“İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz” İzmir Kampanya Grubu üçüncü nöbeti Alsancak’ta Gerçekleştirdi.

Geçen hafta Karşıyaka vapur iskelesi karşısı, Çarşı girişinde “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz” talebiyle ikinci nöbet eylemini gerçekleştiren İzmir Kampanya Grubu, bu hafta üçüncü nöbet eylemini Alsancak’ta Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde gerçekleştirdi.

İktidarın pandemi gerekçesiyle ilan ettiği 17 günlük ” tam kapanma” başlamadan iki saat önce yapılan nöbet eyleminde,  önce çalıştığı işyerindeki bir erkek tarafından katledilen bir kadın emekçi kadın, Fatma Şengül’ün öyküsü anlatıldı.

İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan, fesih kararını kabul etmeyen Kampanya Grubu’ndan  kadınlar 1 Mayıs öncesi olmasını göz önüne alarak düşük ücretle, sendikasız ve uzun sürelerle çalıştırılan mevsimlik kadın işçilerin öyküsünü dile getirdiler.

Kadınların Öykülerinin  anlatılması  aralarında “Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet”, “Yaşamak İstiyoruz”, “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz”, “Kadın Cinayetleri Politiktir”, “Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Erkek vuruyor, Devlet Koruyor”,  “Gelsin Baba Gelsin koca,  Gelsin Devlet ,  Gelsin Cop,  İnadına İsyan İnadına isyan, inadına Özgürlük” , “Dünya yeriden oynar kadınlar özgür olsa” sloganlarını  atarak, Sözleşmeye kararlılıkla sahip çıkacaklarını ifade ettiler.

Etkinlikte okunan  mevsimlik kadın işçilerinin  öyküsü şöyle;

“Biz mevsimlik tarım işçisi kadınlarız. Adımız yoktur bizim, patronun gözünde hepimiz aynı kişiyiz; ameleyiz, gündelikçiyiz, yevmiyeciyiz. Bir sayımızı bilirler, bir de ellerimizi. Ellerimiz çalışkandır; uğraştığı toprağa benzer, yol yoldur, çatlaktır ama beceriklidir ellerimiz.

Nerede kızardıysa domates, kayısı nerede ballandıysa, nerede açtıysa pamuk beyaz çiçeklerini, üzüm suyunu nerede topladıysa biz oraya gideriz. ince bir şilte, zayıf bir bohça ve uykulu çocuklar vardır kolumuzun altında. Tepemizdeyse yakıcı güneş, buyurgan bir erkek sesi kulağımızda, üzerimizde eprimiş esvaplar, kafamızda küçük hesaplar, içimizde sessiz öfke yüzümüzde donuk bir ifade ne derlerse onu yapar, nereyi gösterirlerse orada yatarız.
Bu kimi zaman rutubetli bir depo olur, kimi zaman naylon çadır kimi zaman kuru toprak kimi zaman küçük mezar.

Biz mevsimlik tarım işçisi kadınlarız. Yaşarken değil ama ölünce anılır adımız. 25 kişilik yaşlı ve köhne minibüslere 40 kişi doluşup işe giderken bir trafik kazasında apansız ölüveririz, isimleri şöyle deyip adımızı yazar gazeteler, sağ kalanlarımız o gazete üstlerinde azığını yer, hadi sallanmayın der sonra o buyurgan erkek sesi. Ölen de kalan da biziz ama pazarlığımızı yapan o,  emeğimizi satan o.  Kim o?  O erkek.  O güçlü, onun aklı var, onun adı var.  Çavuş o,  dayı başı o.  O işveren. Küçük patron,  patroncuk.

Elektrik ve su varsa gittiğimiz yerde şanslıyız. Bu bize bir lütuf gibi sunulur. 200 yılı aşkındır kullanılan o elektrik, o çıplak ampül, o sallantılı gölge bir lütuf gibi sunulur bize. yalan yok biz de boş bulunur, gülümseriz. Yorgun gece de bir kaç cümle bir kaç bardak çay iyi hissettirir kendimizi bize. isimlerimizi unutmamak için ara sıra birbirimize sesleniriz.

