TMMOB İZMİR İKK: ÇEŞME PROJESİ, HEM YASAL MEVZUATA HEM KAMU YARARINA AYKIRI

Siyasi iktidarın “Çeşme projesi” olarak bilinen rant projesine karşı düşüncelerini açıklayan TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından bir basın toplantısı gerçekleştirildi. TMMOB İzmir İKK tarafından, projenin; şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve yürürlükteki yasal mevzuata aykırı olması nedeniyle uygulanabilir olmadığı ifade edildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca Çeşme Yarımadası’nda gerçekleştirilmesi amaçlanan projeye ilişkin basın açkılama yapıldı. Açıklamayı TMMOB İzmir İKK adına Mimarlar Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı İlker Kahraman yaptı. Kahraman açıklamasında, projenin, Türkiye’nin taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Yasası’na ve anayasaya, bütüncül koruma anlayışına, çevre düzeni planı, nazım imar planı gibi planlara aykırı olduğunu belirtti. Kahraman, Özellikle proje kapsamında ihtiyaç duyulacak su kullanımının, yer altı ve yer üstü su kaynakları açısından yaratacağı sorunlara dikkat çekti. Kahraman açıklamasında şunları söyledi:
“TMMOB Yasası’nın değiştirilmeye çalışıldığı bugünlerde politikacıların kendi isteklerini, toplumun isteğiymiş gibi göstermeye çalışmaları “normal” görünebilir. Ancak, bilimsel gerçeklerin, toplumsal ve vicdani sorumlulukların, popülist siyaset adına görmezden gelinmesi TMMOB’nin geleneğinde yer almamaktadır. Bu bakış açımız nedeniyle hedefe alınan meslek odaları olarak, söz konusu projeye ilişkin değerlendirme ve görüşlerimiz; bilimsel gerçekler, yasal mevzuat ve kamu yararı gözetilerek değerlendirilmiş ve aşağıda aktarılmıştır:

•Toplumun gündemine yerleştirilen büyük ölçekli kentsel projelerinin, tek sayfalık yapılacak listesi sunumu şeklinde değil, bölgeye ilişkin yürürlükteki plan kararları, yapılmış planlama çalışmaları, bölgeye ilişkin yazılmış bilimsel kaynaklarının incelenmesi ve değerlendirilmesi ile oluşturulması gerekmektedir. Toplantılarda tarafımızca yapılan eleştirilere karşın hiçbir değişiklik yapılmadan sürekli aynı beyanın tekrarlanmasının TMMOB bileşenlerince kabul edilmesi mümkün değildir.

•Yarımadanın yaklaşık yüzde 55’ini kapsayan “Çeşme Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi”ndeki ormanlık alanları; içinde nadir ve endemik türler barındıran, kendine has yaban hayatı ve habitatlar oluşmuş uluslararası öneme haiz doğal ve bakir, korunması gereken alanlardır. Bu alanlarda turizm vb. amaçlı tesislerin yapılmasına izin verilmesi, bölgenin büyük çapta zarar görmesini kaçınılmaz hale getirecek olup, taraf olduğumuz Biyolojik Çeşitlilik Yasası’na ve anayasaya aykırı bir uygulama olacaktır.

•Alaçatı Önemli Doğa Alanı sınırları içinde kalan bu alan, hassaslık ve benzersizlik kriterleri ile uluslararası öneme sahiptir.

•Tescil edilen tarihi, arkeolojik ve doğal sitlerin, bütüncül koruma anlayışına aykırı olarak turizm amacına yönelik yapılaşmaya açılması, başta yarımada olmak üzere İzmir’in geleceğini ilgilendiren son derece tehlikeli bir müdahale olup, geri dönülmez sonuçları olabilecek hatalı bir karardır.

•Parsel bazında tahsis yöntemiyle ihale edileceği belirtilen alanların özel mülkiyetin kullanımına verilmesi ve kamu kullanımından alınması başta Anayasa olmak üzere ilgili tüm mevzuata aykırıdır.

•Kamu kullanımına açık ve devlete ait olan kıyıların ve hatta tapuda kaydı olmayan deniz alanlarının turizm amaçlı bölge ilan edilmesi ve hatta özel kullanıma tahsis edilmesi, başta Anayasa olmak üzere mevzuata aykırı olduğu gibi, bu kamusal alanların İzmir halkı tarafından kullanılamaması sonucunu da doğuracaktır. Proje ile ilgili bilgilendirmelerde kıyı alanlarının halkın kullanımına açık olacağı ifade edilmiş olsa da, projenin içeriği ve hitap edeceği ‘üst düzey gelir grubuna’ yönelik bilgilendirmeler değerlendirildiğinde; İzmir halkının buradan yararlanamayacağı açıktır.

•Yarımadanın önemli bir bölümünü yapılaşmaya açacak böyle bir proje, İzmir’i kısa sürede çok büyük bir nüfus yoğunluğu ile karşı karşıya bırakacağı gibi, yarımada tamamen yapılaşma baskısı altında kalacak, yaşanan olağanüstü nüfus artışı kent kimliği ve kent kültürünü yok edecektir.

•Bakanlık sunumunda; proje kapsamında 100.000 kişilik bir istihdam öngörüsü ile söz konusu alanda hastaneler, tema parkları vb. yapılacağı belirtilmektedir (Bakanlığın hazırlamış olduğu 2 sayfalık ilke, hedef ve yapılması öngörülen tesislere ilişkin metin basın metnimizin ekindedir.). Yeni bir şehir yaratılması anlamına gelen bu durum, bölgenin kendi itfaiyesi, kendi polis karakolu, kendi ibadethanesi, lojmanları ve 12 ay kalacak personeli için yapılacak okullarıyla en az 4 milyon metrekarelik inşaat alanı oluşturacak ve doğanın koruma/kullanma dengesinde geri dönüşü olmayan kayıplara neden olacaktır.

