuğu için öldürüldü Sedat AKBAŞ,
– Ağrıda askerlik yaparken kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan Fikret AYDEMİR günlerce tedavi gördü
– Gaziantepte askerlik yapan Yüksekovalı genç telefonunda selahattin demirtaş’ın fotoğrafı olduğu için saldırıya uğradı.
– 74 yaşındaki Ekrem Yaşlı hastanede yatan eşiyle kürtçe konuştuğu için saldırıya uğradı
– sakarya’da kürtçe konuştukları için baba ve oğul saldırıya uğradı. Baba Kadir Sakçı hayatını kaybederken oğlu ağır şekilde yaralandı
– yine sakarya’da fındık işçiliği yapan şirin Tosun uğradığı saldırı sonucunda ağır şekilde yaralandı ve tedavi gördüğü hastanede yaşam mücadelesini kaybetti.

Talimatı yerine getireceklerin adresi yine Sakarya’ydı. Mardin’in Mazıdağı ilçesinden kalkıp 1340 kilometre yol giden kadın-erkek 16 Kürt tarım işçisi uğradığı ırkçı saldırı sonucunda Sakarya’yı terk etmek zorunda kaldı. Oysaki uğradıkları zulmü hak etmemişlerdi. Tek dertleri ekmek parası kazanmaktı. Belki de köyleri yakılıp yıkılmasaydı, dağları taşları bombalanıp ot bitmez hale getirilmeseydi kendi topraklarında kendi işlerini yapacaklardı. Ama çalışmak zorundaydılar. Yok, pahasına emek verip çalışmak ve para kazanmak zorundaydılar.

Her gün yaptıkları işi yapmak için gittikleri fındık bahçesine gitmiş ve işverenlerinin ve bölge halkının ırkçı saldırısına maruz kalmışlardı. Can havliyle memleketlerine dönen 16 tarım işçisi uğradıkları saldırının, hakaretin ve sömürülen emeklerinin hesaplarını kimlerden sorabilecekti. Çünkü talimat en yukardan gelmişti. İktidarın kendi elleriyle ektikleri ırkçılık tohumları meyvelerini veriyordu.

Sosyal medya hesaplarından paylaşılan görüntülerde gerçekleşen saldırının failleri açık seçik görülebilmekte. Düzmece yargılamalarla adalet senaryolarının oynanmasını kabul etmeyeceğiz. Sakarya’da meydana gelen ırkçı saldırının münferit bir saldırı olmadığını biliyoruz. Kendinden olmayanı yok ettiren bu zihniyeti tanımıyoruz. İnsanca yaşam hakkının en kutsal hak olduğunu ve herkes için mutlak olduğunu bir kez daha dile getiriyoruz. Yıllardır her türlü ırkçılık ve ayrımcılığın karşısında duran biz insan hakları savunucuları toplumsal barışı zedeleyen ve çatışmayı körükleyen bu uygulamalara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.

İHD, ÇHD, ÖHD, TİHV

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde emperyalizme,faşizme ve savaşa karşı barışın sesi İzmir Valiliği’nin yasaklamalarına karşın yükseltildi..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanında yapacağı 1 Eylül Dünya Barış Günü ve barış zinciri etkinliği İzmir Valiliği tarafından yasaklandı. İzmir Valiliği “1 Eylül Dünya barış Günü nedeniyle yapılacak, panel, fotoğraf sergisi, söyleşi, yürüyüş, barış zinciri, konser, piknik ve tüm etkinlikleri yasaklanmıştır” dedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri emperyalizme faşizme ve savaşa karşı barış etkinliklerinin yasaklanması üzerine Gündoğdu Meydanında bileşenleriyle birlikte açıklama yaptı. Açıklamaya HDP Milletvekilleri; Serpil Kemalbay, Necdet İpekyüz, Gülistan Koçyiğit, Peru Dündar ile Sezai Temelli de katıldı. Barış etkinliklerinin yasaklanmasına karşı halklar savaş değil barış istiyor dedi. Katılımcılar, barışı temsilen beyaz balonlar uçurdu..

Açıklama şöyle,

“Sevgili dostlar, değerli basın emekçileri bugün, insanlık tarihi boyunca yaşanan en kitlesel ve ağır yıkımlara, büyük acılara yol açan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olan 1 Eylül.

Bu yıkım ve acıların bir daha asla yaşanmaması için ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde halklar, her 1 Eylül’ de sömürüsüz, eşitlikçi, adaletli ve barış içinde uluslararası toplumsal bir düzenin tesis edilmesini talep ediyorlar. Bugün bizler de, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bu amaçla burada toplandık.

Söz konusu emperyalist paylaşım savaşının üzerinden 81 yıl geçmesine rağmen maalesef barışın egemen olduğu, halkların eşit ve kardeşçe yaşadığı bir uluslararası düzen henüz sağlanamamıştır. Aksine küresel çapta doğal ve kültürel mirasın yok edilmesine yol açan, kitlesel yerinden edilmelere ve göçlere sebep olan, yoksulluk ve adaletsizliği, yanı sıra başta kadınlar olmak üzere tüm ezilenlere ve ötekileştirilenlere yönelik eşitsizlikleri, ayrımcılığı ve şiddeti daha da derinleştiren iç savaşlar, bölgesel çatışmalar ve vekalet savaşları tüm hızıyla yaşanmaktadır. Halklar arasındaki, dil, din, etnik kimlik farklılıkları kışkırtılmakta, savaşlara gerekçe haline getirilmektedir. Yaşanan tüm bu felaketlerin bir tek sorumlusu vardır: O da küresel sermayenin sınırsız ve koşulsuz dolaşımını sürdürerek kârını sonsuz biçimde arttırma hırsı.

Ülkemizde ise meclisi denge ve denetleme fonksiyonuna sahip bir siyasal güç olmaktan çıkartarak işlevsizleştiren, yargıyı tümüyle kendine bağlayarak hukuku bir baskı ve tehdit aracı haline getiren, düşünce ve ifade özgürlüğünden işkence yasağına kadar tüm temel hak ve özgürlükleri ağır biçimde ihlal eden, seçilmiş siyasetçileri, avukatları, gazetecileri ve insan hakları savunucularını hapishanelere dolduran, yıllardır uyguladıkları neo- liberal ekonomi politikaları sonucu ülkeyi altından kalkılmaz ağır bir ekonomik krize sokan, işçilerin, emekçilerin büyük bedeller ödeyerek mücadeleyle elde ettiği tüm kazanımları gasp eden başını AKP ve MHP’nin çektiği iktidar bloku, gerek ülke içinde gerekse uluslararası düzeyde yaşanan tüm sorunların çözümünde savaş ve şiddeti tek yöntem haline getirmiştir.