Güneş doğarken uyanırız. Gök maviye dönmeden, mora çalarken hala. Köstebeklerden ve solucanlardan önce ama kuşlarla beraber. Mevsim ne olursa olsun serindir sabahlar, tazedir kokusu, yaşama sevincine benzer bir yürek kıpırtısı insanın içinde, bir çiy tanesi gözüne ilişir, bir asma yaprağında güneş parlar, bir yeşil erik başını uzatır saklandığı yerden, yaşı kaç olursa olsun zeytin ağaçları gençleşir, hayat hayata benzer bazen, hepsi yine o sesle yıkılır: sallanma!

Çalış! hep çalış, tarlada çalış, evde çalış, pişir taşır, doğur, bak, büyüt, çalış! Yıka, temizle, ütüle, durula, sallanma çalış!
Sağa sola bakma çalış!, ağlama, gülme, sohbet etme, durma, dinlenme, ağzını açma, tek laf etme çalış!
Patronun gözünü dilip her yerine baksa da çalış, oğlu yanından geçse de çalış, geçerken eli memene değse de çalış! kafanı kaldırma, sesini duyurma, itiraz etme, cevap verme, fazla uzatma çalış!

Erkekler ne derse onu yap, uslu ol ve arada bacaklarını açmayı unutma. Çünkü eksik eteksin, kıt kafalısın, beceriksizsin, laf anlamazsın. Kadınsın ya gündüz patronun gece kocanın malısın.

Bizler işçiyiz, mevsimlik tarım işçisi, güzel değilsen şairin şiirine alma gereği bile görmediği. Sofradaki yeri öküzünüzden sonra gelenler hani. Buradayız. Yok artık öyle sandığınız gibi değiliz. Tavındaki toprak, mevsimindeki fide kadar bereketliyiz. Çiçeğe yürüyen su gibi azimli öğlen güneş gibi kızgın ve öfkeliyiz. Geri istiyoruz, çaldığınız ne varsa geri istiyoruz. , zamanımızı, emeğimizi, bedenimizi, ismimizi, sesimizi geri istiyoruz. Şimdi hepsi bize lazım, şimdi isyandayız. şimdi hepimiz buradayız.”

“Ben FATMA ŞENGÜL. 1965 kışında Foça’da doğdum, 12 şubatta. 7 kardeştik, iki de ana-baba 9 kişi. evimiz küçüktü, geçim derdimiz büyük ,kalktık İstanbul’a göçtük. Evdeki herkes bir işe koştu, ben ayakkabı fabrikasında işçiydim.
19 yaşındaydım Ülgen ile evlendiğimde. İyi insandı Ülgen, hakkaniyetliydi, bir bakkal işletmeye birlikte. 20sinde Koray’ı, 22’sinde Gökay’ı doğurdum.
Hiç unutmam, 1989 senesiydi, yıkım kararı geldi bizim bölgeye, Gülsuyu mahallesinde oturuyorduk. Kentsel dönüşüm deyip evlerimizden atmak istediler bizi. Gidecek yerimiz yoktu. Yoksul bir mahalleydi zaten, aç yatan var mıydı bilmiyorum ama öyle çok doyan da yoktu. Yıkıma geldiklerinde en önde koştu Ülgen, olmaz dedi, bu kadar insan evsiz mi kalacak dedi? Zavallı bir kaplumbağa bulmuş, kabuğunu taşlıyorlardı sanki. can havliyle itiraz ediyordu Ülgen. kendini yakacak kadar büyüktü itirazı, o direğin dibinde alevler içinde bağırıyordu; Yoksul halk nereye gidecek?