•Kendine özgün bir kimlik taşıyan yarımada, İzmir kent merkezinin etkilenme bölgesinde olmasına rağmen, doğal ve kültürel değerlerini günümüze kadar büyük oranda korumuştur. Bu alanın sadece İzmir için değil, bölge ve hatta ülkemiz için önemli bir yaşamsal rezerv alanı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Kaldı ki bölgede ve İzmir’in başka bölgelerinde belirlenmiş ve turizm kullanımı öngörülmüş, uygulaması tamamlanmamış alanlar dururken bu büyüklükte yeni bir turizm alanı belirlemek için hiçbir bilimsel gerekçe bulunmamaktadır.

•Doğal alanlarda koruma statülerinin değiştirilmesi ya da kaldırılması, toplantılarda açıkça ifade edildiği üzere kişilerin inisiyatifinde yürüyemez. Farklı kurum ve kuruluşların destek ve ortaklaşması ile İzmir ve bölgesinin gelecek öngörüsü için hazırlanmış 1/100.000 ve 1/25.000 ölçekli planların yaklaşımı korunmalıdır. 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı, içerdiği tarım alanı, ormanlık alan, hassas koruma alanları, nitelikli koruma alanları, bölge içerisinde yer alan endemik tür bitkiler göz önüne alınarak değerlendirilmiştir. Söz konusu kararda belirtilen alanın planlama, su, tarım alanı, ormanlık alan ve korunması gereken hassas korunma alanları açısından tehlikeli ve geri dönülmez zarar verme, yok etme süreçlerini başlatacağı tehlikesi nedeniyle bilime ve tekniğe aykırı olduğu ve kamu yararı olmadığı kanaatindeyiz

•Proje, İzmir ve bölgesinin gelecek öngörüsü için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmış İzmir-Manisa Planlama Bölgesi 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisince onanmış 1/25.000 ölçekli Çevre Düzeni/Nazım İmar Planlarındaki plan kararlarına ve bütünlüğüne aykırı niteliktedir. Kaldı ki mevcut 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planının genel kapsamda sorunlu kararları, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubemizce dava konusu edilmiş olup, hukuki süreç devam etmektedir. Anılan planda dahi bölge için tarım alanları, orman alanları, mera alanları, ağaçlandırılacak alanlar, içme ve kullanma suyu koruma alanlarına yönelik kararlar getirilmiştir. Bu proje ile, korunması öngörülen, nitelikli doğal koruma alanları ve bölge içerisinde yer alan endemik tür bitkilerin bulunduğu alanları yok edecek uygulamalar öngörülmektedir.

•Çeşme-Karaburun Yarımadası’nda yer alan yerüstü ve yeraltı su kaynaklarının potansiyeli, adanın mevcut kullanımına yönelik içme, kullanma ve tarımsal su ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Bölgenin mevcut su ihtiyacı Alaçatı Barajı ve Ildırı kaynaklarından karşılanmaya çalışılmaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, COVID-19 gündeminde daha yoğun temizlik yapıldığı için, su kaynaklarında “orta ve uzun vadede” bir azalma olabileceği açıklanmışken, proje kapsamında öngörülen tesis ve kullanımların yaratacağı ilave su ihtiyacına yönelik değerlendirmeler yetersizdir. Mevcut su kaynaklarının korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması sürecinde mevcut durumda yaşanan kirlilik ve miktar sorununun proje kapsamında yapılacak uygulamalar ile daha da büyüyeceği ortadadır.

Proje kapsamında yapılması planlanan golf sahaları bile tek başına en az 15 milyon metreküp su tüketecek ve bununla birlikte bu alanların devamlılığını sağlamak için kullanılacak ola kimyasal gübre ve ilaç takviyeleri yüksek oranda su ve toprak kirliliğine sebep olacaktır. Proje kapsamında ihtiyaç duyulan suyun mevcut kaynaklardan sağlanacağı, ilave ihtiyacın ise deniz suyunun arıtılması ile temin edileceği belirtilmektedir. Planlama ve etüt çalışmaları yapılmadan temel kullanıma tahsis edilmesi gereken su planlamasının, ilk yatırım maliyetinin binlerce metrekare alanın tahsis edilmesi ile mümkün olacağı ifade edilen denizden su temini gibi maliyetli projeler ile karşılanamayacağı, bu anlayışın kamu yararı taşımadığı gerçeği göz ardı edilmiştir.

•Turizm dışında bir kalkınma stratejisi sunamayan, tarımsal destekleri her geçen yıl azaltan, tarımı ve sanayiyi dışarıya bağımlı kılan yaklaşımların İzmir halkının geleceğini tehlikeye atacağı tartışmasız bir gerçektir.

•Salgın sürecinde çok daha görünür olan kırsal kalkınmanın ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu nedenle İzmir’de korunması gerekli su kaynakları, tarım alanları, orman alanları, doğal sit alanları vb. kullanımları tehlikeye düşüren, doğanın ve toplumun yararına olmayan “çılgın proje”lerden vazgeçilmelidir.

•İzmir’de de ülke genelinde olduğu gibi çözüme kavuşturulması gereken çok sayıda sorun bulunmakta iken, kamu kaynakları bu tür projeler yerine var olan bu yaşamsal sorunları çözmek amacıyla, doğa ve toplumdan yana kullanılmalıdır.
Sonuç olarak; sadece mesleki açıdan değerlendirdiğimizde bilimsel dayanaktan yoksun olarak gördüğümüz söz konusu proje, şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve yürürlükteki yasal mevzuata aykırı olması nedeniyle uygulanabilir olmadığı gibi; kamu ve doğa yararına da aykırıdır. TMMOB’ye bağlı meslek odaları olarak bilgi birikimimizi, kentimizin kalıcı çıkarları için kullanmak, sermayenin saldırılarına karşı kentimizi ve doğamızı korumak toplumsal sorumluluğumuzdur.
Sürece ilişkin yaşanacak gelişmelere bağlı olarak kamuoyuna gerekli bilgilendirmeler yapılacak olup, başta üyelerimiz olmak üzere, tüm İzmir halkını ve ilgili bütün kurumları bu sorumluluğa ortak olmaya davet ediyoruz.”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri faşizme; İzmir CHP eski il Başkan Yardımcısı Banu özdemir, Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivistleri ile Rosa Kadın Derneği yöneticilerinin evlerine, kapıları kırılarak düzenlenen baskınlarla gözaltına alınmalarına ve kayyımlarla ilgili HDP yöneticilerine ve milletvekillerine yapılan pervasız hukuksuz saldırılara yazılı açıklama yaparak karşı çıktı..Derhal serbest bırakılmalarını istedi.