Ancak ülkenin içine girdiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizden çıkışın yolu bu değildir. Toplum nezdinde yaratılmak istenen ülkenin savaşla zenginleşeceği, güçleneceği algısının aksine sürdürülmek istenen savaş politikaları, ülkenin elde avuçta kalan kıt kaynak ve olanaklarının tümden yitirilmesine ve bunun yol açacağı maddi ve manevi tüm maliyetin yoksul halkın ve emekçilerin sırtına yüklenmesine neden olacaktır. Bu nedenle halklarımızın çıkarı savaş ve militarizmden değil barış ve demokrasiden yanadır. Ülkede demokrasinin yıllardır tesis edilmemesinin önündeki en büyük engel ise Kürt sorunun çözülememesidir. Kürt sorunun eşitlik temelinde barışçıl ve demokratik biçimde çözülebilmesinin öncelikli yolu ise her boyutuyla tecrit politikalarına son verilmesi, tüm özgürlüklerin önünün açılmasıdır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak diyoruz ki; karşı karşıya olduğumuz tablo oldukça karamsar ancak hiçbir şekilde çaresiz değiliz. Her şeye karşın bu gidişatı durdurabiliriz. Hepimizin barışın iyileştirici gücüne ihtiyacı var! Bunun yolu ise eşitlik, özgürlük, adalet ve barış mücadelesinden geçiyor. Barış mücadelesine en çok ta yaşadığımız Ortadoğu coğrafyasında ve ülkemizde yükseltilmesine ve süreklileştirilmesine ihtiyaç var. Bu amaçla atılacak her adım bizleri barışa olduğu kadar insan olma erdemine de yakınlaştıracaktır. Örgütlü ve kararlı bir mücadele ile barışı bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize olan inancımız her zamankinden daha güçlüdür. Tüm halkların eşit, özgür, insanca ve kardeşçe yaşayacağı bir dünyayı kendi ellerimizle kurmanın yolunu açmak için bu gidişattan rahatsız olan, geleceğe dair kaygıları bulunan herkesi omuz omuza ortak mücadeleye davet ediyoruz.

Bu alandan hep birlikte var gücümüzle haykırıyoruz: Halklar Savaş Değil Barış İstiyor!”

Öğrenime Katkı Bursu Duyurusu


DUYURU

2020-2021 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvuru 01-20 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

Sevgi ve Dostlukla..
İMECE-DER Yönetim Kurulu
İmece-Der
Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:
Öğrenim sırasında kalınan yer:
Aile Yurt Akraba Arkadaş Diğer:
Öğrenim Sırasında kaldığınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler Boşanmış Baba vefat Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Güvenlik kurumu SSK ES Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba Anne Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb:
En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; çalışmayı dilediğiniz alanlar:
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

İzmir’li kadınlar haklarından vazgeçmiyor “#İstanbulSözleşmesiniUygula” “Sözleşme pazarlık konusu değildir”

“İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz İzmir Kampanyası”nın “Sözleşme pazarlık konusu değildir” çağrısıyla yaptığı buluşma İzmir’de Alsancak İskelesi karşısında çimlerin üzerinde gerçekleşti.

Kadınlar haklarından vazgeçmiyor “#İstanbulSözleşmesiniUygula”

İstanbul Sözleşmesinin “kaderini” AKP MYK toplantısının değil, kadınların mücadelesinin belirleyeceğini söyleyen kadınların forum biçimindeki buluşması, her yaştan kadının temsil edildiği bir buluşma oldu.

Buluşmada kadınlar :

“ İstanbul Sözleşmesi, kadınların eşitlik mücadelesinin evrensel boyutta kaleme alınmış en önemli yazılı metinlerinden; tarih boyunca milyonlarca kadının direnişinden beslenerek yasal düzlemde ve uluslararası çapta elde edilen en önemli kazanımlardan biridir, İstanbul Sözleşmesi. Sözleşme; kadına şiddetin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu söyler. Kadına yönelik fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik ve ev içi şiddetin önlenmesine dair 81 madde içeren sözleşmenin her bir maddesi hayatlarımızın güvencesidir.
Kadınların şiddetsiz bir yaşam ve yaşama hakkı tartışmaya açık bir konu değildir. Buna izin vermeyeceğiz!

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ bu ülkede yaşayan herkesi; cinsiyet, ırk, renk, dil, din, görüş, ulusal veya sosyal köken, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsüne dayalı olarak ayrımcılık yapılmasının önüne geçerek şiddete karşı korumaktadır; ELBETTE UYGULANMASI HALİNDE KORUYACAKTIR!

Sözleşmeyi iptal etmeye niyetlenmek, AİLE ERKİL diyerek ATAERKİL düzeni, aile üzerinden kurarak kadınlara saldırmak, kadını toplumsal yaşamdan koparıp ev içine hapsetme yada ihtiyaç duyulduğunda kullanmak üzere ucuz emek gücü haline dönüştürme politikalarının bir parçasıdır. Sömürü düzeninizi reddediyor, eşitlik mücadelemizden vazgeçmiyoruz.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ çeviri bir metin değildir. Türkiye’nin kurucu üyelerinden olduğu Avrupa Konseyi’nin bir sözleşmesidir. Sözleşme yazılırken, yazım ekibinin lideri Türkiyeli bir kadın, Gülsün Bilgehan’dır. Sözleşmeyi kaleme alan 8 kişilik komitede bir Türkiyeli akademisyen daha bulunmuştur, Feride Acar dır. Ve tüm süreç boyunca ülkemizdeki bütün mesleki yapılar, demokratik kurumlar konuya dahil olmuştur.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ her cinsiyet ve cinsel yönelimden kişiye kamusal ve özel alanda eşitlik sağlar.

