Disk Emekli-Sen ülke düzeyinde sokağa çıktı. İzmir Emekli-Sen Şubeleri; İkramiyenin  “ bayram ikramiyesi ” değil  “ emekli ikramiyesi ”  adı altında değiştirilmesini ve asgari ücretin altına düşmeyecek şekilde  yılda 4 ikramiye olarak güncellenmesini talep etti.

Disk-Emekli-Sen  İzmir Şubeleri Türkiye genelinde eşzamanlı olarak düzenlenen  ve taleplerini dile getirdikleri eylemlerini Konak- Eski Sümerbak önünde toplanarak yaptı.  Emekliler “ Emekliyiz Haklıyız söke söke alırız,  Sadaka değil hakkımızı isteriz, Saraya değil emekliye bütçe” sloganlarını haykırdı.. Açıklamayı Disk Emekli-Sen Genel Merkez Yöneticisi Ercan Çınarlı yaptı.

Açıklama şöyle

“İktidar 13,5 milyon emekliye topyekün saldırmaya, emeklileri ötekileştirmeye bizleri  açlığa ve yoksulluğa terk etmeye devam ediyor.

Emeklilerin en temel  insan haklarından biri olan sendikal örgütlenme hakkını engellemek için her yolu deneyen iktidar yine bizlerin en insani taleplerine; en düşük emekli ücretinin asgari ücret seviyesine yükseltilmesine,  emekli ücretleri arasındaki dengesizliğin giderilmesi için intibak yasasının hayata geçirilmesine,  sağlıkta katkı payının kaldırılmasına ve sendikal  mücadelemizin temellerini oluşturan bütün diğer taleplerimize kulaklarını tıkamayı sürdürüyor.

Taleplerimiz karşısında üç maymunu oynayan iktidar bugün de emeklilere  “ bayram ikramiyesi ”  adı altında yapılan 3 Kuruşluk ödemelere göz dikiyor.

Yıllarca sendikamızın emekli ücretlerinin düşürülmesine ve asgari ücretin gerisinde kalmasına karşı yükselttiği mücadele ve ısrarcı taleplerimiz sonucu 2018 yılında yılda iki kez verilmeye başlanan ve o tarihten itibaren güncellenmeyerek 1000 TL olarak verilmeye devam edilen emekli ikramiyeleri bugün anlam ve önemini çoktan yitirmiş bulunuyor.

Bizler,  emeklilere yapılan her ödemeyi sadaka olarak gören bu anlayışı ve  ” bayram ikramiyesi ”  adı altında yapılan bu ödemeyi şiddetle kınıyor ve kabul etmiyoruz

İktidarın uzun yıllardır uygulamaya koyduğu ekonomik politikalar nedeniyle biz emekliler zaten bayramları bayram tadında geçirmiyorken; önümüzdeki bayrama halihazırdaki salgın koşulları nedeniyle çok daha zor koşullar altında  gireceğiz.

Bizler,  hem asgari ücret hem de enflasyon karşısında eriyen emekli bayram ikramiyelerinin  belli bir noktada sabitlenip,  enflasyondan etkilenmeden 1000 lira olarak ödenmeye devam edilmesini kabul etmediğimizi bildiriyorduk.

Bugün geldiğimiz noktada, günlük ortalama masrafı 10 milyon lira olan saraydan bildiriyorlar: Emeklilerin bayram ikramiyesine  enflasyon oranında artış yapılacak (!)

Bizlere müjde olarak sunulan bu sadakayı  Disk Emekli-Sen olarak kabul etmeyecek;  özellikle geçen bayramda yaşadığımız olumsuzlukları da göz önünde bulundurarak, bundan sonraki bayramları bayram tadında geçirebilmek için taleplerimizi dillendirmeyi sürdüreceğiz.

Bu anlamda acilen bu ikramiyenin  “ bayram ikramiyesi ” değil  “ emekli ikramiyesi ”  adı altında değiştirilmesini ve asgari ücretin altına düşmeyecek şekilde  yılda 4 ikramiye olarak güncellenmesini talep ediyoruz.

Ve bir kez daha bildiriyoruz:

Onur kırıcı uygulamalara ve hak ihlallerine karşı emekliler,  yaşamın ekonomik,  toplumsal,  kültürel her alanında söz söylemeye,  mücadele etmeye devam edecek!

Bayramların bayram tadında kutlanacağı günler gelecek!

Dayatma değil toplu sözleşme;

Sadaka değil alınteri!”

İzmir Kampanya Grubu; İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, 81 maddesi ile fiili olarak uygulanıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz. Bunun için nöbetteyiz. Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz. İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz.

İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz, İzmir Kampanya Grubu Konak Vapur İskelesi önünde   açıklama yaptı ve  açıklama sonrası  oturarak sembolik olarak nöbet eylemi  gerçekleştirdi.

Açıklama şöyle;

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ kadın mücadelesinin hak edilmiş kazanımı ve tarihi bir metindir. 1 Ağustos 2014 yılında TBMM tarafından oylanarak yürürlüğe giren sözleşmenin amacı, şiddete yol açan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, kadına, çocuğa, LGBTİ+ lara yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti engellemek, şiddete uğrayanı korumak ve güçlendirmektir. Devletin varlık nedeni olan, her vatandaşını koruma, kollama ve güvenliğini sağlama görevini, anayasa birçok maddesiyle teminat altına almıştır.

İstanbul Sözleşmesi ırk, renk, dil, din, statü, cinsel yönelim, medeni hal, göçmen, mülteci gibi hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın kadın, çocuk ve LGBTİ+ların anayasal haklarını, uğradıkları erkek şiddeti karşısında devletin koruma görevini pekiştirmektedir. Aslında iddia edildiği gibi, “eski köye, yeni adet getirmek” gibi bir muradı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası ve uluslararası birçok alanda imzaladığı başka sözleşmeler vasıtasıyla sağlanmış olan birey haklarının, fiili çerçevesini çizmektedir.

12. Cumhurbaşkanının “kağıt üzerinde değil, vicdanlarda” bir adaletten bahsederek, sözleşmeden çekilmeyi savunmasını sağlayan gücün kaynağı, tek adam iktidarının meşru olmayan “kağıtlara yazdığı” gece yarısı kararnameleridir. Oysa İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, milyonlarca kadının ve LGBTİ+ların yüzlerce yıldır verdiği büyük mücadelenin ürünüdür ve yaşama hakkından aldığı kuvvetle meşrudur.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, onlarca başvuru, koruma kararına rağmen engellenmemiş erkek şiddeti sonucu annesini kaybeden, kendisi de defalarca ağır şiddete maruz kalan ama asla mücadeleden vazgeçmeyen NAHİDE OPUZ’un öyküsüne de selam gönderir. Bu selam, bugün mücadeleye devam eden bizlere ilham verir. İçerdiği 81 madde, tek tek yaşanmış bir öyküyle temellendirilebilir. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, ataerkil sistemin aracı olan erkek şiddetine karşı kalkanımızdır. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, erkek lehine kurduğu tüm yapılara itiraz metnidir. Bugün kağıtlara yazdığımız 81 maddenin her biri hayatlarımızla bedellenmiştir ve kimsenin vicdanına bırakabileceğimiz konular değildir. Hayatlarımızı ve haklarımızı, bize bağışlanmış armağanlar olarak görmenize izin vermeyeceğiz. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ BİZİMDİR.