<

BASINA VE KAMUOYUNA
BANU ÖZDEMİR SERBEST BIRAKILMALIDIR
İzmir’deki camilerde merkezi sisteme girilerek yapıldığı belirtilen korsan yayının görüntülerini sosyal medya hesabından paylaşan CHP eski il başkan yardımcısı Banu Özdemir dün çıkarıldığı Mahkemede tutuklandı.

Özdemir’e, paylaşımını yaptığı çeşitli camilerden görüntülerin kısa sürede nasıl eline ulaştığı gibi sorular yöneltildiği öğrenildi. Söz konusu görüntüleri internet sitelerinde yayınlandıktan iki saat kadar sonra indirip paylaştığını ifade eden Özdemir’in paylaşımlarında herhangi bir hakaret, kötü bir söz ya da aşağılama bulunmuyor.

Buna rağmen Özdemir, “dini değerleri aşağılama” suçlaması ile tutuklandı.
Öncelikle her inançtan tüm insanların ibadet merkezlerine yönelik her türlü saldırının karşısında olduğumuzu belirtmek isteriz.

Sırf olayın görüntülerini paylaştı diye bir kişinin tutuklanması haksız ve hukuksuz bir uygulamadır asla kabul edilemez. Kaldı ki iktidar partisinin seçim şarkısının camilerden çalındığına, yine camilerin iktidar partisinin taraftarları tarafından düzenlenen çeşitli toplantılarla nasıl kullanıldığına uzak olmayan bir geçmişte tanık olduk.

Bu toplum camiler üzerinden yapılan provakasyonlara maalesef çok aşinadır, Gezi Parkı için yapılan eylemler sırasında, bir türlü kanıtlamayan “Camiye ayakkabı ile girdiler” sözleri hâlâ kulaklarımızdadır.
Yapılması gereken, ülke bütçesinden önemli bir pay alan Diyanet’in sorumluluğunda bulunan camilerin merkezi yayın sistemine kimlerin, nasıl girdiğinin bir an önce açığa çıkarılmasıdır.

Pandemiyi de fırsat bilen tek adam tek parti yönetimi baskıcı tutumunu giderek arttırmaktadır. Baskıların önemli bir kısmı Diyanet aracılığı ile din üzerinden yapılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanının başlattığı “zina, eşcinsellik ve nikahsız birliktelikler” tartışmasına Ankara Barosu’nun itirazı iktidarın barolara ve odalara dönük saldırısının dayanağı haline getirildi. Yine iktidar vekilleri, çocuk istismarını evlilikle aklama düzenlemesini bayramdan sonra Meclis gündemine getireceklerini söylemektedirler. Öğretim Üyesi sıfatlı bir zat, 12-17 yaş arasındaki kız çocuklarının çocuk doğurmak için en ideal yaşta olduklarını ifade ederken, televizyonlardan ölüm listeleri hazırladıklarını söyleyenlere, kadın gazeteci ve siyasetçileri hedef alan “ganimetleştirme” söylemleri eklendi. Bunlara herhangi bir cezai işlem uygulanmazken bir dinleyici mesajında geçen “bira” kelimesi yüzünden bir radyo programına 3 gün ceza verildi.

Seçimlerden üçüncü büyük parti olarak çıkan HDP’nin yönetiminde olduğu belediyelere kayyum atamak için artık herhangi gerekçe aranmıyor. Parti binası önünde açıklama yapmak isteyenler ise Ankara’da olduğu gibi yerlerde sürüklenerek gözaltına alınıyor.

Kayyum atamaları ile belediyelerin kadın çalışmaları yok edilirken Diyarbakır’da çocuk istismarını meşrulaştıran yasa tasarısına karşı eylem yapan Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivistleri ile Rosa Kadın Derneği yöneticilerinin evlerine, kapıları kırılarak düzenlenen baskınlarla gözaltına alındı.
Diyarbakır’da iktidarın politikalarına karşı çıktıkları için gözaltına alınan kadınlar da camiden şarkı çalınmasının görüntülerini paylaştığı için tutuklanan Banu Özdemir de yalnız değildir. Derhal serbest bırakılmalıdırlar.

Ekonomik, toplumsal, siyasal olanakları daralmış olan iktidarın artık “rıza”yı kolay üretemediğini, “zor”u giderek daha fazla öne çıkardığını biliyoruz. Bundan başka çıkış yolu olmayan iktidarın tek adam yönetiminin hayatlarımızı tümüyle zapturapt altına alma hamlelerine hep birlikte karşı duracağımızı belirtiyoruz.

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ

İzmir’de Kadınlar Birlikte Güçlü platformu, sokağa çıktı. Çocuk istismarının meşrulaştırılmasına izin vermeyeceklerini ve kadına yönelik şiddeti savunan, cinsiyetçi, istismarcı, şiddet uygulayan erkeklerin TV programlarında, gazete köşelerinde seslerini yükseltmelerine iktidarın verdiği desteğin ve bu durumun daha çok kadının şiddete uğramasına yol açtığı belirtildi.

İzmir Karşıyaka Çarşı girişinde Kadınlar Birlikte Güçlü platformu çocuk istismarı ve kadına şiddete karşı basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasına CHP İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç ve HDP İzmir Miletvekili Serpil Kemalbay da katıldı.

Açıklama:

“Çocuk istismarının meşrulaştırılmasına izin vermedik, vermeyeceğiz.

Dünya genelini etkisi altına almış pandemi günlerinde biz kadınların bugün sokakta buluşmasının çok önemli bir sebebi var.

2016’dan bu yana mütemadiyen önümüze gelen çocuk istismarı faillerine evlilik yoluyla affın, bayram sonrası meclis açıldığında ilk gündeme gelecek konulardan olduğu konuşuluyor. İnfaz yasasının geçirildiği gece yarısı ortaya çıkan taslak, yükselen tepkilerin karşısında muhalefetin desteğini alamadığı için meclis gündemine gelemedi. Ama geçtiğimiz günlerde AKP milletvekili Said Yüce Twitter hesabından açık bir şekilde tasarının bayram sonrası meclise geleceğini yazdı. Üstelik bunu bir müjde olarak nitelendirerek. Bizler virüse rağmen erkek egemenliğinin çocuk düşmanı politikalarına geçit vermeyeceğiz.