Kadınlar kimsenin namusu, emaneti, kölesi, malı değildir. AKP iktidarının çabası “namusumu korudum” safsatası ile can alan katillerin cinayetlerini “gelenek” adı altında meşrulaştırma çabasıdır. Örf ve adetler bahane edilerek reşit olmamış çocukların zorla evlendirilmesi, evlilik içi cinsel şiddet, kürtaj, zorla doğum yaptırma veya zorla kısırlaştırma kadınlara dayatılamaz. Devlet, yasalar vasıtasıyla ve “düğün töreni” düzenleyerek çocukları tecavüzcülere terk edemez, istismara göz yumamaz. Bunların hepsi kadınlara ve çocuklara karşı işlenmiş suçlardır ve devlet, iktidar partisi eliyle bu suçlara yardım ve yataklık yapamaz. Devlet, herhangi bir ayrımcılığın tarafı değildir, olmamalıdır. Kadına şiddetin en çok aile kurumunun içindeki erkeklerden kaynaklandığı bilinmekte, istatisliklerde açıkça görülmektedir. Aile denilen mekan kadın ve çocuk mezarlığına dönüşmüştür. Çocuk istismarını aklatmayacağız.
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, kadınları, çocukları ve LGBTİ+’ları fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetten korumayı hedefler. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti yani bir insana cinsel yönelimi dolayısıyla uygulanan ve mağdurlarını orantısız biçimde etkileyen şiddeti önler. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ her cinsiyet ve cinsel yönelimden kişiye kamusal ve özel alanda eşitlik sağlamayı gözetir. AKP iktidarının, tartışmaya açtığı İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne en büyük saldırılar, cinsel yönelimlerin HEPSİNİ koruyan ve TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ sağlamaya yönelik maddeleridir. “Toplumun Dokusu” diye tanımlanan LGBTİ+ bireylerin yok sayıldığı bir toplum iddasıdır. Kabul edilse de edilmese de, istense de istenmese de LGBTİ+’lar vardır ve tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ile eşit hak ve özgürlüklere sahiptir, uygulamada da sahip olmalıdır. Konu tartışmaya kapalıdır. Ya 1948 de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine de karşı çıkacaksınız, imzanızı çekeceksiniz ya da İstanbul Sözleşmesini tartışmaktan vaz geçeceksiniz.

Hayatlarımız pazarlık konusu değildir. Haklarımızı, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda koruyan İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden çekilmeyi veya sözleşmeyi değiştirmeyi kabul etmiyoruz.

Hergün babası, kocası, abisi, amcası, eski kocası, sevgilisi, eski sevgilisi tarafından öldürülmüş kadınların isimlerine ağıtlar yaktığımız bu ülkede, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ni tartışmak, canlarımızla pazarlık yapmaktır. Hayatlarımız pazarlık konusu değildir. Haklarımızı, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda koruyan İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden çekilmeyi veya sözleşmeyi değiştirmeyi kabul etmiyoruz. Devletin ve dolayısıyla hükümetin birinci görevi, sözleşmenin tüm maddelerinin pratik uygulamalarını sağlayacak yasaları uygulamak, buna uygun sosyal mekanizmalar kurmaktır. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nin muhatabı olan bizler, dün, bugün olduğu gibi yarın da haklarımızı savunmak için her yerde olacağız.
İstanbul sözleşmesine DOKUNMA UYGULA!
İstanbul sözleşmesi UYGULANIRSA YAŞATIR !
dediler. Buluşmalarını müziğin ezgilerinde direniş şarkılarıyla sonlandırdılar.

ABDO ÖZKURT

  • ABDO ÖZKURT
    (10.08.1952-24.04.2020)

    Bedenlerini, çiçeklensin diye toprağa bırakıp ta gidenlerimiz, yaşamak istedikleri, özledikleri dünya için yürekleri çarpan kalan dostları, yoldaşlarıylarla yaşamayı sürdürürler.

    Abdo yoldaşımız, herkesin eşit olduğu, iş, aş, barınma, beslenme sorunları yaşanmayan, insanca çalışma ve yaşama koşullarında, özgür bir dünyada yaşamak istedi hep. Gençliğinin en dinamik yıllarını, dönemlerini, gelecek kuşaklar ve ülkemiz işçileri, emekçileri için yaşanılır kılmak için mücadele ile geçirdi.

    Bir ağanın yanında, mallarını güden, bakan altı çocuklu bir ailenin ilk evladıydı. 1952 Yılında Antakya’nın Bozhöyük köyünde doğmuştu. Yokluğu, yoksulluğu, sınıf farklılıklarını ilk yaşamında böylece tanıdı, anladı; ilkokulu köyünde bitirdi; sonra Antakya Merkez O.O, daha sonra Antakya Lisesi’ni bitirdi. Lise yılları, 68 kuşağı mücadelesinin ülkeyi etkisi altına aldığı yıllara denk gelir. Lise yıllarında okulda bir nedenle yapılan boykota çağrı için bütün sınıfların tahtasına boykot yazdığı anlatılır.

    Okumayı öğrenmesiyle okumaya ilgisi artan, lise çağlarında tarih ve ekonomiye ilgisi belirginleşen Abdo’nun o yıllarda klasik romanları okuduğu, edebiyata yöneldiği biliniyor. Aynı yıllarda okumakta olduğu lisede faşist milliyetçi cephe (MC) hükümetlerinin etkisiyle ırkçı, şöven, faşist baskılara karşı öfkelendiği ve küçücükken karşılaştığı ötekileştirme, dışlama, yoksulluk nedeniyle yaşadığı ezikliği politik olarak Abdo’yu biçimlendirir.

    Liseden sonra Bursa İktisadi Bilimler Fakültesini kazanır ancak ilk yıl öğrenci eylemlerine katıldığı için okuldan atılır, sonrasında İstanbul Toptaşı Cezaevinde 1 yıl hapis kalır. Yıl 1974 ve ülkede, 12 Mart yarı askeri faşist darbesi sonrasında devrimci hareketin yeniden ve hızla toparlandığı yıllardır. Cezaevi sonrasında Antakya’ya geri döner. O dönem Antakya’da YDGD kurma çalışmaları yapılmaktadır ve Abdo heyecanla bu çalışmalara katılır, eşi Emine ile o dönemde tanışırlar ve bir gönül bağı oluşur aralarında. Kitleleri emeğin ve halkın kurtuluşu yolunda örgütleme çalışmaları yoğunlaşmıştır. Siyasi tarih, politika okumaları, teori ve pratiği kitle çalışmalarıyla buluşturan, çözümleyici, güven veren devrimci kimliğiyle bulunduğu alanları örgütleyicidir artık. Ancak, 1979 yılında Bursa’da kaldığı dönemden gelen bir başka dosya açılır ve bu dava nedeniyle kaçak duruma düşer, İzmir’e gelirler ve sevgili eşi, yaşam yoldaşı Emine ile İzmir’de evlenirler.1980 Yılında ilk çocukları Ahmet doğar. Politik olarak devletin devrimcilere, komünistlere, örgütlü sınıf hareketlerine yönelik baskıların, şiddetin arttığı, neredeyse her gün devrimcilerin sokaklarda katledildiği yıllar, zor zamanlardır.

    İnsanın gerçek ölçüsü, zorlu ve sorunlu anlarda nerede durduğu ve sosyalizm yolunda mücadele istikrarıdır. Sosyalizm yolunda karanlıkları yıkmaktır; Abdo, özgür bağımsız bir ülkede yaşama mücadelesinin yolunu açan ve mücadelede binlercesini yitirdiğimiz bir kuşaktantandı. 1980 yıllarının zor koşullarında sorumluluk gerektiren görevler üstlenmekten kaçınmaz, ileri görevler alır..

