İzmir’li Kadınlar İstanbul Sözleşmesi İçin Karşıyaka Çarşı girişinde nöbet eylemi Yaptı

Geçen hafta Konak vapur iskelesi önünde , “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz” talebiyle ilk nöbet eylemini gerçekleştiren İzmir Kampanya Grubu, bu hafta Karşıyaka’daydı.

Karşıyaka vapur iskelesi karşısında, çarşı girişinde saat 17.00 de başlayan nöbet eyleminde Ülkemizde İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlanması sürecinde etkili olan ve AİHM’de ilk kez kadına yönelik şiddet uygulanmasında devleti sorumlu gören Nahide Opuz’un  ve  töre nedeniyle katledilen Güldünya  Tören’in  öyküsüne yer verildi.

N.Opuz’un mücadele öyküsü anlatılırken kadınlar, “Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet”, “Yaşamak İstiyoruz”, “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz”, “Kadın Cinayetleri Politiktir”, “Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Erkek vuruyor, Devlet Koruyor”,  “Gelsin Baba Gelsin koca,  Gelsin Devlet ,  Gelsin Cop,  İnadına İsyan İnadına isyan, inadına Özgürlük” sloganlarını  attılar.

Etkinlikte okunan  Nahide Opuz’un  öyküsü şöyle;

“Ben Nahide Akgün, siz beni Nahide Opuz olarak tanıyorsunuz.  1972’de doğdum, Diyarbakırlıyım. Hüseyin ile birlikte yaşamaya başladığımızda henüz 17 yaşındaydım. Annemin dini nikahlı eşinin oğluydu. 1993’te, 21 yaşındaydım o zamanlar, ilk çocuğumu doğurdum, 94’te ikincisini.  1995 ‘te evlendik, 1996’da bir çocuğumuz daha oldu.

Hüseyin ile hiç mutlu olmadım. İlişkimizin en başından beri şiddet gördüm. Dayağa, hakarete, tehditlere maruz kaldım, dayanamadım. Ayrılmak istedim ondan, her gün yaşadığım işkence bitsin, çocuklarım mutlu büyüsün, bizim de sıradan bir hayatımız olsun istedim.

1995 Nisanında, 1996 Nisanında ve  1998 Şubatında tam üç kez polise gittim, şikayetçi oldum, evi terk ettim, annemin yanına yerleştim ama değişen hiçbir şey olmadı. Polise göre  bir dilekçe numarası, bir kayıt dosyasıydım sadece ve her seferinde eve geri döndüm çünkü mecburdum, çünkü Hüseyin’in tehditlerinden korktum, bizi öldürmesinden korktum, çocuklarımı kaçırmasından korktum. Yoksa siz de bilirsiniz, cehennemini seven yoktur aslında.

1998’in mart ayında, yani eve dönüşümün hemen ertesi ayında  yine terk ettim onu, bu kez kararlıydım, sonunda boşanacaktım…  tabi  yine olmadı. Bir gün annemle yürürken arabasını üzerimize sürdü, yetmedi bize bıçakla saldırdı. hastaneye gittik. “iki kadının bedeninde de yaşamlarını tehlikeye düşüren yaralar vardır” yazan bir darp raporu verdi doktor. Olsun varsın dedik sonunda kurtulacağız, hakkında cezai işlem başlatıldı nasıl olsa… olmadı. iki kez tutukladılar, ikisinde de salıverdiler. yargılama devam ediyor dediler ve sonunda annemin yaraları ağır diye 3 ay hapis verdiler, o üçü ayı da paraya çevirdiler,  bize ölün der gibi. Ölmedik.  Ölmedik ama kurtulamadık da. Davadan çekilmezsen çocukları kaçırırım dedi, çekildik; öldürürüm dedi, çekildik. Yoksa biz de biliyoruz geri çekilmenin sonu yoktur aslında.

Sonu yoktu gerçekten; durmuyordu Hüseyin, annem ve ben birer öldürme denemesiydik  onun için. Zaten bizi korusun diye gittiğimiz polis her seferinde Hüseyin’i koruyor, Hüseyin korundukça güçleniyor, güçlendikçe saldırıyordu. Ekim 2001 de bıçaklandım.  Beni hastaneye kaldırdılar, Hüseyin’i karakola aldılar. Bu kez tamam dedim, bitti dedim. 7 uzun yıl boyunca şikayet ettim, 7 koca bıçak darbesi yedim, az buz değil dedim. Hüseyin hapisteyken boşanırız, yeni bir hayat kurarız dedim, yine olmadı. 840 lira para cezası verdiler Hüseyin’e, onu da 8 taksit böldüler. Ben tanesi 120 liradan yediğim bıçak darbeleriyle kaldım. Yoksa herkes bilir, hayat öyle ucuz değildir aslında.