MÜJDE DEĞİL ÇOCUK İSTİSMARI

“Erken yaşta evlilik” adıyla gizlemeye çalıştıklarının, 13 yaşında kız çocuklarını 28 yaşındaki erkeklerle evlendirmeyi meşrulaştırmak, kız çocuklarının eğitim hakkını elinden almak, onları yoksullaştırmak, geleceksizleştirmek olduğunu biliyoruz. “Bir kerelik af” diyerek bunu alelacele geçirmek sorunu çözmeyecek, ileride yeniden bu tip aflara ihtiyaç olduğunun iddia edilmesine sebep olacak. Aralanan bu kapı kız çocuklarının çocukluğunu ellerinden alacak, evlilik yaşını fiilen 13’e indirecek. Hatırlatırız ki TCK’nın 104. Maddesine göre 15 yaş üstündekilerin rızaları dahilinde cinsel ilişkide bulunmasının önünde bir engel yok. Yani geçirilmek istenen yasa tasarısı, 13-14 yaşındaki kız çocuklarıyla yasal olmayan bir şekilde dini nikahla evlenen erkeklere af niteliğinde. Buradan bir kez daha söylüyoruz 15 yaş altındaki hiçbir çocuğun rızasından bahsedemeyiz. 15 yaş altı her çocuğa yönelik cinsel davranış cinsel istismardır! Suçtur! Affedilemez!

ÇOCUK İSTİSMARINI AKLATMAYACAĞIZ.
DEVLET ELİNİ ÇOCUKLARDAN ÇEK

Endişeliyiz! 13 yaşındaki kız çocuklarını istismar eden erkekler affedilmeye çalışılırken, İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar da gün geçtikçe büyüyor. Bir yandan devleti yönetenler “İstanbul Sözleşmesi nas değildir.” derken öbür tarafta sözleşmeyi meclisten geçirenler “Neye oy verdiğimizi bilmiyorduk.” diyebiliyor. Kadına yönelik erkek şiddetinin önlenmesini, kadın ve çocukların şiddetten korunmasını ve şiddetin soruşturulmasını amaçlayan sözleşme şiddet uygulayan erkekleri rahatsız ediyor. Kadına yönelik şiddetle mücadele ettiğini söyleyen hükümet ise tüm bu rahatsız erkekleri sessizliğiyle destekliyor. Bu sessizlik ya da bazen verdiği açıktan destek, kadına yönelik şiddeti savunan, cinsiyetçi, istismarcı, şiddet uygulayan erkeklerin TV programlarında, gazete köşelerinde sesini yükseltmesiyle sonuçlanıyor. Daha fazla kadının hayatına daha fazla şiddet ile sonuçlanıyor.

BAĞIR HERKES DUYSUN ERKEK ŞİDDETİ SON BULSUN

Güvende değiliz! Evden çıkmayın diyenler aynı zamanda kadınların ev içinde maruz kaldığı şiddete yönelik tek bir önlem bile almıyorlar. Sığınma evlerine kabulleri durduruyorlar. Kadına yönelik şiddetle mücadele kanununun uygulanmasını sınırlandırmaya çalışıyorşar. Cinsel istismar failleri affedilmeye çalışılırken, İstanbul Sözleşmesi ve kadına yönelik şiddetle mücadele yasası uygulanmazken evlerimizde maruz kaldığımız şiddet, bizim için sokaktaki virüsten daha tehlikeli! Çocukların geleceğini tehdit eden bu tasarılar virüsten daha tehlikeli. Bizler tüm kadınların ve çocukların özgür, güvenli bir gelecekte yaşaması için mücadelemize devam edeceğiz. Çocuk istismarında af tasarısına karşı daha önce olduğu gibi yine sesimizi çıkarmaya devam edeceğiz. Bir kez daha haykırıyoruz. Çocuk istismar faillerine affı değil meclise aklınıza bile getirmeyin!

AKLINIZDAN BİLE GEÇİRMEYİN
ÇOCUK İSTİSMARINI AKLATMAYACAĞIZ
YASALARINIZ BATSIN ÇOCUKLAR YAŞASIN
YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI

Kadınlar Birlikte Güçlü”

izmir Emek ve Demokrasi Güçleri, basın açıklaması yaparak,siyasal iktidarı kayyım atamalarını derhal durdurmaya, görevden alınan belediye başkanlarını göreve iade etmeye ve yerel yönetimlere yönelik sürdürülen tüm engelleme ve baskılara son vermeye davet etti.

GASP EDİLEN HALKIN İRADESİDİR, SESSİZ KALMAYACAĞIZ!

Tüm dünyayı kasıp kavuran Covid-19 salgınında bile belediyeler eliyle yapılan yardımları engelleyerek her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan dayanışma duygusunu çökertip halkı kaderiyle baş başa bırakan Saray Rejimi, içinden geçmekte olduğumuz olağan dışı koşulları yine fırsata çevirerek HDP’li beş belediyeye daha kayyım atamıştır.

Iğdır, Siirt il belediyeleri ile Baykan, Kurtalan ve Altınova ilçe belediyelerine yapılan kayyum atamaları ile Anayasa ile güvence altına alınmış olan seçme ve seçilme hakkı bir kez daha çiğnenmiş, halkın yerel seçimlerde ortaya koyduğu demokratik irade gasp edilmiştir.

Son kayyım atamalarıyla birlikte 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerden bu yana, 5 büyükşehir, 2 il, 32 ilçe, 6 belde belediyesi olmak üzere toplam 45 belediyeye kayyım atanmıştır. Yanı sıra 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde seçilmiş 27 belediye başkanı tutuklanmıştır. 23 belediye başkanın tutukluluğu halen devam etmektedir.