    Abdo, devrimci komünist hareketin özverili, çalışkan, güven veren, faşist cunta koşullarında da görev ve sorumluluktan kaçınmadan mücadeleyi sürdürenlerden biriydi. 3 Nisan 1981 de gözaltına alındı, 20 Temmuz 1981 e dek gözaltında kaldı. Faşizmin en saldırgan, acımasız, kaba-fiziksel işkencenin yoğun ve pervasız yapıldığı dönemlerdi. Sonrasında Buca ve Çanakkale C.evleri; açlık grevleri, tek tip elbise giymemek için direnişler..Tutsaklık 1988 temmuzuna dek sürdü.

    Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre işsiz kaldı. Eşiyle birlikte Mersin’e yerleşme kararı alır ve taşınırlar. Bir gazetecinin yanında çalışır. Gazeteci ücretini vermez, ayrılmak zorunda kalır. Bu arada 1989 yılında sevgili kızları Özge dünyaya gelir. Yaşam çok yönli zorluklarıyla sürmektedir. Abdo, bir dönem seyyar sebze- meyve satıcılığı yapar. Daha sonra bir barakada sebze ve balık satışını bir arkadaşıyla ortak sürdürmeye çalışır. Bu işten de yaşamını sürdürecek para kazanamaz. 92 yılında bir dükkan kiralayıp sadece balık satmaya başlar. Bu arada dünyada ve ülkede politikayı izler, okumayı hiç bırakmaz, çevresine aydınlık saçar, paylaşımcıdır.
    Boyun eğmeyenlerdendi, dünyayı ve yaşadığımız toplumsal sistemi değiştirmek üzere mücadele isteğiyle doluydu.

    Ekonomik durumu iyileşince zor durumda kalan, işsiz olan yoldaşlarının iş edinmesinde, iş bulmasında elinden geleni yapar; geçmiş ilişkilerini korumaya çalışan vefalı bir yoldaşımızdı..

    Dostumuz Abdo’yu, 24 Nisan 2020 tarihinde pandemi koşullarında kalp krizi sonucu Mersin Yenişehir ilçesinde yitirdik. Son okuduğu kitaptan başını göğsündeki ağrıyla kaldırdı, gözlüğünü kitabının üzerinde bıraktı. Mesajı bizlere “okumak öğrenmektir, öğrendiklerimiz yaşamı değiştirmeyi kolaylaştırır, özgürleştirir” der gibi..

    Bağımsızlık demokrasi ve sosyalim mücadelesinde yaşayacak.
    Unutmayacağız, bizlerle yaşayacak.

  • İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE TEMEL HAKLARINA SAHİP ÇIKMAK ÜZERE YÜRÜMEK İSTEYEN KADINLARA ŞİDDET ve GÖZALTI..


    AKP-MHP faşizminin, İstanbul Sözleşmesini tasfiye etme ve uygulamama direncine karşı İzmir’de kadınlar Alsancak ÖSYM binası önünde toplandı. “İstanbul Sözleşmesi yaşatır, Vazgeçmiyoruz” yazılı pankart ile yürümek istediler. “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” “Erkek vuruyor, devlet koruyor”, “Erkek devlet hesap verecek” sloganları attı. Her gün kadın cinayetlerinin işlendiğini koşullarda katledilen kadınlardan bir kısmının isimlerini okuyan kadınlar, “Katledilen kadınlar isyanımızdır, bir kişi daha eksilmeyeceğiz” , “Asla yalnız yürümeyeceğiz” sloganlarıyla kadın cinayetlerini lanetlediler.

    Daha sonra, aynı yol güzergahında Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüyüp orada basın açıklaması yapmak isteyen yüzlerce kadının önüne çevik kuvvet güçleri ÖSYM önündeki parkın çıkışından itibaren barikat kurdu. Yürümekte ısrarlı olan ve barışçıl bir eylem yaptıklarını söyleyen kadınlara, çevik kuvvet yetkilileri yapılanın “kanunsuz ve yasa dışı” olduğunu söyleyerek kalkanlarla müdahale etti. Barikatı aşmak isteyen ön sıradaki on beş kadın zor yoluyla darp edilerek göz altına alındı, ters kelepçe uygulandı. Durumu gören gerideki kitle barikatı zorladı, çevik gücün saldırıya geçmesiyle arbede çıktı. Kadınlar durumu protesto etmek için oturma eylemine başladılar. Sloganlarla, konuşmalarla İstanbul Sözleşmesinin iptalini kabul etmeyeceklerini haykırdılar. Gözaltına alınan arkadaşlarının bırakılmasını istediler. İzmir Barosuna bağlı avukatlar göz altına alınmaları izlemek üzere harekete geçince kadınlar sonucu beklerken, erkek şiddetini, devlet şiddetini, temel hak ve özgürlükleri kullanmak istediklerinde karşılaştıkları polis şiddetini, kadın cinayetlerinin artmasını; faillerin cezasız bırakılmasını protesto eden sloganlar attılar. Kadınların özgürleşmesi halinde dünyanın da güzelleşeceğini anlatan şarkılar eşliğinde bir ara dans bile ederek protestolarını sürdürdüler.

    Bekleme sürecinin ilerleyen saatlerinde basın açıklaması metni okundu. İzmir Barosundan bir kadın avukat göz altına alınanların sağlık kontrollerinin yapılmakta olduğunu, durumu izlediklerini, savcılığa sevkleri sonrasında durumun netlik kazanacağını belirtmesiyle, kadınlar mücadeleden, kazanılmış haklarından vaz geçmeyecekleri sözü vererek dağıldı.

    Dağılma sonrası iki farklı yerde göz altı yaşandığına ve Berivan Rengin Oğuz un dağılma sonrasında sürüklenerek gözaltına alındığı, diğer gözaltına alınan kişinin İsmail Temel olduğu öğrenildi.Süreç hala izlenmekte.
    İlk gözaltına alınanların isimleri şöyle; Gözde Ece Yüksek, Evrim Çakır, Ebru Akeloğlu. Didar Gül, Zehra Hekimoğlu, Eylem Tunalı, Gizem Çoskun, Deniz Cesurer, Melda Barutcu, Cansu Ekmen, Nihal Yilmazarslan, Nilgün Yılmazarslan, Tugba Aratıcı, Alican Kelek, Melodi Zengin, Pınar Usta.


    Gözaltına alınan kadınlar

    Yapılan basın açıklamas;

    “HAKLARIMIZDAN VAZGEÇMİYORUZ, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ UYGULANSIN…

    Bu ülkede her gün kadınlar katlediliyor! Erkek şiddetiyle aramızdan ayrılan kadınların isimlerini ezbere sayıyoruz.
    Sadece temmuz ayında 3 anne-kız toplam 36 kadın öldürüldü. 11’i evli olduğu erkek tarafından katledildi.
    Şule Çet, Nadira Kadirova, Ceren Damar cinayetlerinde olduğu gibi daha adil bir yargılama bile sağlanmazken, kadınların hukuk önünde en önemli dayanağı olan İstanbul sözleşmesine göz dikiliyor.