6 ay komada kaldı Ülgen. Yaraları zor iyileşti. Hastaneden çıkınca o küçük hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz sandım, olmadı. Kısa bir süre sonra trafik kazasında öldü Ülgen. 3 çocuğumla yapayalnız kaldım o yoksul mahallede, en küçüğü 5 yaşındaydı. Okumaları lazımdı, doymaları lazımdı, oyuncak, kitap, kıyafet, ayakkabı lazımdı. Demek benim daha çok çalışmam lazımdı. Olsun, dedim-bilmediğim şey değildi. aşçılık yapmaya başladım ben de, izin günlerimde de gündeliğe gittim. yemekler pişirdim, evler temizledim ve bir gün bile yıldım demedim. Kanser etti bu hayat beni sonunda, yine pes etmedim. Bir küçük pasta aldım ve 3. evredeki kanserimi güler yüzle karşıladım.

Ben Fatma Altıntaş, kendimi bildim bileli severim gülmeyi. Başımdan acıyı eksik etmeyen allah içimi neşeli yaratmış ben ne yapayım? Kemoterapi, ışın tedavisi, ameliyat derken iyileştim. Doktorlarıma ayıp olmasın ama o dans kursu ve örgü örmek hepsinden iyi bana. Öylesine değil, doya doya yaşamayı seçtim.
Artık yorulmayacaktım, yoktu artık koştura koştura iki işte çalışmak. Bir bankanın emekliler lokaline girdim. Sakindi, iyiydi derken Zeynel’in, iş arkadaşım olurdu, hiç çalışmadığını fark ettim. Kendini kovdurup tazminat alma peşindeydi, onun iş yükünü de mecburen taşıyordum ama bu durumdan rahatsızdım. Çocuklarım vardı düşüneceğim, elimden kayıp giden ve bin bir zorlukla ger gelen sağlım vardı, hem ne münasebet bir başka erkeğin işini yapacaktım? Gittim bunları Zeynel’e söyledim. senin işini yapmak istemiyorum ve buna mecbur değilim dedim. Dinlemedi müdüre şikayet ettim. Kolay mıydı öyle gerine gerine gezip bir kadını ezmek? Hatta kızıma da dedim bunu, olmazsa işi bırakacaktım, bırakamadım.

Bir bahar sabahı Melisam’ ı öpüp çıktım evden. İki el silah sesi duydum. Melisa’da duymuştu, camdan görmüştü düştüğümü, öyle uzaktı ki ölüm bize, melisa korkudan bayıldım sanmıştı, canım yavrum. evden çıkıp yanıma koşarken Zeynel’in başıma iki kurşun daha sıktığını görmedi. Yüzümü yüzüne çevirince gördü beni, ben onu görmedim. Ben oracıkta öldüm.

Cinayeti Melisa gördü, “Ben gördüm kulaklarım gördü”

İlk ifadesinde silahı satın aldığını, ikincisinde babasından miras kaldığını söyledi. Tutuklandıktan tam 7 ay sonra görüldü mahkemesi. Boş durmadı, oturdu dersine çalıştı Zeynel. Çalışkan katil, akıllı katil, iyi katil Zeynel. “ tansiyon hastasıyım çabuk sinirlenirim, hem Fatma da bana hakaret etti, ağır tahrik altındaydım, ne yaptığımı bilmeden öldürüvermişim” dedi mahkeme de. Kör kayıkçı dahil gören yoktu tartıştığımızı ama erkekti ya Zeynel, takım elbisesi vardı, kravat bile takmıştı üstelik, hem nasıl da pişmandı, adalet ondan yanaydı. Müebbet cezasını bozup 18 yıla indirdiler.

Ben Fatma Şengül, iş arkadaşım tarafından katledildim. Yaşasaydım, e ama siz de hayatınızdaki erkekleri iyi seçin diyenlere, iş arkadaşımı nasıl seçeyim, özgeçmişinde katil mi yazıyor diyecektim. Ben Fatma Şengül, beni Zeynel Akbaş öldürdü. Yaşasaydım sizinle burada yan yana duracak, erkek adalet değil gerçek adalet diye bağıracaktım. İşimden, evimden, hasta yatağımdan, çocuklarımın yanından çıkıp ben de sokaklara dökülecek ve vazgeçmiyoruz diyecektim. Ben Fatma Şengül, buradayım, unutmayın beni.”

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.