31 Mart’ta demokrasi güçleri tarafından kazanılan yerel yönetimlerin kısıtlı olanaklara ve büyük baskılara rağmen çalışmalarını başarılı bir şekilde yürütmeleri, böylelikle de AKP’nin yerel yönetimleri nasıl rant ve talan alanları, yolsuzluk yuvaları haline getirdiğini açığa çıkartmaları iktidarı büyük bir korku ve paniğe yöneltmektedir. Bu nedenle de seçimle kazanamadığını, hukuksuzluk ve zorbalıkla ele geçirmeye çalışmakta, muhalif yerel yönetimleri kayyımlar atayarak, yetkilerini kısıtlayarak tümüyle etkisizleştirmeye çalışmaktadır.

Bir dönem Türkiye’deki vesayetçi rejimi karşısında çıkarları öyle gerektirdiği için hararetle ademi merkeziyetçiliği savunan siyasal iktidar valilerin bile seçimle göreve gelmelerini önermişti. Şimdi ise yerel yönetimleri dahi atayarak demokratik bir rejimin en asli unsuru olan halkın yerel örgütlenmesini ve katılımını tümüyle yok etmektedir. Son günlerde iktidar yandaşları tarafından geliştiren darbe söylemleri tümüyle sunidir ve dikkatleri başka yöne çekme çabasından başka bir şey değildir. Asıl darbe, anayasa ve hukuka aykırı içimde yapılan kayyım atamalarıyla yerel demokrasiyi tümüyle ilga etme çabasıdır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak iktidarın ülkeyi sürüklediği bu tehlikeli gidişat karşısında tüm toplumu duyarlı olmaya ve demokratik değerlere sahip çıkarak tutum almaya çağırıyoruz: Seçme ve seçilme hakkının çiğnenmesine, halkın iradesinin hiçe sayılmasına, yerel yönetimlerin etkisizleştirilmesine ve yerel demokrasinin yok edilmesine karşı net bir şekilde ‘Hayır!’ diyelim.

Siyasal iktidarı ise kayyım atamalarını derhal durdurmaya, görevden alınan belediye başkanlarını göreve iade etmeye ve yerel yönetimlere yönelik sürdürülen tüm engelleme ve baskılara son vermeye davet ediyoruz.

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ

Unutmadık affetmiyoruz..

Tam altı yıl geçti; Manisa’nın Soma ilçesinde 301 maden işçisinin ölümüyle sonuçlanan katliamın üzerinden geçen altı yıl. Katliamda sevdiklerini kaybedenlerin yarası ilk günkü gibi kanıyor. Yara kabuk bile bağlamadı, çünkü 4,5 yıl süren yargı sürecinde davaya yönelik siyasi baskılar nedeniyle ailelerin, hukukçuların yıllarca verdikleri mücadeleye rağmen adalet yerini bulmadı. Ailelerin, avukatların, meslek örgütleri, demokrasi güçlerinin ısrarlı takibi sonucu madenin patronu ve katliam sorumlularının bir kısmı göstermelik, gülünç cezalar aldı. 301 Cana karşılık 5 sanık 15 yıl ila 22 yıl 6 ay arasında hapis cezası aldı; hiç tutuklanmayan 9 sanık adli denetime tabii olacaktı ve 37 sanık ise beraat ettirildi. Katliamda sorumluluğu bulunan kamu görevlileri, madeni denetlemekle sorumlu bakanlık bürokratları yargı önüne çıkarılmadı. Cezasızlık şirket sahiplerini yine cesaretlendirdi.

Soma’nın ardından tepkiler nedeniyle İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası düzenlenerek, iş güvenliği önlemleri nispeten güçlendirildi ise de yasal düzenleme yaşamsal kolaylık, insanca yaşam ve çalışma koşullarını yaratmadı. Yasanın uygulanması patronların talepleri doğrultusunda 2020 yılı Temmuz’una kadar erteledi.

Son çıkan infaz yasası ile de Soma davası hükümlüleri de salıverildiler. Şirketin elindeki sahalar kamunun ortaklığı bulunan bir şirkete devredildi, borçları ödendi ve şirket kurtarıldı; bu yara daha çok kanayacak; bizler de unutmayacağız ve affetmeyeceğiz!

İş cinayetleri soruşturmaları ve davalarında yaşanmakta olan bu cezasızlık, sorumluların yargılanmaması durumu yeni cinayetlere davetiye çıkarmakta; insan canını yok saymakta, işsizlik koşullarında işgücünü, emeği değersizleştirmektedir. Geçtiğimiz yılın bilançosunda saptanabilen işçi can kaybı en az 1736 dır; bu rakam değildir sadece, bilinmelidir, 1736 candır.

Ülkemizde İş güvenliği, işçi sağlığı sağlanmadan, örgütlenme hakkı ve güvencesi tehdit altında çalıştırılan işçiler; işsiz ve aç kalmakla, ölesiye ya da ölüm riski altında çalışmaya zorlayan koşullarda, canları pahasına çalıştırılmakla, iş cinayetleri devam edecek görünmektedir. İş cinayetleri ne fıtrattır ne de kader! Bu anlayış terk edilmeli, yaşamı her gün yeniden üreten emek değerini bulmalıdır.

İş güvenliği çalışma güvencesi, işçi sağlığı sağlanıncaya dek işçi sınıfı ve emekçilerin yanında yer almaya, kan içici, sömürücü düzen kapitalizme karşı mücadelenin bir parçası olmaya devam edeceğiz.

UNUTMADIK, AFFETMİYORUZ!
13.05.2020.

Hükümet tarafından meslek örgütlerinin yasalarında yapılması planlanan değişikliğe dair, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından bir basın toplantısı gerçekleştirildi.