    Eğer “Kadına Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” yani İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı, hayatta olabilirlerdi, kaybettiklerimiz için daha adil bir yargılama yapılabilirdi! Haklarımız için İstanbul Sözleşmesi uygulansın diyoruz…

    Kadına yönelik şiddet her gün arttığı halde İstanbul Sözleşmesinin etkin şekilde uygulanmasını değil kaldırılmasını gündeme getirenler bu cinayetlerin, karşı karşıya kaldığımız katledilme riskinin sorumlularıdırlar.
    Sözleşmenin mecliste imzalandığı gün şiddeti önleme, şiddete maruz kalanları koruma, failleri gerektiği şekilde cezalandırma sözünü yerine getirmekten vazgeçeceğini ilan edenler, bu cinayetlerin suç ortağıdır, her gün uğradığımız şiddetin failidir…

    İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin karalama kampanyalarına göz yumanlar, bizzat bu kampanyalara sözcülük yapar hale gelenler, kadınların, LGBTİ+’lerin, göçmenlerin, mültecilerin, engellilerin, yaşlıların, çocukların haklarını tarikat ve cemaat çevreleriyle pazarlık konusu haline getirenler kadın cinayetlerinin, nefret cinayetlerinin, çocuk istismarlarının, göçmen, mülteci kadınlara dönük saldırıların suç ortağıdır…
    Biz kadınlar yaşamak istiyoruz!

    Tekrar ediyoruz;
    İstanbul Sözleşmesi, kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, bir insanın cinsiyeti üzerinden şiddete maruz bırakılmasının önlenmesi, şiddete uğrayanların korunması ve şiddet faillerinin gerektiği şekilde cezalandırılması için somut hukuki ve toplumsal adımları tanımlayan, devlete açık ve net yükümlülükler getiren uluslararası bir metindir.

    İnsan hakları belgeleri ister Avrupa ya da Asya’da bir şehirde; isterse iki kıtayı buluşturan İstanbul’da imzaya açılmış olsun, Doğu’nun ya da Batı’nın icadı değil, evrensel uzlaşma metinleridir. Gündelik siyasete, konjonktüre göre kabul edilen ya da terkedilen alelade kelime yığınları değil, adı üzerinde insanların haklarıyla, canları ile ilgilidir.

    İstanbul Sözleşmesi kadınların ve çocukların hayatlarını korumak için verilen bir sözdür ve bu “sözden dönmek”, her yıl yüzlerce kadının öldürüldüğü, şikayet edilen 28.360 çocuk istismarı vakasının olduğu bir ülkede kadınları ve çocukları ateşe atmaktır.

    Sözleşmeden çekilmek, sözleşmenin referans aldığı ve Türkiye’nin de taraf olduğu tüm diğer temel insan hakları sözleşmelerini de tartışmalı hale getirmek, kadınların mücadeleyle kazandığı tüm hakları tartışmaya açmak demektir.
    Sözleşmeden çekilmek, “Kadınlarla erkekler fıtratları gereği eşit değildir” sözüyle her fırsatta saldırıya uğrayan eşitlik haklarımızın, yasal güvencelerimizin tümüyle terk edileceğinin dünyaya ilan edilmesidir.

    İstanbul Sözleşmesi ve Sözleşmeye paralel iç hukuk düzenlemesi olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Kanunu’na karşı belli çevreler, çarpıtılmış iddialar ileri sürmektedir. Bu iddialar Sözleşme’nin ve 6284 sayılı yasanın “aile yapısını bozduğu, nafaka yükümlülüğü getirdiği, ailenin dağılmasını ve boşanmaları artırdığı, özelde Sözleşme’nin eşcinselliği teşvik ettiği” gibi kamuoyunu yanıltmak amacıyla ortaya atılan asılsız, mantık dışı söylemlerdir.

    Sözleşme 4. madde; ev içinde şiddete uğrayan herkesi; kadın, çocuk, yaşlı, erkek, engelli gibi pek çok grubu cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, medeni hal, göçmenlik statüsü gibi, herhangi bir nedenle ayrımcılık yapmaksızın korumayı temin eder. Aynı ayrımcılık yasağı Anayasa’da da mevcuttur. Sözleşme cinsel kimliklere ilişkin devletlere şiddetten ve ayrımcılıktan koruma yükümlülüğü getirmektedir.

    Sözleşmenin felsefesini ve öngördüğü bütünsel politikayı oluşturan ana tema, hayatın tüm alanlarında kadın erkek eşitliğini sağlamaktır.

    İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini bir partinin yönetim kurulunda karar altına almak isteyenlere haklarımız ve hayatımız için bir araya gelerek, mahalle mahalle, park park, meydan meydan, iş yeri işyeri, üniversite üniversite buluşarak, forumlar yaparak, sesimizi duyurabileceğimiz, sesimizi birleştirebileceğimiz her yöntemi kullanarak yanıt verdik. Bu kararın tartışılacağı toplantının ertelenmesini kadınların bu mücadelesi, birlikteliği ve kararlılığı sağladı.

    Mücadelemizin geri dönüşü yok!

    Sadece sözleşmenin iptali gündeminin ortadan kalkmasını değil, sözleşmenin devleti yapmakla yükümlü kıldığı tüm koruma, önleme, tazminat, çevirmen desteği, eşitlik politikaları geliştirme ve uygulama sorumluluklarının da hemen yerine getirilmesini istiyoruz!

    -İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışmalara derhal son verilsin, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Şiddetin Önlenmesi Yasası’nın uygulanmasındaki eksiklikler giderilsin, kadına yönelik şiddete karşı acil önlem planı yapılsın!

    -Kadınların 7/24 ulaşabileceği, farklı dillerde , ücretsiz, sadece kadın yönelik şiddet alanında çalışan ayrı bir Alo Şiddet Hattı
    kurulsun.

    -Kadına ve çocuğa yönelik şiddetle ilgili bağımsız bir veri toplama yöntemi geliştirilsin ve kamuoyuna düzenli olarak bu veriler açıklansın.

    -Devletin tüm kademelerinde eşitliği sağlayacak, ayrımcılığa son verecek düzenlemeler yapılsın. Eşit yurttaşlığın tüm gereklerini sağlamak için acilen somut adımlar atılsın.

    -Cinsel şiddetle mücadele koordinasyon ve kriz merkezleri kurulsun.

    -Dijital şiddet ve ısrarlı takip yasalarda tanımlansın ve cezası belirlensin.