AKP iktidarının, toplumu temelden sarsan her sorunu, fırsata çevirme politikası, dünyayı yerinden oynatan salgın koşullarında bile işlemeye devam etmiştir. Salgınla mücadele yöntemi olarak, eve kapanmayı öneren iktidar, kadın, çocuk ve LGBTİ+ların uğradığı şiddeti katbekat artıran bu uygulamanın zararlarını engelleyecek İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden çekildiğini söyleyerek, bizden vazgeçtiğini ilan etmekten çekinmemiştir. Salgın bahanesiyle eve kapatıldığı için okula gönderilmemesi fiili meşruiyet kazanmış kız ve erkek çocuklarının yaşadığı istismarı gizlemek bir diğer hedefidir. Salgın koşullarında giderek artan yoksulluğun neden olacağı öfkenin önüne kadınları ve LGBTİ+ları atarak, kendisine yönelecek toplumsal itirazın önünü kesmeyi planlamakta, bize “kum torbası” muamelesini fıtrat olarak dayatmaktadır.  Ev içi şiddetin nedeni olarak, cinsiyet eşitsizliğini değil de alkol kullanımını bahane eden “Aile” bakanı vasıtasıyla hedef şaşırtıp, hem toplumsal gerçekliği yanlış algılatmak hem de özgürlükleri kısıtlamak istemektedir. Hiçbir hukuk devletinde, “istediğimizi yaparız” gibi bir cümlenin kurulamayacağını bilmelerine rağmen, sözleşmenin ne uluslararası hukuk prosedürüne ne de iç hukuk kurallarına uygun olmayan feshini aklamaya çalışmaktadır. Şiddete ve ayrımcılığa maruz kaldığımızda yanımızda durmayan kolluk kuvvetlerinin, anayasal hakkımıza uygun eylemlerimize uyguladığı orantısız şiddetin de kaynağı olan baskı siyasetini normalleştirmek istemektedirler. AKP iktidarının, her konuda yöntem olarak benimsediği gibi, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ için de yalanlarla örülmüş safsataları ana akım medya ve diğer araçları kullanarak ortalığa saçmak gündelik siyasetinin bir parçası olmuştur. Bayi toplantısı gibi üç-beş erkeğin, tükürükler saçarak hönkürdüğü konuların hepsi ya sözleşme içeriğinde asla yer almamaktadır ya da, bağlamından kopuk anlatılmaktadır.

Ne yaparsanız yapın! Bizi, yani kadim bir mücadele tarihinin özneleri olan kadınları korkutamayacak, sindiremeyecek ve kandıramayacaksınız. Sizi görüyor, tanıyor ve biliyoruz. Kadına şiddetin katlanarak arttığını, çocuk istismarının gizleyemediğiniz yükselişini ve LGBTİ+lara uygulanan ağır baskının sıradanlaştırılmasına izin vermeyeceğiz. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ eylemlerine destek verdikleri bahanesiyle sınırdışı etmek için uğraştığınız 4 İranlı kadının da hakkını koruyan sözleşme bizimdir, VAZGEÇMEYECEĞİZ. Erkek egemen düzenin, dezavantajlı hale getirdiği hiçbir bireyin haklarını gasp etmenize izin vermeyeceğiz.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nin mağduru koruyan içeriğinin “Toplum düzenini bozduğunu” söyleyerek, toplumu zorba olmakla suçlamış olacağınızı ilan ediyoruz. Sözleşmeyi “geleneklerimize saldırı” olarak itham ederek, şiddeti geleneğimizmiş gibi sunduğunuzu ifşaa ediyoruz. LGBTİ+ların görünür olmalarının ve haklarının korunmasının, toplumu eşcinsel olmaya özendirdiğini iddia ederek, yalan söylüyorsunuz.

12.Cumhurbaşkanını ve AKP iktidarının sözleşmeyi fesheden kararnameyi tanımıyoruz ve İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ni uygulamaya çağırıyoruz. Kadın, çocuk ve LGBTİ+ların hayatları ve hakları sizin gerici siyasetinizin oyuncağı değildir. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, 81 maddesi ile fiili olarak uygulanıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz. Bunun için nöbetteyiz. Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz. İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz.”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; 1 Mayıs haftası boyunca, pandemi koşullarında, nerede olursak olalım, iş yerlerinde, meydanlarda, sokaklarda, sosyal medyada bulunduğumuz her yerde taleplerimiz için İzmir 1 Mayısında alanlardayız. Yan yana, omuz omuza. Haydi 1 Mayıs’a..

İzmir Emek ve Demokrasi güçleri ” YAN YANA OMUZ OMUZA HAYDI 1 MAYIS ‘A” şiarıyla   Kemeraltı Çarşısı  girişinde açıklama yaptı.  Açıklamayı Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı okudu.

Açıklama şöyle;

Sağlıklı, güvenceli ve insanca bir yaşam için HAYDİ 1 MAYIS’A!

Ekonomik kriz ve üzerine gelen Covid-19 salgınıyla zor günler geçiriyoruz: işçiye emekçiye tedbir yok, aşı yok! İş yok, gelir güvencesi yok! Sosyal devlet yok, adalet yok! Hakkımızı arayıp sormak istesek hak, hukuk, demokrasi yok!

Ancak bu böyle gitmez.

1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nde bir kez daha sesimizi yükseltiyoruz. 1 Mayıs haftası boyunca, pandemi koşullarında, nerede olursak olalım, iş yerlerinde, meydanlarda, sokaklarda, sosyal medyada bulunduğumuz her yerde taleplerimiz için İzmir 1 Mayısında alanlardayız.

  1. Tüm çalışanların derhal aşılanması için; salgınla mücadelede şirketlerin çıkarlarının, siyasi hesapların değil, halk sağlığının esas alınması için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  2. Covid-19’un çalışırken hastalığa yakalanan emekçiler için iş kazası ve meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için, salgınla mücadelede bedel ödeyenlerin hakkının ödenmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  3. İşten çıkarma yasağının tüm istisnalarının kaldırılması için; milyonlarca işçinin haksız-hukuksuz biçimde işten atılmasına yol açan Kod 29 zulmüne son verilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  4. Ücretsiz izin dayatmasına son verilmesi için; tüm işçilerin en az asgari ücret kadar Kısa Çalışma Ödeneği desteği alabilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  5. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan yapılan işveren destek ve teşviklerinin durdurulması, bizim fonumuzun sadece biz işçilere tahsis edilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  6. Pandemi süresince asgari ücretin vergi ve kesintilerden muaf tutulması için; asgari ücretin brütünün net olarak ödenmesi için; böylece tüm çalışanlara ayda en az 750 lira ek gelir için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  7. İşsizliği azaltmak için, gelir kaybı olmaksızın çalışma süreleri kısaltılmalı, haftalık çalışma süresi 37,5 saate düşürülmelidir. İşsizliğe karşı kamu istihdamı artırılmalıdır. İşsizliğe karşı HAYDİ 1 MAYIS’A!
  8. Acil olmayan mega projelerin iptal edilmesi, sermayenin vergi ayrıcalıklarının kaldırılması ve böylece pandemide işçilere, emekçilere daha fazla sosyal destek sağlanması için, Adil bir vergi düzeni için; tüm temel tüketim ve ihtiyaçlar üzerindeki adaletsiz dolaylı vergilerin kaldırılması için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  9. Haklarımızı savunmak ve geliştirmek için; patronların ve iktidarın iki dudağı arasından çıkacak lafla ekmeğimizle oynanmaması için; örgütlenme ve grev hakkı önündeki tüm engellerin kaldırılması için HAYDİ 1 MAYIS’A!

10.Covid-19 salgını kadınların ev içi iş yükünü artırıyor, kadınları işsiz bırakıyor, kadına yönelik şiddeti tırmandırıyor. İstanbul Sözleşmesi ile 6284 sayılı yasanın etkin şekilde uygulanması için; Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İşyerinde Şiddete karşı 190 sayılı Sözleşmesi onaylanması için HAYDİ 1 MAYIS’A!

Salgın bir kez daha gösterdi. Gezegenimizi, insanlığı ve emekçi sınıfları sömüren, insani ve toplumsal ihtiyaçları değil, piyasanın ve sermayenin ihtiyaçlarını gözeten bu düzen dünya çapında iflas etmiştir.

Kapitalist düzen sadece ve sadece işsizlik, yoksulluk, açlık, yıkım, felaket, savaş, ölüm, ayrımcılık ve baskı getirmektedir.

İnsanlığın ve ülkemizin geleceği için;

Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, barış ve demokrasi için;

Emeğin Türkiye’si ve Emeğin Dünyası için

HAYDİ 1 MAYIS’A!”