İzmir Barosu’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel, “iktidara geldiği günden bu yana kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerine tahammülsüzlüğünü gizlemeyen AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, yıllardan beri çeşitli gerekçelerle kurumlarımızı hedef almayı bir alışkanlık haline getirdiğini” ifade ederek, “Daha önceki yıllarda özelleştirme uygulamalarına karşı çıktığımız, kentsel mekânlarımızı, hukukun üstünlüğünü, halk sağlığını koruduğumuz, barışı savunduğumuz için kurumlarımızı hedef alan Cumhurbaşkanı, bu sefer de savunduğumuz değerler nedeniyle bizi tehdit ediyor. Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşmada Barolar, Tabip Odaları ve Anayasa’nın 135. maddesi uyarınca kurulmuş olan bütün kamu kurumu niteliğindeki özerk meslek kuruluşları hakkında demokrasi ile bağdaşmayacak bir mevzuat değişikliğini tekrar gündeme getirmiştir” dedi. Cumhurbaşkanı’nın meslek örgütlerini hedef alan açıklamalarının, antidemokratik ve otoriter bakış açısının yansıması olduğunu vurgulayan Yücel, “Kendisi dışında hiçbir görüş ve anlayışa tahammülü olmayan, kendi fikirlerini anayasadan ve hukuktan üstün gören bu anlayışın demokrasiyle bağdaşması mümkün değildir. Zaten uzun zamandan bu yana, Cumhurbaşkanının söylem ve pratiklerinin demokrasiyle bağı kalmamıştır” diye konuştu. Yücel, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Demokratik seçimler ile kazanamadığı kurumları, devletin tüm olanaklarını kullanarak işleyemez hale getirmek, gerekirse kayyumlar eliyle o makamları işgal etmek, AKP’nin yönetme biçimi haline gelmiştir. Cumhurbaşkanı, baskı ve zor yoluyla sindiremediği meslek örgütlerini, ‘yasal düzenleme’ yoluyla işlevsizleştirmek ve kontrol etmek istemektedir.

Meslek örgütlerinin yönetimlerinin nasıl oluşacağı kendi yasalarında açık biçimde düzenlenmiştir. Her üyemiz, bu seçim süreçlerinde yer alarak birlik politikalarının ve yönetim kurullarının belirlenmesinde söz sahibi oluyor. Herkesin özgürce katıldığı demokratik seçimlerle de yönetim kurulları belirleniyor. Üyeler nezdinde hiçbir inandırıcılığı olmadığı için genel kurullar sürecinde başarı kazanamayanlar, yukarıdan aşağı operasyonlarla meslek örgütlerine müdahale etmeye çalışıyorlar.

Bugün ülkemizde yapılması gereken, Anayasal dayanağı olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını hedef haline getirmek değil; evrensel normları demokratik bir şekilde benimsemek, yerleştirmek, geliştirmek ve ihlal etmemektir. Demokrasiye olan tahammülsüzlüğe ve meslek örgütlerinin demokratik bir şekilde yapılan seçimlerine gösterilen tahammülsüzlüğe bir son verilmelidir.

Bizler biliyoruz ki, AKP’nin ve genel başkanının tahammülsüzlüğünün asıl nedeni, toplumsal olanı koruma yolundaki inadımız ve gayretimizdir. Fabrikalarımızın, madenlerimizin, kıyılarımızın, ormanlarımızın, parklarımızın satılmasına karşı kamusallığı, hukuk dışı uygulamalara karşı hukukun üstünlüğünü, kamusal sağlık hizmetlerinin içini boşaltan, hastaneleri ticarethane mantığıyla işletenlere karşı halk sağlığını ve herkes için ücretsiz erişilebilir kamusal sağlık hizmetini savunmamızdır. Faşizan, baskıcı, ayrıştırıcı politikalara karşı eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği savunmamızdır. Sermayenin sınırsız sömürü isteğine karşı emeği ve alın terini savunmamızdır.

İktidarların meslek örgütleri üzerinde oluşturmaya çalıştıkları tasarruflarını her zaman kamusal ve toplumsal yarar ölçeğinde dikkate alıp değerlendirdik. Bizler, mesleki-bilimsel-teknik doğrulara dayanarak ülkenin en karanlık dönemlerinde bile çalışmalarımızı yürüttük.

Bizlerin anayasal güvence, hukukun, insan haklarının ve demokrasinin evrensel normlarına bağlılığımız tüm saldırılara rağmen devam edecektir.

Bizlere nasıl saldırırlarsa saldırsınlar, savunduğumuz değerlerden geri adım atmayacağız!

İftiralarla örgütlerimizin yıpratılmak istenmesine, ilerici ve toplumcu değerlerimizin ortadan kaldırılmak istenmesine izin vermeyeceğiz!”

AKP’nin demokrasiyi, hukuku ve kamusal varlığımızı çiğnemesine izin vermeyeceğiz!

“Tek adam, tek parti” anlayışına karşı, üyelerimizin demokratik iradelerinin ortaya koyduğu güçle halkın çıkarlarını korumaya, demokrasiyi, özgürlükleri, çoğulculuğu savunmaya devam edeceğiz.

#Soma: Çarklar dönüyor,işçiler ölüyor

DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu’nun Soma katliamının 6. yıldönümünde yaptığı açıklama:

Bundan tam 6 yıl önce, 2014 yılı Mayıs ayında Soma’da 301 maden işçisini büyük bir katliamda yitirmiştik. O günden bugüne acılarımız hafiflemedi, aksine yaralarımız daha da kanadı, acılarımız daha da büyüdü.

“Soma’dan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” şeklindeki beyanlar havada kaldı, ülkemizde iş cinayetleri artarak devam etti, Soma katliamının hesabı sorulmadı. Soma katliamının bir istisna değil, yaşadığımız vahşi sermaye düzeninin normali olduğu her gün yeniden hatırlatıldı.

Soma katliamı büyük ölçüde cezasız kaldı. Gerekli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini bilerek ve isteyerek almamak, daha fazla kar için işçileri ölüme göndermek hata değil kasıttır. Yıllık üretim planının neredeyse üç katı üretim yapmak için işçileri zorlamak hata değil, kasıttır. Ancak mahkeme Soma davasında sanıkları “olası kasıt” ile cezalandırmayı uygun görmemiştir. Yargı sistemi, madenin patronlarını salıverirken ölen her bir işçi için 6 gün hapis cezasını yeterli görmüştür.

Başından beri madenlerde gerekli denetimi yapmayanlar, Soma’daki öldüren çalışma düzenine izin verenler, güvencesiz ve taşeron çalıştırma biçimlerini egemen hale getirenler, sendikalaşmanın önüne engeller koyanlar da hiçbir biçimde hesap vermemiştir. Oysa madenlerdeki taşeron, rodövans, dayıbaşılık gibi güvencesiz çalıştırma uygulamalarını yaygınlaştırmak, madenleri özelleştirmek, kamu denetiminden çıkarmak da hata değil, kasıttır.