    -Toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitimin her kademesinde zorunlu ders olarak müfredata eklensin.

    -İstanbul Sözleşmesi’nin de hükme bağladığı üzere, ülkemizde mülteci ve sığınmacı olarak yaşayan bütün kadın ve çocukların şiddete karşı korunmasında eşit haklara sahip olması için açık ve net düzenlemeler yapılsın.

    -Her mahallede kolay ulaşılabilir, ücretsiz, nitelikli ve 24 saat hizmet verebilecek kreşler açılsın.

    -Kadınların rahatça 7/24 ulaşabileceği kadın danışma merkezleri ve yeterli sayıda sığınak açılsın.

    -Nafaka tartışmalarına, boşanma süreçlerinde arabuluculuk uygulamalarına, boşanma süreçlerinin zorlaştırılmasına kısacası kadınların kazanılmış haklarına yönelik tüm tartışmalara bir son verilsin. Boşanma süreçlerinde kadınlara istihdam, barınma, sağlık ve eğitim olanakları sağlansın. Kadınları şiddete karşı güçlendirecek politikalar hayata geçirilsin.

    Kadın katilleri, tecavüz failleri korur, cinayetlerin üzeri ötülür, iyi hal indirimleriyle cezalar ertelenirken, şiddete ve kadın cinayetlerine ses çıkaran kadınlar engelleniyor, İzmir’de Pınar Gültekin cinayetine karşı şiddeti önle demek için sokağa çıkan kadınlara bizzat polis tarafından şiddet uygulanıyor, haklarına sahip çıkan kadınların yürüyüşü engellenmek isteniyor.

    Kadınların mücadelesi engellenemez!

    Biz kadınlar bu haklarımızın gereğinin yerine getirilmesi için yan yana durmaya, hep birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz!

    İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR, VAZGEÇMİYORUZ”

    Ankara Valiliği, temel hak ve özgürlükleri yasakladı. TİHV ve İHD ortak açıklama yaptı. Siyasi iktidarı Covid-19 pandemisi bahanesi ile temel hakları askıya almaya yönelik uygulamalarından vazgeçmeye ve temel haklara sadık kalmaya davet etti.

    Ankara Valiliğinin Covid-19 gerekçesiyle 2 Temmuz 2020 gününden itibaren 15 gün süre ile her türlü toplantı ve gösterinin yasaklanmasına karşı İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ortak açıklama yaptı.

    Siyasi iktidarın, Baroların yapısını değiştirmeyi öngören yasa değişikliği teklifine karşı çıkan baro başkanlarının yürüyüşleri ve Ankara’ya girişleri zorla engellenmişti. Ankara Valiliği’nin 02.07.2020 tarihli kararı uyarınca, Covid-19 bahanesi ile 3 Temmuz cuma günü(bugün) yapılacak olan olan savunma mitingi de engellendi ve miting aklanı tamamen kapatıldı.

    Açıklama şöyle;

    Covid-19 Bahanesi ile Alınan Ankara Valiliği’nin Yasaklama Kararı
    Temel Hak ve Özgürlüklere Aykırıdır!

    Ankara Valiliği il sağlık müdürlüğünün 02.07.2020 tarih ve 2020/57 sayılı il umumi hıfzıssıhha kurul kararı ile 2 Temmuz 2020 gününden itibaren 15 gün süre ile 2911 sayılı kanun kapsamındaki her türlü toplantı ve gösterinin yasaklandığına dair karar alınmıştır.

    Kararın gerekçesi 1593 sayılı umumi hıfzıssıhha kanununun 23, 27 ve 72. maddelerine dayandırılmıştır. İlgili kanun genel sağlığı tehdit edecek salgın hastalık gibi durumlarda tıbbi bakımdan alınacak tedbirleri içermektedir. Kanun kapsamında alınacak önlemler kanunun 72. maddesinde sayma usulüyle sınırlı bir şekilde tarif edilmiştir. Bu önlemler arasında belirli bir süre ile toplantı yapılmasının engellenmesi anlamına gelecek herhangi bir önlem türü bulunmamaktadır.

    Anayasanın 13. maddesi uyarınca temel haklar ancak kanunla sınırlanabilir. Kanunla sınırlanma kuralı hem sınırlamanın mutlaka yasal bir dayanağının bulunmasını hem de sınırlamanın kanunda gösterilen sınırlar içerisinde olmasını gerektirir. Yukarıda belirtildiği üzere 1593 Sayılı Kanun alınan yasaklama kararının yasada belirtilen umumi hıfzıssıhha meclisleri tarafından alınması mümkün olmadığı gibi hiçbir yasada salgın hastalık nedeniyle toplantı ve gösteri hakkının sınırlandırılabileceği de belirtilmemektedir. Bu nedenle, Ankara Valiliğinin söz konusu yasağının yasal dayanağı yoktur ve karar açıkça Anayasanın 13. maddesine aykırıdır.

    Siyasi iktidar Covid-19 pandemisi kapsamında vatandaşların uyması gereken kuralları ilan ederken açık ve anlaşılır yasa hükümlerine dayanmamakta, bu pandemi için öngörülmemiş yasalardaki kimi kuralları kıyas yoluyla uygulayarak temel hak ve özgürlükleri Anayasaya aykırı bir şekilde sınırlandırmaktadır. Çeşitli kanunların bu şekilde keyfi kullanılarak temel hakların sınırlandırılması “yasallık” ilkesini ihlal etmektedir. Covid-19 pandemisi ile mücadelede başvurulacak yollar, ancak modern tıp biliminin gerekleri dikkate alınarak, Anayasaya uygun yapılacak yeni yasal dayanaklarla mümkün kılınabilir. Ne var ki, hükümet bu acil görevi yerine getirmek yerine; Barolara, mahalle bekçilerine, sosyal medyaya ilişkin yasal düzenlemelere öncelik vermiştir. Bunun sonucu olarak da, Covid-19 pandemisine ilişkin olarak uygulanması mümkün olmayan 1593 sayılı kanunu kullanma yoluna gitmektedir. Bu pratik tam bir anayasasızlık hali dayatmasıdır. Böylece iktidar yarattığı belirsizlik rejiminde en temel hakları çeşitli idari kurul kararları ile askıya almakta ve otoriter karakterini iyice açığa vurmaktadır.

    Bunun yanında belirtmek gerekir ki, toplantı ve gösteri hakkı temel bir haktır. Bu hakkın özüne dokunulamaz ve bu hak ancak ilgili kanunda belirtilen gerçek sınırlama sebeplerine bağlı olarak ve Anayasanın 34. maddesine göre istisnai olarak sınırlandırılabilir. Anayasanın temel haklar rejimi uyarınca getirilecek sınırlama demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve ölçülü olmalıdır.