 

Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyor. İzmir-Karşıyaka’da kadınlar sokağa çıktı.Kadın ve yaşam mücadelesi yürüttüğü için baskı, zulüm gören hiçbir kız kardeşimiz yalnız değildir, direnişleri direnişimizdir. Kadın mücadelesi evrenseldir dili, inancı, rengi ne olursa olsun…

Kadınlar Birlikte Güçlü hareketi İzmir-Karşıyaka Çarşı girişinde eylem yaptı,  İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediklerini ve  Kadınların birlik dayanışma ve mücadele ile her türlü baskı, şiddet ve zulmü yeneceğini açıkladı.   Açıklama şöyle;

“Kadın mücadelesinin en önemli kazanımı olan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin (İstanbul Sözleşmesi) imzaya açıldığı 2011 yılı, son 10 yılın en az şiddet ve katliamların yaşandığı yıl olarak tarihe geçti. Şiddet ve katliam elbette durmadı ve 121 kadın yaşamını yitirdi ancak sonraki yıllara oranla yarı yarıya bir düşüş söz konusu idi. Bunda ise cinsiyetçi politikalar yerine kadından yana bir tutum izlenmesi, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı yasa için yapılan hazırlıklar ve konunun sık sık kamuoyunda gündeme gelmesi etkili oldu.

AKP/MHP’nin kullandığı cinsiyetçi dil keskinleştikçe kadın kazanımlarına saldırılar sertleşti, erkek şiddeti arttıkça yaşamını yitiren kadın sayısı katlandı, katlanıyor.

En son 20 Mart gecesi yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiği duyuruldu. Bu haberin ertesi günü 6 kız  kardeşimiz sırtını iktidarın cezasızlık politikalarına yaslayan erkekler tarafından katledildi. İnfial yaratan karar, kadınlar cephesinden hiçbir şekilde tanınmadı. Saldırılara karşı sokakları terk etmeyen kadınlar, bir kez daha direnişi kuşandı ve alanlarda hem haklarına hem de hayatlarına sahip çıkıyor. Sözleşmenin geri çekilmesi hukuksuzdur, bunu isteyen zihniyeti tanıyoruz. Hiç bir saldırı kadınların bir araya gelmesini ve mücadele etmesini engelleyememiştir, engelleyemeyecek de.

Kadınların örgütlülüğünden, birlikteliğinden korkan AKP-MHP ittifakı bu gücü nasıl bölerim kaygısıyla kendi milli feminizmini ilan etmeye kadar gidebildi. Kadın mücadelesi olacaksa da erkek egemen zihniyetin güdümünde olmalıydı.

Bu da yetmedi 10 Nisan’da ‘İstanbul Sözleşmesi Bizimdir’ demek için kadınlara sokağa çıkma çağrısı yapan Rosa Kadın Derneği’ne 5 Nisan günü sabaha karşı  kapısı kırılarak baskın yapıldı. Tüm evrak ve dökümanlarına  el konuldu. Oysa ki yakın zamanda dernek zaten rutin denetimden geçecekti. Amaç neydi peki?  Derneği ve faaliyetlerini terörize  etmek, eylem ve etkinliklerini engellemek tabi ki. Bir yandan da eşzamanlı ev baskınları yaparak 22  kız kardeşimizi  gözaltına aldı ve dosyaya gizlilik kararı koydu. Çünkü açıklayacağı gerekçeler suç  kapsamına girmiyordu. Kadın katilleri elini kolunu sallayarak sokakta cinayet işlemeye devam ederken yaşatmayı esas alan faaliyetleri suç saymak  kamuoyu nezdinde biraz zorlayıcı olabilirdi.

Gözaltına alınan arkadaşlarımızın da yaptığı  tıpkı bizler gibi daha fazla kadın ölmesin ,şiddet, kadın cinayeti taciz, tecavüz, istismarın önüne geçilsin diye mücadele etmek…Ama erkek egemen iktidar toplumda ırkçılık politikalarıyla yol alacaklarına güvendiği için saldırıya her zaman  Kürtler tarafından başlamanın işe yarayacağını düşündü. Bu yüzden  ilk hedef yine kürt kadınları oldu.

Yine Denizli’de “İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz!” eylemine katıldıkları gerekçesiyle le  dört  İranlı mülteci arkadaşımız “Kamu düzenini bozmak” gerekçesiyle gözaltına alındı. Mülteciler hakkında sınır dışı kararı verildi. İktidarın rkçı, ayrımcı ve kadın düşmanı yaklaşımı burda bir kez daha karşımıza çıkıyor. Kadın mücadelesi, yaşam mücadelesi yürüttüğü için baskı, zulüm gören hiçbir kız kardeşimiz yalnız değildir, direnişleri direnişimizdir. Kadın mücadelesi evrenseldir dili, inancı, rengi ne olursa olsun…

Şunu iyi bilin ki, bunlar son çırpınışlarınız. Artık ayrıştırıcı politikalarınız biz kadınlar üzerinde işe yaramıyor. Bizler yaşamak için kendimize ve birbirimize güvenmeyi, dayanışmanın önemini bizzat deneyimleyerek öğrendik. Birbirimizin acılarını, sevinçlerini yüreğimizin en derinliklerinde hissedebiliyoruz. Sözde değil özde bir kadın yoldaşlığı, duygudaşlık bizimkisi. Bunu anlamaya ne aklınız ne de yüreğiniz yetebilir! Bu birlikteliği, bırakın son zamanlarını yaşayan bir iktidarı, hiçbir erkek egemen ittifak bozamaz. Tüm kararlılığımızla, inancımızla, birlikteliğimizle şiddetsiz, özgür, eşit ve demokratik bir yaşamı inşa edinceye kadar,   bir kişi daha eksilmeyene kadar mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Haklarımıza,  hayatlarımıza, kazanımlarımıza ve birbirimize sahip çıkıyoruz.

Bir kez daha tekrar edelim:

Gücümüzü birlikteliğimizden ve dayanışmamızdan alıyoruz, birlikte güçlüyüz!

Yaşasın kadın dayanışması!

KADINLAR BİRLİKTE GÜÇLÜ İZMİR”

1 Nisan Covid-19 nedeniyle kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü, İzmir’de tüm sağlık kurumlarında ve  Karşıyaka İlçesi, Bostanlı semtinde ‘Sağlık Çalışanlarına Saygı Anıtı’ önünde yapıldı.

İzmir Tabip Odası, ‘1 Nisan Covid-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü’nde bütün sağlık kurumlarında ve Karşıyaka ilçesinde  ‘Sağlık Çalışanlarına Saygı Anıtı’  önünde anma ve basın açıklaması düzenledi.

Sağlık emekçilerinin ve demokrasi güçlerinin de katılım gösterdiği anmada, İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Nuri Seha Yüksel açılış konuşmasında kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını andı ve katılanları sağlık çalışanlarının anısına 1 dakikalık saygı duruşunda bulunmaya davet etti.

Saygı duruşunun ardından  İzmir Tabip Odası Başkanı Lütfi Çamlı, yaptığı konuşma;

“Kovid -19 nedeniyle yaşamını yitiren Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu’nun ölüm günü olan 1 Nisan tarihi TTB 72. Büyük Kongresi’nde alınan bir karar ile ‘Kovid-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü’ kabul edildi. Bugün bu kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını anmak için toplandık . . Acillerde, yoğun bakımlarda, ASM’lerde, sahada filyasyonda halkın sağlığı için yaşamlarını riske atarak çalışan sağlık çalışanları ne yazık ki korunamadılar.  Yeterli ve nitelikli koruyucu ekipman sağlanmadı. Futbolculara, milletvekillerine her hafta düzenli olarak yapılan Covid testleri kendilerine çok görüldü. Uygun olmayan koşullarda uzun, stresli mesailerde, gece gündüz demeden, izin, istifa hakları olmadan çalıştılar. Yönetilemeyen küresel salgının bütün yükü sağlık çalışanlarının omuzlarına yüklendi. Tükeniyoruz çığlıklarına kulaklar tıkandı. Yaklaşık 140 bin sağlık çalışanı Covid-19 hastası oldu. 393 sağlık çalışanını kaybettik. Artık yeter diyoruz!  Daha fazla hastalanmak daha fazla arkadaşımızı kaybetmek istemiyoruz!  Yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. Sizlerin kahramanı olmak değil, korunmak istiyoruz! Alkış değil, haklarımızı istiyoruz! Covid-19’un sağlık çalışanları için bir meslek hastalığı sayılması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını istiyoruz. Küresel salgında kaybettiğimiz tüm sağlık çalışanlarının anıları önünde saygı ile eğiliyoruz. Anıları sağlık hakkı mücadelemizde bize ışık olacaktır. Unutmayacağız! Unutulmayacaklar.”