Katliamın hesabı adil bir biçimde sorulmayarak bu düzende işçinin emeği kadar canının da ucuz olduğu gösterilmiştir. Bu düzen, daha fazla kar için daha fazla kan dökülmesini meşru gören bir düzendir. Soma katliamından sonra yaşananlardan sonuçlar çıkararak gerekli önlemlerin alınması, işçilerin çalışırken ölmelerinin önüne geçilmesi söz konusu bile olmamış, aksine yaşananlara “fıtrat” diyerek bakan bir anlayış ile ülkemizde katliam çarkları dönmeye devam etmiştir. 13 Mayıs 2014’ten bugüne ülkemizde 36 Soma katliamı kadar işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir.

İş cinayetleri kaza değildir, fıtrat değildir. İş cinayetleri bugün de Covid-19 pandemi sürecinde karşı karşıya olduğumuz “İşçiler ölse de çarklar dönsün” anlayışının sonucudur. Hafta sonu bulaşan ama hafta içi bulaşmayan, sokakta/meydanda/parkta bulaşan ama fabrikada, AVM’de bulaşmayan, yürürken bulaşan ama çalışırken bulaşmayan, herkese bulaşan ama işçiye bulaşmayan bir virüs icat ederek salgını bir işçi sınıfı hastalığına çeviren politikalar, akıl, bilim ve yaşama karşı vahşi sermaye düzeninin tercihidir. Çarklar dönsün denilerek çalışmaya zorlanan işçiler arasında hastalığın Türkiye ortalamasına göre 3.5 kat yaygın olması, fabrikalarda, madenlerde, şantiyelerde Covid-19’un bir işçi sınıfı hastalığı haline gelmesi, Soma katliamına yol açan politikaların bir devamıdır.

İş kazalarında, meslek hastalıklarında,salgınlarda ölmemek için işçi sağlığı ve iş güvenliği alanını temel örgütlenme ve mücadele alanı olarak ele almak, bu birikim rejiminin değiştirilmesi için kaçınılmaz gerekliliktir.

Soma katliamını unutmamak unutturmamak hepimizin görevidir. Soma’nın hesabını er ya da geç soracak, bu vahşi sermaye düzenine mutlaka son vereceğiz. Bu ülkede çalışırken ölmeyeceğimiz, insanca çalışacağımız, insanca yaşayacağımız yeni bir toplumsal düzeni mutlaka kuracağız!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, “Gerçekci ol, imkansızı iste” diyen Denizleri Gündoğdu Meydanında andı, meydanda bulunan Cumhuriyet Ağacı Heykeline ve denize karanfil bıraktı..

Korona salgını tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Emperyalistler ise tüm zorbalığıyla dünya halklarına zulüm, gözyaşı ve ölüm getirmeye devam ediyor. İşçi sınıfının yarattıkları tüm insanlığa yetecek boyutta. Dünyada dolaşan paranın neredeyse üçte biri silaha yatırılıyor. Ne ücretsiz ve erişilebilir sağlık ne de ücretli izin ve yaygın test talepleri karşılanıyor. Silah pazarı büyüdükçe büyüyor. Egemenler kendi çıkarları için başka ülkelerin topraklarında askeri güç bulundurmaya, halkları kendi boyunduruğu altına almak için saldırılarına devam ediyor. Bir yandan korona salgını koşullarına rağmen çarklar dönüyor. İşçiler ve emekçiler egemenlerin sömürü politikaları altında ölümle yüz yüze çalışmaya zorlanıyor. Devletin tüm olanakları burjuvazinin hizmetine sunuluyor. 48 yıl önce emperyalist sisteme ve Türkiye’deki yerli işbirlikçilerine karşı mücadele ettiği için idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın mücadelesi daha da anlam kazanıyor.

İktidar pandemi koşullarını fırsat bilerek ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını emperyalistlere peşkeş çekiyor. Yayılmacı emellerle, emperyalistlerle iş birliği içerisinde Suriye’de askeri operasyonlar sürdürülüyor. Kapitalizmin beşiği ABD, Fransa, İngiltere gibi ülkeler uyguladığı sömürü politikalarından dolayı salgının beşiği haline gelmiş durumda. Bu ülkelerle askeri, politik ve ekonomik anlaşmalar için Türkiye halkları ölüme sürükleniyor. Denizlerin ‘tam bağımsız Türkiye’ şiarı en acil mücadele görevlerinden birini oluşturuyor.

Büyüyen silah pazarının karşısında insanlığın yararına bilim üretiminin eksikliği salgın koşullarında gün yüzüne çıkıyor. Salgın ile mücadele için kurulan Bilim Kurulu’nun karar ve önerileri dahi iktidara tabi kılınıyor. Koşulları fırsata çeviren iktidar İnfaz Yasası ile mafya ağalarından tacizcilere kadar herkesi serbest bırakırken, iktidar politikalarına karşı gelenler cezaevinde tutulmaya devam ediliyor. ‘Beni korona değil bu düzeniniz öldürür’ diyen tır şoförü gibi her muhalif sese saldırılıyor. Demokratik bir Türkiye ihtiyacı her geçen gün artıyor. Bugün salgını fırsat bilen patronlar kendi karını korumak için sömürüyü arttırıyor. ‘Özerk ve demokratik üniversite’, ‘eşit ve parasız eğitim’, ‘eşit ve özgür bir gelecek’ taleplerinin yakıcılığı artıyor.

Yaşadığımız koşullar ise emperyalist kapitalist sistemin tüm çürümüşlüğünü açığa çıkarıyor. Egemenler tüm ayrıcalıklarını korumak için işçilere, gençlere ve kadınlara baskı ve sömürüden başka hiçbir şey vaat etmiyor.

Denizler hiçbir koşul altında mücadele kararlılığını kaybetmediler. Özlem duydukları gelecek için örgütlü olmanın bilinciyle hareket ettiler. Cesaretleri, azimleri ve kararlılıkları sürüklenmeye çalıştığımız karanlıktan kurtuluşumuza ışık tutuyor. Denizleri anmak, umutsuzluğa kapılmadan, hiçbir koşula baş eğmeden kendi istek ve özlemlerimize sahip çıkmaktan geçiyor. Tüm Türkiye gençliğini kendi geleceğimiz için Denizlerin mücadelesini sahiplenmeye, örgütlü birlikteliğimizi güçlendirmeye çağırıyoruz! Yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın tam bağımsızlık mücadelemiz!