    Ankara Valiliği’nin tam da Sivas Katliamının 27. Yıldönümü olan 2 Temmuz günü böyle bir karar alması ve aynı gün TBMM Adalet Komisyonunda Avukatlık Kanunu değiştirilerek hükümetin çoklu Baro ve baro seçim yöntemine müdahaleyi içeren yasayı görüşüleceği güne denk getirilmesi yukarıda belirttiğimiz otoriter rejimi Anayasa dışına çıkararak idari kararlar ile sürdürme niyetinin açık tezahürüdür. Bu yolla, bir insanlığa karşı suç örneği olan Sivas katliamının sembolik anması bile engellenmiş ve çok sayıda kişi gözaltına alınarak bizzat kolluk tarafından pandemi tedbirleri ihlal edilmiştir.

    Siyasi iktidar Covid-19 pandemisi ile samimi olarak mücadele etmek istiyor ise yurttaşların temel haklarını kısıtlamayacak ve fırsatçılık yapıp temel kanun değişikliklerini gündemine almayacaktır. Yüz yirmi yedi bin avukatın ve seksen baronun meslek örgütlerinin en temel kanunun görüşülmesini pandemi dönemine getirip, avukatların görüşünü almadan yapmak usul olarak Anayasanın temelini oluşturan demokrasi ve insan haklarına saygı ilkelerinin açık ihlali anlamına gelmektedir.

    Avukatlar bugün sadece kendi mesleklerini değil, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak adına toplanmak, seslerini duyurmak istemektedir. Mevcut Anayasanın 135. maddesindeki kamu tüzel kişiliğine haiz meslek örgütlerinin rejimi Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği gibi Anayasanın hukuk devleti ve demokrasi ilkelerinden bağımsız değerlendirilemez. Meslek örgütlerinin temsilinin temelinde merkezi ve mahalli idare seçimlerinde olduğu gibi temsilde adalet ilkesi geçerlidir, aksi yönde bir tutum Anayasa Mahkemesi içtihatlarını ve Anayasayı ihlal eder. Çoklu baro adı altında sunulan, dünyada eşi benzeri olmayan formül, insan hakları ihlallerinin karşısındaki en önemli güvencelerden biri olan güçlü baroları zayıflatmayı hedeflemektedir ve kabul edilemez. Avukatlar bu keyfi, sınırsız otoriter girişimlere karşı demokratik protesto haklarını kullanacaklar ve bu nedenle engellenemeyeceklerdir.

    Bu nedenlerle Ankara Valiliği’nin yasaklama kararı sadece yasal dayanaktan yoksun değildir, aynı zamanda Anayasaya ve demokratik toplum gereklerine aykırı, ölçüsüz ve keyfidir.

    Meslek örgütleri ve bu örgütlere üye meslek elemanları sizin oyun alanınız içinde olamaz. Otoriterliğin geldiği nokta keyfiyetin ulaştığı boyutu göstermektedir. Umuyoruz ki TBMM’de aklıselim milletvekilleri bu yasaya karşı çıkacaktır. Aksi halde de anayasa mahkemesinden dönmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu belirtmek isteriz.

    Siyasi iktidarı Covid-19 pandemisi bahanesi ile temel hakları askıya almaya yönelik uygulamalarından vazgeçmeye ve temel haklara sadık kalmaya davet ediyoruz.

    İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak süreci yakından takip etmeye devam edeceğimizi, bu tür ihlallerin sonlanmasına yönelik çabalarımızı daha da kuvvetlendireceğimizi tüm kamuoyu ile paylaşmak isteriz.

    İnsan Hakları Derneği
    Türkiye İnsan Hakları Vakfı

    Sivas’ta 2 Temmuz 1993 tarihinde katledilen 33 aydın, yazar, şair, sanatçı ve akademisyen anıldı..

    Sivas’ta 2 Temmuz 1993 tarihinde katledilen 33 aydın, yazar, şair, sanatçı ve akademisyen İzmir Konak’ta eski Sümerbank önünde anıldı. İzmir Alevi Kurum Bileşenleri’nin düzenlediği anmaya İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’de katıldı. Açıklamayı PSKD Genel Merkez yöneticisi Yıldız Yılmaz okudu.

    Açıklama şöyle;

    Bundan tam 27 yıl önce büyük halk önderi ve Alevi piri/ozanı Pir Sultan Abdal’ı anma etkinlikleri kapsamında Sivas’a giden canlarımızdan, 33 canımız bütün devlet güçlerinin gözü önünde karanlık zihniyetli, gerici, nefret dolu, barbar, şeriatçı bir güruh tarafından katledildi.

    Bu korkunç katliam, son derece planlı ve organize bir çalışmanın sonucunda gerçekleştirildi. Dönemin Sivas Belediyesi tarafından katliamdan birkaç gün önce şehrin içinde hiçbir yerde kaldırım çalışması gibi bir faaliyet yok iken, Madımak Otelinin çevresine kamyonlar dolusu parke taşları bırakıldı. Dönemin belediye başkanı katliam sırasında “gazanız mübarek olsun” diyerek katliamda tahrik edici bir rol oynadı. Otelin önünde bulunan askerler ise katliamcı güruha herhangi bir müdahalede bulunmadan otelin önünden ayrılarak katliamın yolunu açtılar. Katliamın gerçekleştirildiği bölgeye bilerek hiçbir polis gücü de gönderilmedi. Göstermelik olarak gelen birkaç polis ise, ya olayları izledi ya da katliamcılarla kol kola hareket etti. Yandaş Medya ise işbirlikçi ve tetikçi zihniyetine uygun bir şekilde hareket ederek katilleri aklayıp neredeyse katledilen canlarımızı suçlu gösteren aşağılık yayınlar yaptılar. Gerici ve şeriatçı örgütler katliamdan haftalar önce bildiriler dağıtıp “kıyam” ve “katliam” çağrılarında bulundular.

    Katliamın yaşandığı gün devlet yetkilileri şeriatçı güruhun toplanmasını ve kalabalıklaşmasını saatlerce sadece izlediler. Bu barbarlar kan ve intikam sloganlarıyla kan dökmek için harekete geçerlerken hiç kimse onlara müdahale etmedi. Müdahale etmek bir yana teşvik edilip yönlendirildiler. Katiller önce etkinliğin yapıldığı Kültür Merkezine saldırdılar ancak buradan püskürtüldüler. Gerici katil güruh “kahrolsun laiklik, şeriat isteriz” , “şeriat gelecek zulüm bitecek” gibi sloganlar ve tekbirler eşliğinde otele yönelip kolluk güçlerinin gözü önünde bu vahşi katliamı gerçekleştirdiler.