Katılımcılar, ‘Sağlık Emekçilerine Saygı Anıtı’ na  karanfil bıraktı..

İzmir’de kadınlar sokağa çıktı, siyasi iktidarın ‘İstanbul Sözleşmesi’ ile ilgili kararnamesini tanımadıklarını ve hükümsüz olduğunu haykırdılar

İstanbul Sözleşmesi İzmir Kampanyası  Konak Vapur İskelesi önünde “İstanbul  sözleşmesi bizim vazgeçmiyoruz” pankartı arkasında toplanarak açıklama yaptı. Kadınlar  “Susma Haykır , anadil haktır”,  “Susma Haykır  Mülteci Kadınlar vardır “,   ” Susma Haykır  trans kadınlar vardır”,  “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”,  “Sözleşme bizimdir vazgeçmiyoruz”, Çıplak arama işkencedir! “, “Faili aklama, sözleşmeyi uygula”,  “Nefrete inat yaşasın hayat”  sloganlarını  haykırdı.

Açıklama  şöyle;

“Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleyle ilişkili Avrupa Konseyi Sözleşmesi, yani hepimizin bildiği adıyla İstanbul Sözleşmesi; 19 Mart gecesi, tek bir adamın kararıyla, hukuksuz  bir kararnameyle feshedildi”, “Yaşamak istiyoruz”

Sözleşme, binlerce yıldır süren ikili cinsiyetçi, heteroseksist erkek egemenliğinin düşmanca politikalarına karşı kadınların ve LGBTİ+’ların verdiği büyük mücadelenin en önemli kazanımlarındadır. Hayatlarımız için verdiğimiz bu mücadelede ödemek zorunda kaldığımız bedel yine kendi hayatlarımızdır!

Kadınların, LGBTİ+’ların ve çocukların eşitlik talebi ve yaşam hakkı anlamına gelen İstanbul Sözleşmesi’ni fesheden kararname; hukuka aykırıdır, geçersizdir ve bizler için de hükümsüzdür.Kadınlara,LGBTİ+’lara ve çocuklara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayan kişinin korunması, kişiye güvenli alan yaratılması ve failin uzaklaştırılıp cezalandırılması sorumluluklarını devlet güvencesi altına alan İstanbul Sözleşmesi, her türlü tacizi ve şiddeti cinsiyete dayalı ayrımcılıktan kaynaklanan suçlar  olarak tanımlaması ve faillerin birer suçlu olduğuna işaret etmesi bakımından da  anlamlıdır. Buna karşın, hayatlarımız ve haklarımız  kadın ve LGBTİ+ düşmanı iktidarın beka pazarlığına konu edilerek aylardır hedef alınmaktadır. Hayatlarımız patriyarkanın propaganda malzemesi ya da cemaatlerin pazarlık konusu değildir. Tam da bu yüzden, erkekler arası bir pazarlığın sonucu olarak gördüğümüz, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını tanımıyor, kabul etmiyoruz!

AKP toplantılarında İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmaya çalışan iktidar ve onun erkek egemen zihniyetine karşı meydanları doldurarak “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır.”, “İstanbul Sözleşmesi’ni uygula” dedik ve demeye devam ediyoruz!

Meclis’te kanunlaşmış İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma yetkisi Cumhurbaşkanının tekelinde değildir ve ancak meclis kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılabilir. Anayasa Mahkemesi’nin bu hukuksuz kararnameyi iptal etmesi gerekir.  Ayrıca Meclis’te alınacak “sözleşmenin feshedildiği” kararının Avrupa Konseyi’ne bildirilmesi gerekir ve bu bildirimin ardından üç ay boyunca sözleşmenin hala yürürlükte ve uygulanabilir olması gerekir.

Hukuken süreç böyle işlemesi gerekirken “şahsım kararı” ile bir gecede sözleşmeden çıkılmasının ardından Süleyman Soylu’nun “istediğimiz sözleşmenin altına imzamızı atar istediğimizden çıkarız” gibi hiçbir hukuki temele dayanmayan, akıl dışı açıklamasına İzmir’den ses yükseltiyoruz. Milyonlarca kadın, LGBTİ+ ve çocuğun hayatı ve hakları, sizlerin kendi kendine imzaladığı kararnameler ile belirlenemez. Öte yandan, temel sorunumuz bu kararın hukuka uygunluğu ya da uygunsuzluğu değildir.  İstanbul Sözleşmesi kadınların ve lgbti+ların  uzun süren mücadeleleri sonucu kazanılmış, toplumun büyük çoğunluğunun ortaklaştığı bir uluslararası metindir. Ne İstanbul Sözleşmesi’nden ne de eşitlikten vazgeçmeye niyetimiz var.

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını kişilerin inisiyatifine bırakan AKP Hükümetinin zihniyetini, Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşlarımızın 2 gün önce LGBTİ+ bayrağı taşıdığı gerekçesiyle gözaltına alınmasından,  23 kez suç duyurusunda bulunan ve takipsizlik kararı sonrası katledilen Ayşe Tuba Arslan’dan, tercüman hakkı tanınmadığı ve kürtçe ifadesi alınamadığı için tecavüz faili Sinan Altınmakas’ın serbest bırakıldığı, Kazım Altınmakas tarafından katledilen Fatma Altınmakas’ta , 18 yaşındaki mülteci kadın Asya’nın kimyasalla saldırıya uğramasından, İzmir Emniyeti’nde 2 kadın arkadaşımıza çıplak arama işkencesi dayatmasından tanıyoruz ve vazgeçmiyoruz!

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine dair kararnamenin çıktığı geceden bu yana kadınların ve LGBTİ’ların maruz bırakıldığı şiddet ve ölümler artarak devam ediyor! Yalnızca İçişleri Bakanının görev tanımına uymayarak “Biz istediğimiz sözleşmeyi imzalar, istemediğimizden çekiliriz” açıklamasını yaptığı gün, 12 saatte en az 6 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Geçtiğimiz hafta en az bir LGBTİ+ kimliği ifşa edilerek ciddi fiziksel şiddete maruz bırakıldı; uygulanan şiddet açıkça sosyal medya üzerinden ifşa edilerek şiddete meşruiyet mesajı verildi. Fail Fırat Kaya’nın işkence görüntülerini hiç çekinmeden sosyal medyada yayınlamasının ardından, failin birçok kişiye daha işkence ve darpta bulunduğu ortaya çıktı. Benzer şekilde gökkuşağı bayrağı açan Boğaziçi üniversite  öğrencileri LGBTİ!+’ların  varoluşlarının ifadesi olan gökkuşağı bayrağı  “yasak” ilan edilmeye çalışarak işkenceyle gözaltına alındı. Ve tam da bugün 5 aylık hamile olan 17 yaşındaki bir kadın, birlikte olduğu erkek Anıl Yolum tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Kadınlar, lgbti+lar ve çocuklar bu ülkede her gün, şiddete maruz bırakılıyor, taciz ediliyor ve öldürülüyor. Babalarımız, amcalarımız, abilerimiz kadar, birlikte olduğumuz ya da ayrıldığımız erkekler kadar,  boşanmak isteyip boşanamadığımız erkekler kadar, maruz kaldığımız  her türlü şiddeti ve hatta öldürülmeleri kamu vicdanına ve devlet otoritelerine “göstermek zorunda bırakan iktidar da faildir.

İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırmaya çalışmak maruz bırakıldığımız her türlü şiddeti, saldırıyı ve cinayetleri onaylamak ve faillere ön açmaktır. Bir gecede kaldırmaya çalıştığınız sözleşme biz kadınların, LGBTİ+’ların yaşamlarının, haklarının teminatıdır. Yaşamlarımızı tek bir adamın kararına bırakmayacağız!

Haklarımızı kağıtlarda değil vicdanlarda aramamızı söyleyenlere sesleniyoruz! Bizler sizin vicdanınızı da, erkek aklınızı da çok iyi biliyoruz. Hayatlarımızı, haklarımızı sizin vicdanınıza bırakmıyoruz! İçerisinde şiddeti normalleştirmeye çalıştığınız aile kurumunuzu da, homofobik, bifobik, transfobik zihniyetinizi de kabul etmiyoruz! Biliyoruz ki aileyi İstanbul Sözleşmesi değil erkek şiddeti yıkıyor ve siz erkek şiddetine bahaneler bulmakta ısrarcısınız. Sizler defalarca şikayet etmesine rağmen “kocasıdır” diyerek kadınları şiddete mahkum etmeye çalışanlarsınız. Boğaziçi’nde sadece LGBTİ+ bayraklarını gerekçe göstererek öğrencilere ters kelepçelerle işkence yapan, LGBTİ+’ları hedef gösterenlersiniz!

Tüm baskılarınıza, hukuksuzluklarınıza karşı susmuyoruz, tam karşınızda duruyoruz! Bizim Hayatlarımız sizin kalıplarınıza sığmaz. Çünkü makul ya da makbul değiliz meşruyuz!

İstanbul Sözleşmesi bizimdir! Biz kadınlar ve LGBTİ+’lar bu karar geri çekilene, sözleşme uygulanana kadar sokaklardan, mücadelemizden bir adım geri durmayacağız! Alışın bize, her sokaktan, her balkondan, evlerden, işyerlerinden, hapishanelerden, okullardan, fabrikalardan çıkıp çıkıp geleceğiz. Var gücümüzle direnecek, var gücümüzle bağıracağız:

Yaşamlarımız, haklarımız, mücadelemiz bizim! İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz

İstanbul Sözleşmesi Bizimdir!

Sözleşmeyi  UYGULA!

İstanbul Sözleşmesi yaşatır!”

Nevruz kutlu olsun. Newroz Piroz Be!

Newroz geldi. Bu gün, doğadaki tüm canlıların hareketliliğinin ivme kazandığı, kışın soğukları geride bıraktığı, doğanın uyanışının, yeniden canlanışının, baharın muştulandığı, gündüz ile gecenin eşitlendiği gün.. Newroz geldi, ezilen halkların zalim DEHAK’ın kimliğinde ezenlere karşı siyasi ve sosyal mücadelelerini yükselttikleri simge gün..

MÖ 612’de, Mezopotamya’da Asur’lu Dehak isimli zalim bir hükümdar vardı. Dehak bir kayanın başında çok sağlam yapılmış bir kalede oturuyordu. Dehak hayvanlar ve yılanlar beslerdi. Halkın çocuklarının beyinlerini yediği gibi, hayvanlarına da yedirirdi. Halkına her gün yenmek üzere çocuklarının beyinlerini kalesine getirilmesini emretmişti. Halk, her gün kralın kalesine hazırlanmış insan beyni götürürdü. Gün geldi, halk çocuklarının beyniyle kralı beslemek istemedi, çocuklarını götürerek krala kurban etmedi.. Dehak askerlerine, emrini aksatmış olan halkı toplayıp kalesine getirmelerini emretti. Halk askerler tarafından toplanıp kaleye götürüldü. Kalede halktan birçoğu çocuklarını koruduğu ve sakladığı için öldürüldü. Vahşete, zora, baskıya, sömürüye karşı her dönem halklar kendi kahramanını çıkarır. Demirci Kawa dağlarda toplanan, ne yapacağını düşünen öfkeli köylülere, birlik olup kralın zulmüne son verilmesi gerektiğini anlattı. Kawa’nın bu önerisi üzerine krala karşı mücadele için yemin ettiler. Kawa’nın önderliğinde birleştiler ve zaferi kazandılar.

Günümüzün Dehak ları ezilen ulusların ve halkların, ülkelerini işgal eden, bombalayan, milyonlarca insan kadın-çocuk-yaşlı-genç demeden katleden, yer altı ve yer üstü kaynaklarını, petrolü, doğal gazı ele geçirmek ve işletmek için el koyan tekelci kapitalizmdir. Newroz ezilen halklara ve uluslara, emperyalist işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı sosyal, siyasal kurtuluş ve sosyalizm için mücadele çağrısıdır.

Demirci Kawa’nın halkların evlatlarının beynini yiyerek yaşayabilen zalim Dehak’a karşı kuşandığı cesaret ve gözü pekliği, halkının yaratıcılığıyla birleştirip kararlı bir mücadeleye dönüştürmesi anlatan ve aktaran; artık her yerinden kirlilik akan bu sistemi, halkın gücü ve iktidarıyla yerle bir etmesi, bu cesareti halkına taşımasıdır Newroz.

Dünyanın her yerinde ve Ortadoğu’da çok uluslu şirketlerin petrol, doğal gaz ve madenlerin üzerine çöktüğü bu süreçte insanlığın tüm birikimlerinin, değerlerinin talan edildiği, yağmalandığı, dinci-silahlı örgütleri besleyerek, eğiterek ve yetiştirerek, istediği biçimde kullandığı koşullarda Newroz lar, Kawa’nın mücadeleci yolunu ezilen halklara ve uluslara hatırlatıyor.

Göçmenlerin üzerinden devletlerin insan kaçakçılığı yaptığı, yaptırdığı ve kapitalist barbarların çıkarları için kendi burjuva hukuklarını yok saydıkları ve her türden haydutluğun başını çektiği zamanları yaşamaktayız. Emperyalist haydutların ve barbarların güç mücadeleleri ve yerel çatışmalarla ezilen halkları iç savaşlar içerisinde yaşamaya mahkum ettiği zamanlarda kurtuluşun yolunu, mücadelenin ışığını devrimci Kawa gösteriyor. Ya barbarlık ya insanlığın açlık , salgınlar, yoksulluklar içerisinde boyun eğerek yaşaması ya da emperyalist barbarlığa karşı mücadele ve sosyal kurtuluşun yolunu açarak paylaşımcı dayanışmacı, ortaklaşmacı bir toplumsal düzen için mücadele yolu..

Suriye’de emperyalist talan ve paylaşım çekişmeleri ve çatışmalar sürüyor. Enerji rezervlerinin yoğunlaştığı bölgelerde ABD, AB ve Çin in emperyal çıkarlı rekabeti sürüyor.

Siyasi iktidar, izlediği dış politikayla savaşların parçası durumuna gelmiştir. Siyasi iktidar, bölgede yer edinmeye dönük savaş politikalarından geri çekilmelidir. Bölge halklarının ve halkımızın savaş politikalarından bir çıkarı olamaz. TSK Birlikleri Suriye topraklarından çekilmelidir. Dinci-cihatçılarla ilişkiler kesilmelidir. Afganistan ve Ortadoğu’da ABD emperyalizminin beslediği dinci gericilik, 11 Eylül ile nasıl  ABD karşıtı niteliğe büründüyse HTŞ ve benzeri dinci silahlı örgütler de güç çatışmasında her zaman saf değiştirir. Petrol ve silah ticaretinde emperyalist haydutlarla anlaşmalara yeltenmek ve çatışmalara girmek halklara can kaybı, yoksulluk, mültecilik, acı, kan getirir. Halkların çıkarı, bölge halklarıyla kardeşlik ve barış politikası izlemektir.