İzmir Emek Demokrasi Güçleri

Gerçekci ol, imkansızı iste…

ÜÇ DAĞA AĞIT
Açlığın
çıplaklığın acısı mı genişliyor
dalları
meyvaya çağıran rüzgâr mı

Dalgın bir kuşun ötüşünden
sevdiğinin kalbine düşen âşık mı
yağmuru emen toprak mı derinleşiyor

Yas mı tutmalıyım onurlu ölüme
halkın gözlerini dolduran çizgilere
umudu mu çağırmalıyım

Ah gidiyor işte gidiyor göz göre göre
sıcak titreyişi varlığını hayata adamışların
gidiyor
öfkenin haykırışları
yasalarıyla gidiyor kahredişin
zulmün ve iğrençliğin buyruklarıyla gidiyor
toprağa düşen bakımsız yapraklar gibi değil
azarlanmış çocukların kederiyle değil
doğuşun ve sevmenin feryadıyla gidiyor
ölümü donatan arkadaşlarım

Ah gidiyor işte gidiyor göz göre göre
durutarak gündüzleri geceleri
durutarak adanmışlığı, mertliği, yüceliği
damıtıp sevdalarına
neferi toprağa aşılamaya gidiyor arkadaşlarım

Bulutlar da hafif mi kar taneleri kadar
özgürlüğün borcu mu ödeniyor
yaralar mı açılıyor yoksulluğa
ezilmişliğin isyanı mı sesleniyor

Ah gidiyor işte gidiyor göz göre göre
birer rüzgâr uğultusu bırakarak yanan ateşe
Nihat BEHRAM/Mayıs 1972

YASAKLARINIZ, DÜZENİNİZİ TEŞHİR EDEN SESİMİZİ BASTIRAMAYACAK

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Gündoğdu Meydanı’nda sembolik 1 Mayıs etkinliği talebine İzmir Valiliği tarafından olumsuz yanıt verilmesine ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

Yarın 1 Mayıs; İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışa Günü. Her yıl bu tarihte dünyanın dört bir yanında milyonlar meydanlarda buluşurken, bu yıl Covid-19 salgını gereğince aramıza giren fiziksel mesafeler geniş kitlelerin bir araya gelmesini mümkün kılmıyor.

Bu durum karşısında İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bizler, 1 Mayıs’ta temsili katılımla bir etkinlik yapmak istemiştik. Ancak mevcut salgın ve yasak koşullarını gözeterek, Gündoğdu Meydanı’nda, azami 200 kişilik katılımla fiziksel mesafe kuralını ihlal etmeden gerçekleştirmeyi planladığımız etkinlik için İzmir Valiliği’ne katılımcıların listesini de ileterek yaptığımız başvuruya olumsuz yanıt aldık. Bu yanıt bizleri şaşırtmadı. Çünkü Gündoğdu Meydanı’nda buluşanlar olarak “Bizi bu virüs öldürmez, bizi sizin bu düzeniniz öldürür” diyen emekçinin sesini, taleplerini yükseltecektik. Salgın hastalıkların esas kaynağının, vahşi üretim ve sınırsız tüketim üzerine kurulu bu düzen olduğunu hatırlatacaktık. “Çarkların dönmesi” adına işçilere, soluklarını birbirlerinin enselerinde hissedecekleri çalışma düzenini reva görenlerin, salgına karşı aldıkları tedbirlerin insan hayatını değil, ülkedeki toplam servetin yüzde 81’ine sahip olan en zengin yüzde 10’luk kesimin servetini korumayı, büyütmeyi öncelediğini ifade edecektik. Hükümet tarafından, salgın bahanesiyle ücretiz izinlerin, işten çıkarmaların yasallaştırıldığına işaret edecektik. “Salgın tedbirleri” adı altında sermayeye milyarlık imtiyazlar sunan AKP iktidarının, geniş kitlelere bırakın geçinmelerini sağlayacak düzeyde gelir desteğini, güvenle kullanabilecekleri bir maskeyi bile çok gördüğünü dile getirecektik. Salgının, baskı ve zor üzerine kurulu bu düzeni, yine baskı ve zor aygıtlarını kullanarak yeniden tahkim etmek için bir fırsat olarak görüldüğü uyarısında bulunacaktık. Salgın sürecinde sosyal mesafemizi değil, fiziksel mesafemizi arttırmamız, sosyal mesafemizi dayanışma ile daraltmamız gerektiğini vurgulayacaktık.

Görüldüğü üzere; bu sesimizi yoksullaştırılan, işinden edilen geniş kitlelerle buluşturmamızı istemeyenler, salgını bahane etmekteler. Fiziksel mesafe gerekliliğini gözeterek gerçekleştirmeyi planladığımız 1 Mayıs etkinliğimizin engellenmesinin mantıklı başka açıklaması yoktur. Bir kez daha ifade ediyoruz: Geniş kitleleri ölüme, yoksulluğa, açlığa, hastalığa mahkûm eden bu düzen değişene kadar mücadele etmek hepimizin görevidir. Emekçi kırımının iş cinayetleriyle, salgın hastalıklarla sürdüğü bugünlerde 1 Mayıs’ı bize “bayram günü” olarak sunmaya çalışsalar da bizler bu yanılgıya düşmeyecek, 1 Mayıs’ı tüm yaşamımıza yayılan mücadelemizin sembol günü olarak görmeye devam edeceğiz. Ve küresel yağma ve talan düzeninin ülkemizdeki temsilcisi olan, “zengine han hamam, yoksula din iman” sunan siyasi iktidarın tepesindekiler, saltanatlarının sonsuz olduğunu düşünseler de bugünlerin hesabının sorulacağı günler omuz omuza mücadele ile gelecek. Ezilenlerin, emekçilerin gerçek bayramı da o gün olacak.

Yaşasın 1 Mayıs
Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği
İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