    Açıkça görüldüğü gibi Sivas Madımak Oteli Katliamı egemenlerin bütün unsurlarıyla birlikte organize ettiği ve şeriatçı katil güruhun tetikçiliğiyle hayata geçirdiği planlı bir katliamdı. Katliamdan sonra gerici katil güruh içinden sadece küçük bir grup hakkında dava açıldı. Uzun süren yargılamalar sonunda bu katillerin çoğu ya hiç ceza almadılar ya da küçük cezalarla kurtuldular. Hiçbir sağlık sorunu olmayan ve katliamda başı çekip mahkemede hiçbir pişmanlık belirtmeyen Ahmet Turan Kılıç haksız ve hukuksuz bir kararla affedildi. Haklarında dava açılan katillerin bir kısmı ise hiç bulun(a)madı. Daha sonra bu katillerin bazılarının Sivas’tan hiç ayrılmadan yaşamlarına devam ettikleri, hatta resmi olarak haklarında arama kararları olmasına rağmen evlendikleri, askere gittikleri, işe girip çalıştıkları, ehliyet aldıkları anlaşıldı. Bir kısmı da arama kararlarına rağmen ellerini kollarını sağlayarak yurtdışına çıktılar. Daha sonrasında devlet tarafından bulun(a)mayan bu katiller zamanaşımı kararıyla ceza almaktan kurtuldular. Dönemin başbakanı olan AKP Genel Başkanı ise bu karar için “hayırlı olsun” dedi. Halen yurtdışında yaşayan katillerin iadesi için hiçbir çaba gösterilmedi. Tam tersine bu katillerin iade edilmemeleri için bilerek yanıltıcı ve yanlış bilgiler verildi. Haklarında ceza kesinleşmiş olan 11 sanıktan biri yakalanmış ve cezaevine gönderilmiştir. Bir sanık ölmüş(Cafer Erçakmak) fakat 9 sanık halen yurtdışındadır. Haklarında kırmızı bülten olmasına karşın Avrupa ülkeleri arananları iade etmemişlerdir. Bu ülkelere katillerin iadesi için çağrıda bulunuyoruz. Davası halen devam eden 3 sanığın da iadesi konusunda çağrımızı yeniliyoruz. Sivas katillerinin avukatları AKP tarafından milletvekili, belediye başkanı, bakan ve hatta Anayasa Mahkemesi üyesi yapılarak ödüllendirildiler. Sivas Katliamından bugüne kadar 27 yıl bu şekilde geçti.

    Bugün ise AKP iktidarı sadece Alevilere değil diğer tüm ilerici-demokrat-muhalif toplum kesimlerine karşı da baskı ve sindirme politikalarını sürdürmektedir. Ülkeyi süreklileştirilmiş bir Olağanüstü Hal rejimiyle yönetmeye çalışmaktadır. Özellikle Gezi direnişi sürecinden ve 15 Temmuz bahanesiyle ilan edilen OHAL’den sonra baskı politikaları daha da ağırlaştırılmıştır. Bu süreçte çıkarılan KHK’larla yüzbinlerce insan haksız yere işinden atılmış, muhalif basın yayın organları kapatılmış, binlerce insan hukuksuz kararlarla tutuklanmış, insanların malına mülküne keyfi bir biçimde el konulmuştur.

    AKP iktidarının haksız, hukuksuz ve baskıcı politikalarına karşı adil yargılanma talep eden Mustafa Koçak ve sanatlarını hiçbir yasak olmadan özgürce icra etmek isteyen Grup Yorum üyeleri Helin Bölek ve İbrahim Gökçek ölüm oruçlarında hayatlarını kaybetmişlerdir. Yine haksız ve hukuksuz bir şekilde kendilerine verilen ağır cezalara karşı adil yargılanma talebiyle halen ölüm orucuna devam eden avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın sağlıkları her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. Daha fazla acı yaşanmaması için haklı ve meşru talepleri derhal kabul edilmelidir.

    AKP’nin kurduğu yeni düzen farklılıklara izin vermemektedir. Çoğulcu yapıyı yok etmeye çalışan tekçi bir anlayışla hareket edilmektedir. Bu çerçeveden AKP iktidarı kendisinden olmayan herkesi düşman kabul etmekte ve terörle ilişkilendirmeye çalışmaktadır. HDP eş genel başkanları, seçilmiş belediye başkanları da dahil halk iradesi ile seçilmiş siyasetçiler tutuklanırken, son olarak ikisi HDP biri CHP’li milletvekilinin vekillikleri düşürülmüştür. Siyasal İslamcı zihniyete sahip AKP iktidarının son icraatı ise TBB(Türkiye Barolar Birliği) üzerindeki tasfiye çabasıdır. Adaletin savunucusu avukatlar bile adalet talebi ile ülkenin dört bir yanından Ankara’ya yürümektedir. Toplum üzerinde inşa edilen bu tekçi iktidar ilişkisine karşı güçlü bir demokrasi mücadelesi verilmesi kaçınılmazdır.

    Aleviler üzerindeki bin yıllık asimilasyon ve yok etme politikaları AKP iktidarı tarafından da hevesle devam ettirilmektedir. Kutsal mekânlarımız ya çeşitli şekillerde yok ediliyor ya da çeşitli gerekçelerle elimizden alınarak Siyasal İslamcı birtakım karanlık yapılara teslim ediliyor. Cemevlerimiz tanınmıyor. Alevi çocuklarına zorla din dersleri dayatılıyor. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarının üzeri devlet tarafından ısrarla örtülüyor. Alevi köylerine zorla Cami yapılıyor. Cami olmayan köylerimize hizmet götürülmüyor. Kamuda ayrımcılığa uğruyoruz. Gençlerimiz Alevi kimliklerinden dolayı işe alınmıyorlar.

    Birçok insanımız baskı ve ayrımcılıktan dolayı toplumsal yaşamda Alevi kimliğini gizlemek zorunda kalıyor.

    2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamı özünde sadece Alevilere karşı değil; ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, yok sayılan bütün toplumsal kesimlere karşı yapılan bir katliamdır. O yüzden ezilen, ötekileştirilen, dışlanan ve yok sayılan herkesi zulme karşı ortak mücadeleye çağırıyoruz. Gelin hep birlikte tek adam rejimine, faşizme, ırkçılığa, gericiliğe ve baskı politikalarına karşı laikliği, özgürlüğü, eşitliği, adaleti, barışı, demokrasiyi ve halkların kardeşliğini savunarak dayanışmayı ve mücadeleyi büyütelim.

    Başta Sivas Madımak Katliamı olmak üzere tüm katliamları Unutmadık Unutturmayacağız!
    Sivas’ın Işığı Sönmeyecek!
    Madımak Utanç Müzesi Olacak!