Baharın müjdecisi olan ve halkların barış ve kardeşlik için ayağa kalktıkları Newroz, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Asya’da ve ülkemizde yaşayan Kürt, Türk, Arap, Sünni, Alevi, Hıristiyan her dinden, mezhepten, ulusal ya da etnik aidiyetten tüm bölge halklarının emperyalist haydutluğa ve halklara dayatılan savaş politikalarına karşı birlik, dayanışma ve mücadele günü olsun..Halklar bölgemizde barış istiyor,tarih boyunca savaşları,haydutluğu sömürüyü, ilhakçı, yağmacı egemenler yaptı. Gün Ortadoğu’da sosyal ve ulusal kurtuluşun gerçekleşmesi ve ilerlemesi için halkların birliği, eşitliği ve kardeşliği  günüdür. Barbarlık mutlaka yenilecek ve zafer halkların olacaktır..

İktidarların her dönem zor politikalarına maruz kalan, temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınan, seçilmiş kürt politikacılara uygulanan baskı, tutuklama, halkın iradesi yok sayılarak,fezlekelerle milletvekiliklerinin düşürülmesi, belediyelere kayyum politikaları, ötekileştirme, burjuva hukukunun askıya alındığı uygulamalar, ırkçı şöven kışkırtmalar tehlikeli ve halkların birlikte yaşama, barış politikalarını tesis etmede çaba ve azimlerini de kırmaya yöneliktir. Kürt sorununun temel hak ve özgürlükler temelinde barışçıl ve eşit hakların kullanımı ile çözümü bir zorunluluk durumuna gelmiştir. Ortadoğu’da emperyalist dayatma politikalarına karşı durmak, halkların ve ulusların haklarına saygı, içişlerine karışmama temelinde sağlanabilir. İnsanlığın tarihsel birikimi bunu göstermektedir. Ortadoğu halklarının kurtuluşunun yolu emperyalist haydutlara karşı birlik, dayanışma ve mücadeleden geçmektedir.

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına aldı. Ülkelerde milyonlarca insan hastalık nedeniyle yitirildi. Kapitalizmin doğayı, insanı hoyratça ve geleceği feda ederek kullanıyor. Açlık, yoksulluk, yetersiz, sağlıksız beslenme; hava, toprak ve suyun kirletilmesi, ekolojik dengeyi bozan maden ocakları, enerji,  jeo termal tesislerinin plansız ve hoyrat kullanımı yeni salgınlara kapı açıyor. Halk sağlığını koruyacak politikaların geliştirilmemesi, yeterli bütçenin ayrılmaması yıkıcı etkilerin ivmesini artırıyor. Neoliberal sağlık politikaları, kapitalizmin kar hırsıyla ticaretleştirdiği sağlık alanı, hastanelerimizin, hekimlerin, sağlık emekçilerinin ulaşamadığı ekipmanlar, haciz gelen hastanelerimiz kaygılarımızı artırıyor.

Ülkemizde kadına yönelik şiddetin, cinayetlerin arttığı bir dönemi yaşıyoruz. Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, şiddete uğrayanın korunması, şiddeti uygulayanın uzaklaştırılması ve cezalandırılması sorumluluklarını devlete yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nin siyasi iktidar tarafından TBMM’nin iradesi yok sayılarak  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi  ile bir gecede  hukuk dışı bir biçimde fesh edilmesi, çürümüş, kokuşmuş tekeci kapitalist düzenin ve siyasi iktidarın kadın emeği sömürüsünü  artırarak, şiddet ve kadın cinayetleri ekseninde düzenin tahkim edilmesidir.

Üretimin toplumsal karakteri, üretim araçlarının özel mülkiyeti, sermayenin acımasız sömürüsü, kar hırsı karşısında işçi sağlığını ciddi olarak tehdit ediyor,  fabrikalarda, işletmelerde üretim sürüyor, ekonomik-sosyal hakların kullanımı, korunması olanaksız hale getiriliyor.

Pandemi koşullarında gerilemekte olan , yok edilen haklarımız için bir araya gelmek, mücadeleyi yükseltmek daha da önem kazanıyor. Bir araya geldikçe büyüyecek, birbirimize kenetlendikçe mücadeleyi ilerleteceğiz.

Bu koşullarda  Newroz,  eşitsizliklere, kazanılmış hakların yok edilmesine, haksızlıklara, adaletsizliğe, hukuksuzluğa karşı birlikte mücadelenin öne çıkan adımı olacaktır.

Newroz  dünya halklarının kapitalist virüslerden ve emperyalist haydutlardan, onların yetiştirmesi-beslemesi İslamcı-dinci silahlı kafa kesen insanlık düşmanlarından, faşist burjuva diktatörlüklerden kurtulması mücadelesidir. Yeter ki Kawa’nın  iyiyi, haklı olanı ve aydınlığı temsil eden meşalesini yükseklerde tutalım,  söndürmeyelim.. O meşale, dünya halklarını ve Ortadoğu halklarını aydınlatmaya devam etsin, dayanışma, paylaşım, barış getirsin.

Nevruz kutlu olsun.
Newroz Piroz Be!

İzmir’de kadınlar haykırdı; Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız. İstanbul Sözleşmesi bizimdir vazgeçmeyeceğiz..

Kadına yönelik şiddetle mücadele için devlete önemli yükümlülükler getiren İstanbul Sözleşmesinin  siyasi iktidar tarafından TBMM’nin iradesi yok sayılarak  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi  ile hukuk dışı bir biçimde fesh edilmesi karşısında  İzmir’de kadınlar sokağa çıktı.   Türkan Saylan Kültür merkezi önünde toplanan kadınlar, “Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız.”  ,   “İstanbul Sözleşmesi bizimdir, vazgeçmeyiz ” diye haykırdılar.

Kadınların açıklaması şöyle;

“Kadına Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” yani bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi, dün gece yarısı Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile kaldırıldı.

Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayanın korunması, şiddet uygulayanın uzaklaştırılması ve cezalandırılması sorumluluklarını devlete yükleyen sözleşmenin iktidarın hedefinde olduğunu biliyorduk. Nicedir “Halk istiyorsa sözleşmeden çekiliriz” diyen iktidara karşı halkın yarısı olan biz kadınlar aslında çok net cevaplar verdik. “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” dedik.

“İstanbul Sözleşmesini Uygula” dedik.

“Haklarımızdan ve Hayatlarımızdan Vazgeçmiyoruz” dedik.

Sanki aylardır bu taleplerimizi bulunduğumuz her mecradan iletmemişiz gibi, hem de tüm Türkiye’de meydanlar dolusu kadınlar olarak İstanbul Sözleşmesi’nden asla vazgeçmediğimizi haykırdığımız 8 Mart’ın hemen ardından, bir gece yarısı Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesinden çıkıldığını Resmi Gazete’den öğrendik.

İstanbul Sözleşmesi kimsenin iki dudağının arasında değildir. Milyonlarca kadının hayatı ve hakları tek bir adamın kararına sığamaz, milyonlarca kadının canı tek adamın bekasına kurban edilemez. Bu sözleşmeyi biz kadınlar dişimizle, tırnağımızla, mücadelemiz ile kazandık. Haklarımızı elimizden almanıza, bizleri şiddete ve öldürülmeye mahkum etmenize izin vermeyeceğiz. Sözleşmeden vazgeçmiyoruz!

Sözleşmeden çekilme kararı Anayasa’ya ve uluslararası insan hakları hukukuna aykırıdır. İnsan haklarına aykırı faaliyette bulunmak devletin yetkisini açıkça kötüye kullanmaktır.

Biz kadınlar eşitlik istiyoruz. Evde, işte, sokakta korkmadan yaşamak, çalışmak, yürümek istiyoruz. Şiddete uğramaktan, öldürülmekten korkmadan yaşamak istiyoruz. Her kadının kendini güvensiz hissettiği bu ülkede, şiddetle etkin bir mücadelenin, daha etkili önlemlerin, koruma mekanizmalarının konuşulması gerekirken, İstanbul Sözleşmesinden çıkılması tarihi bir hatadır. Bu karar Türkiye tarihine bir utanç sayfası olarak geçecektir. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kadınların kazanımlarına yapılmış en büyük saldırıdır.

Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız.

İstanbul Sözleşmesi bizimdir, vazgeçmeyeceğiz.”

 

İzmir’de sağlık emekçileri baskılara, sürgünlere ve açığa almalara karşı sokağa çıktı. Sağlık emekçileri; Sendikal faaliyetlere karşı uygulanan baskılara,sürgünlere ve açığa alınmaya karşı aşağı bakmayacağız, direne direne kazanacağız.

Ses İzmir şube, İzmir Tabip Odası, İzmir Diş Hekimleri Odası, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İzmir Şube  Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası İzmir Şube, Tüm Radyoloji Teknikerleri ve Teknisyenleri Derneği Dokuz Eylül Üniversitesi  Rektörü Nükhet Hotar’ın  sendikal faaliyetlere karşı uyguladığı baskılara ve açığa almalara, SES İş Yeri Temsilcisi Günseli Uğur ve SES üyesi Arzu Sert hakkında verdiği uzaklaştırma kararına ilişkin Kemeraltı Çarşısı girişinde  basın açıklaması yaptı.

Açıklama şöyle

“11 Mart 2020 Tarihi itibari ile yanlış sağlık politikaları sonucu sağlık çalışanlarını ve vatandaşlarımızı kaybettiğimiz, ölüm ve tükenmişlikle geç bir 1. yılını geride bırakıyoruz. Sağlık  ve sosyal hizmet alanındaki emek ve  meslek örgütleri olarak, halk sağlığı ve sağlık emekçilerinin sağlığı için pandemi sürecinde salgın yönetimi ve salgının kontrol altına alınabilmesi kızının kesilmesi ve en nihayetinde önlenebilmesi için, sürekli uyarı ve önerilerde bulunduk. Bu uyarı ve önerilerimizi, bilimsel verilere, istatistiklere, raporlar ve incelemelere dayandık. Sağlık hizmetlerinin sunumunda olduğu kadar, karar alma süreçlerinde  de işin sahiplerinin örgütleri aracılığıyla salgının yönetilmesi aşamalarında bulunması gerektiğini dile getirdik. Ancak siyasi ve ekonomik kaygılarla yanlış kararlar almaya devam edildi. Bu yanlış kararlar ve  alınması gerektiği halde alınmayan kararlar nedeniyle Covid-19  pandemisinde   binlerce insanımızı, yüzlerce sağlık çalışanımızı kaybettik. Kayıplarımız maalesef bugün de devam etmektedir.

Sağlıkta dönüşüm ile sağlık sisteminde zaten mevcut olan aksaklıklar pandemi ile daha da hissedilir hale gelmiş ve bu durumun üstesinden sağlık çalışanlarının ekstra efor sarf etmesi ile gelinmeye çalışılmıştır. Pandemi döneminde sağlık çalışanları giderek daha zor koşullarda sağlık hizmeti sunmak zorunda kalmışlardır. Covid 19 pandemi sürecinde tüm sağlık çalışanları,  fiziksel psikolojik ve mesleki olarak en zor süreci yaşamış, mobing artmış, şiddet devam etmiştir; sonuç olarak en fazla hastalanan vefat eden meslek grubu sağlık çalışanları olmuştur. 388 sağlık çalışanı hayatını kaybetmiştir. Bu süreçte 6 Sağlık çalışanı intihar etmiş, kreşlerin kapalı olmasından kaynaklı nöbete giderken çocuklarını komşusuna emanet eden hemşirenin iki çocuğu evde çıkan yangında hayatını kaybetmiştir.

Bunlara rağmen ülkemizde sağlık çalışanları salgından yeterince korunmamış, izin kullanmaları yasaklanarak dinlenme hakları ihlal edilmiş, istifaları yasaklanmış, emeklerinin karşılığı ödenmemiş, Covid-19 un meslek hastalığı sayılması konusunda ciddi direnç gösterilmiştir. Atama bekleyen binlerce sağlık çalışanı olmasına rağmen Bakanlık  mevcut sağlık çalışanlarını ölümüne çalıştırmayı tercih etmiştir. Pandemiden  çalışanları korumak için kronik hastalığı olan vb. kamu çalışanları idari izinli sayılırken, mesai saatleri kısaltılır ve dönüşümlü çalışmaya geçirirken sağlık çalışanları bu düzenlemelerden muaf tutulmuş, virüs riskine en fazla maruz kalan bu grup olmasına rağmen çalışma saatleri daha da uzatılmıştır. Gebelere 24 haftaya kadar izin verilmemiş, 24. haftadan sonra da çoğu yerde nöbetten muaf tutulmamış emzirme izinlerinin kullanımı konusunda da çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır.

Sosyal hizmet çalışanları 14 gün boyunca kurumlarından ayrılmayacak şekilde çalıştırılmış, ek ödemelerden ve aşılanmadan muaf tutulmuşlardır. Sosyal medyaya da yansıyan görüntülerden anlaşılmaktadır ki bu kadar yoğun çalıştırılan sağlık çalışanları için nitelikli yemek bile sağlanmamıştır.

Toplum Sağlığı ve sağlık emekçilerinin sağlığını tehdit eden tüm unsurlara karşı örgütlü duruşumuz ile ayakta kaldığımız, aşağı bakmadığımız bir süreçte, 9 Eylül Üniversitesi Rektörlüğü sendika temsilcisi Günseli Uğur ve sendika üyesi Arzu Serti açığa alarak, yine akıl almaz  ve hukuk dışı bir karara imza atmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi rektörünün bu yaptığı ilk değil, daha önce de benzer hukuksuz, dayanıksız, akıl dışı baskı ve sürgünler ile sendikal faaliyeti durdurmaya yönelik yaptırımları olmuştu. Geçen yılın Haziran ayından itibaren 9 Eylül Hastanesinde sendikal faaliyetler kapsamında, sağlık emekçilerinin hak arama mücadelesi süreçlerinde birçok sendika, dernek ve sağlık meslek odalarının da ortak katılımı ile etkinliklerimiz önce hastane yönetimi tarafından daha sonra da pandemie koşulları gerekçesiyle eylem yasakları getirilmesi ile Hıfzısıhha Kurumu aracılığı ile engellenmiştir. Pandemi döneminde yaşanan; çalışan sağlığına ilişkin sorunlar, ek ödeme adaletsizliği vb. neticesinde, ek ödeme  değil yoksulluk sınırının üzerinde emekliliğe yansıyan temel ücret, 3600 ek gösterge, yıpranma payı, güvenceli istihdam, 7/24  ücretsiz, nitelikli ve ulaşılabilir kreş hakkı gibi temel taleplerle gerçekleştirdiğimiz basın açıklamalarında çeşitli boyutlarda soruşturma ve disiplin cezaları ile karşılaştık. Aynı sendikal faaliyetlerimiz nedeniyle birçok meslek grubundan pek çok kişiye kınama, 20’ye kesme gibi cezalar verildi. Bu cezaları itiraz edildiğinde itiraz reddedilerek kınama cezası onaylandı

Ağustos ayında işyeri Sendika temsilcisi olmasına rağmen Günseli hemşire hastanenin dışında, Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlı bir ASM’ de görevlendirme adı altında sürgün edildi. Pandeminin en yoğun dönemlerinde hastanelerde bu kadar eksik sağlık emekçisi varken bu sürgünün, tamamen keyfi bir şekilde karar verildiğini dile getirmiştik.  Nitekim görevlendirilmenin iptaline ilişkin açılan davada; mahkeme tarafından 4688  Sayılı  Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun 18. maddenin ikinci fıkrasına dayanarak  “ kamu işvereni, sendika işyeri temsilcisi, sendika il ve ilçe temsilcisi ile sendika şube yöneticilerinin iş yerinin sebebini açık ve kesin şekilde belirtmedikçe değiştirilemez”  hükmü ile  hukuka uyarlılık olmadığı ifade edilerek sürgün’ün iptaline karar verilmiş, 6 ay sonra keyfi uygulamaya son verilmiştir

Bugün gelinen noktada 5 Mart Cuma günü, Covid-19 nedeniyle kaybettiğimiz  388 sağlık emekçisi için, 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi yemekhanesinin içerisinde bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Akabinde açığa alınma kararı çok hızlı bir şekilde 8 Mart  Pazartesi günü arkadaşlarımıza tebliğ edildi. 8 Mart tüm dünyada kadınların mücadele günü kabul edilen bir günde, iki kadın sağlık emekçisi sendikal faaliyetlerinden dolayı cezalandırılmak isteniyor olması durumu daha iyi gözler önüne seriyor. Açığa  açığa alınma gerekçesi olarak, haklarında başlatılan soruşturmanın selameti açısından denmekte, fakat haklarında açılmış veya arkadaşlarımıza sözlü veya yazılı tebliğ edilmiş herhangi bir soruşturma bulunmamakla birlikte, sonradan açılacak bir soruşturmanın tedbiri olarak hangi neden ile arkadaşlarımızın açığa alındığı henüz beyan edilmemektedir.  Bu karar hem hukuk nezdinde hem de sendikal mücadele açısından yok hükmündedir. Bu hukuk dışı kararlar ile bizlere baskı oluşturulmaya çalışmaları, kamuoyu önünde yaşananlardan dolayı zor duruma düşen üniversite rektörü, sorunları çözmek, diyalog kurmak yerine hakkını arayan emekçilere soruşturmalar başlatarak, sağlık  emekçilerindeki huzursuzluğu artırmakta iş barışını bozmaktadır. Görüldüğü üzere soruşturmanın gerekçesi dahi olmadan cezalar vererek hukuksuz işler yapmakta, sendikaların üyelerine yönelik sendikal ve anayasal haklarını kullanmalarından kaynaklı olarak tehditlerde bulunarak suç işlemektedir. Pandemi ile mücadele sürecinde yitirdiğimiz sağlık ve sosyal hizmet emekçilerini  anmak suç değildir.

Bir süredir Boğaziçi’de kayyum Rektör Melih Bulu ile yaratılmak istenen korku iklimi, İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Nükhet Hotar ile yaratılmak isteniyor. Tam bir partili rektör gibi davranarak üniversitelerimiz, bilim merkezlerimiz böyle akıl dışı kararlar ile yönetilemez!

Buradan uyarıyoruz derhal bu hatadan dönülmelidir. Pandemi ile mücadelenin en önündeki sağlık emekçilerine kulak verin. Salgın ile mücadelede özveri ile insanüstü bir çaba gösteren ve artık tükenmişlik yaşayan sağlık emekçilerinin motivasyonunu olumsuz etkileyen tüm uygulamalardan vazgeçip taleplerini karşılayın. Sendikal faaliyetlerinden dolayı sağlık emekçilerini cezalandırmak kabul edilebilir değil. Bu kararlar Sağlık emekçilerinin iş barışını ve huzurunu bozarak salgın ile mücadeleyi sekteye uğratmaktadır. Bir an önce bu hukuksuz işlemden vazgeçilerek, soruşturma ve açığa alma kararından vazgeçilmelidir.

Bilinmelidir ki benzer tutum devam ettiği sürece bizler, arkadaşlarımız işlerine geri dönene kadar yan yana durmaya, haklı ve meşru mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri sokağa çıktı; Ömer Faruk Gergerlioğlu yalnız değildir, HDP yalnız değildir.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  HDP Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi ve HDP’nin kapatılmasına yönelik  saldırılar karşısında sokağa çıktı ve Türkan Saylan Kültür merkezi önünde açıklama yaptı.

Açıklamayı Disk Ege Bölge temsilcisi Memiş Sarı okudu. Açıklama şöyle;

“Dün Türkiye’de demokrasi adına kırıntı olarak kalan ne varsa büyük bir darbe daha aldı.

İyi hekimliğin örneklerinden, kararlı ve özverili bir insan hakları savunucusu olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği, 2016 yılında sosyal medyada paylaştığı bir haber nedeniyle verilen hapis cezası gerekçe gösterilerek düşürüldü. Bu süreçte tam bir hukuk katliamı yaşanmış, Gergerlioğlu hakkındaki yargılama, milletvekili olmasına rağmen durdurulmamış, daha sonra emsal kararlar bulunmasına karşın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun sonucu dahi beklenmemiştir.

Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM’de görev yaptığı süre boyunca KHK’lı binlerce mağdurun; cezaevinde ve gözaltı merkezlerinde işkence ve kötü muameleye maruz kalanların; gözaltında zorla kaybedilmek istenenlerin; ötekileştirilenlerin; ekonomik, sosyal ve kültürel hakları yok sayılanların hep sesi oldu. Siyasal iktidarın söylediği yalanlara, işlediği suçlara sessiz kalmadı. Lime lime dökülen bu zorba düzenin ipliğini pazara çıkardı. Hakikati, hukuku ve adaleti savundu. O nedenle büyük bir tahammülsüzlüğün sonucunda hukuk garabeti bir kararla cezalandırıldı, halkın oyları ile seçildiği milletvekilliğinden üstelik halkın iradesine rağmen koparıldı.

Aslında bu tahammülsüzlüğün ve hukuksuzluğun gerekçelerini Ömer Faruk Gergerlioğlu dün kendi diliyle çok yalın biçimde anlatmıştır:

Biz milletvekili olsak da olmasak da bu topraklarda kardeşliğin, barışın, adaletin tesis edilmesi için uğraş vereceğiz. Ben şahsen milletvekili olmadan önce de bu milletin sorunları ile yoğun bir şekilde uğraşan bir insan hakları savunucusuydum. Milletvekili olunca da aynı şeyi yaptım. Tüm insan hakları ihlallerinde elimden gelen tüm gücümle mücadele ettim. Şu anda milletvekilliği benden alınmış olsa da aynı şeyleri söylemeye devam edeceğim.  

27 yıllık uzman doktor hayatımda sırf Kürt meselesinde barışı önerdiğim, çatışma dışında barış çözümünün olması gerektiğini söylediğim için ihraç edildim ve her türlü haksız muameleye uğradım. Sivil ölümü, soykırım muamelelerine uğradım, üyesi olduğum dernekler kapatıldı. İş bulamadım çünkü kimse iş vermedi. Kocaeli’den Batman’a giderek çalışmak zorunda kaldım. Ne insan hakları konusunda ne Kürt meselesine dair görüşlerimden bir milim geri adım atmadım.”  Evet hakikat bu kadar açık ve yalındır…

Sonuç olarak dün TBMM’de alınan karar ile Anayasa ve Türkiye’nin altına imza attığı sözleşmeler ile güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir. Barış hakkı, adil yargılanma hakkı ihlal edilmiştir. Seçme ve seçilme hakkı ihlal edilmiştir. Dolayısıyla büyük bir suç işlenerek Anayasa bir kez daha ihlal hatta ilga edilmiştir. Anayasa, hukuk ve tüm demokratik değerler bir kez daha ayaklar altına alınmıştır.

Ancak tüm meşruiyetini yitirmiş, zor ve baskı araçları ile ayakta durmaya çalışan AKP-MHP iktidar bloku dün hızını alamayarak saldırılarına bir yenisini daha eklemiştir. Dr. Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesinin ardından iktidarın sopası haline gelmiş olan yargı tarafından HDP hakkında kapatma davası açılmıştır.

Evet, sözün tıkandığı yerdeyiz. Hukuk yok… Anayasa yok… Ülkenin tüm demokratik değerlerine, tüm hak ve özgürlüklere büyük bir saldırı var…

Ancak şu iyi bilinmeli ki, barış, adalet, eşitlik ve demokrasiden yana güçler olarak bu faşist saldırılara asla boyun eğmeyeceğiz. Üzerimize örtülmeye çalışılan bu karanlığa asla teslim olmayacağız.

Haksızlığa ve hukuksuzluğa uğrayan, baskı gören herkesle sahip olduğumuz ahlaki ve vicdani sorumluğumuz gereği, devrimci ve demokrat olmanın gereği dayanışma içinde olacağız.

O nedenle buradan bir kez daha güçlü bir şekilde haykırıyoruz:  Ömer Faruk Gergerlioğlu yalnız değildir… HDP yalnız değildir…

Yaşasın devrimci dayanışma…

Haklıyız, direniyoruz ve mutlaka biz kazanacağız…

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”