Eğer bu ülkenin kanunları beni korusaydı, ben de şimdi burada, sizin aranızda olacaktım. Hiç unutmuyorum 2002 yılının 11 Martıydı. Yola çıkmıştık, buraya geliyorduk annemle, İzmir’e. Her şeye rağmen yeni bir hayat kuracaktık, bunu başarabilirdik, buna inanıyorduk, artık Hüseyin olmayacaktı hayatımızda, onu geride bırakacaktık… bırakamadık. Peşimizden geldi Hüseyin, nakliye kamyonunu durdurdu, o an yüzünü görmedim; gözünü kırptı mı kırpmadı mı bilmiyorum ama annemi vurdu. Oracıkta öldü annem. Sonunda Hüseyin tutuklandı ve yaşam boyu hapse mahkum edildi ve boşandık. Ama yine olmadı. Annemin peşin peşin hayatıyla ödediği bu müebbette devlet, hayatını taksit taksit geri verdi Hüseyin’e. Cinayeti işlerken ağır tahrik altında olduğuna hükmetti, cezasını 15 yıla indirdi ve 6 yıl sonra Hüseyin’i salıverdi. Yoksa ben, rağmenli de olsa yeni bir hayat kuracak ve bugün aranızda olacaktım aslında.

Ben Nahide Akgün, siz beni Nahide Opuz olarak tanıyorsunuz. Hüseyin ile evlendiğim ilk günden, annemin katledişine kadar geçen 6  yılda tam 36 kez şikayetçi oldum Hüseyin’den, devlet Hüseyin’i aklamaktan yılmadı. Hüseyin bize zulmetmekten yılmadı, ben mi yılacaktım,  ben de yılmadım.

15 Temmuz 2002’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) dava açtım ve mahkeme 7 yılın sonunda, 9 Haziran 2009’da kararını verdi ve AİHM, tarihinde ilk defa, ev içi şiddette bir tarafın kadın olduğu için ayrımcılığa uğradığı gerekçesiyle bir devleti 36.500.-Euro tazminat ödemeye mahkûm etti.

Ben Nahide Akgün, siz beni Nahide Opuz olarak tanıyorsunuz, bu hikaye benim hikayemdir. Bu hikaye, devletin yok saydığı hayatımı dirençli bir ilhama çeviren  İstanbul Sözleşmesi’nin hikayesidir. İstanbul Sözleşmesi, yaşamakta ısrar eden kadınların hayat hikayesidir. İstanbul Sözleşmesi, erkek şiddetine direnenlerin inat hikayesidir. Bu hikaye bizim hikayemizdir. Ben Nahide, yaşamaktan da haklarımdan da İstanbul sözleşmesinden vazgeçemiyorum. Buradayım!”

Etkinlikte okunan  Güldünya Tören’in  öyküsü şöyle;

“Ben Güldünya Tören, gecekondu semtlerinin adına benzetirim hep adımı; söyleyince kulağa hoş gelir ama içine bir bakarsın dertten, kederden, zulümden başka hiçbir şey görünmez.

Bitlis’te doğdum ben, 1982’de. Ailem Şego aşiretine bağlıydı, adı batsın aşiret gibi, hayatımı çaldı benden.

Servet Taş bana tecavüz ettiğinde 20 yaşındaydım. Halamın kızıyla evliydi Servet; o çok kutsal aile var ya hah işte o ailenin bir parçasıydı işte. Hamile kalmışım tecavüzden sonra, hiç haberim yok. Sonradan fark ettim. Fark ettim ama kimselere bir şey diyemedim korkumdan, epey bir süre sakladım hamile olduğumu ama korkum büyüdü, kaygım büyüdü, bebeğim büyüdü, karnım büyüdü, anladılar. Sorguya çektiler, söyledim. Servet Taş yaptı dedim, bana tecavüz etti dedim. Servet’e sordular, yaptım dedi servet. böyle göğsünü gere gere, hiç korkmadan yaptım dedi.

Al bunu götür o zaman dedi babam, bunu kuma yap kendine dedi, temizle bunun namusunu dedi.  Bunu dediği benim ha, benim, Güldünya. İstemedim. Kimsenin namusu, kapatması, kulu, kölesi, kuması olmak istemedim.

Bebekle bir olay da duyulunca, olay dediğim de işte Servet’in bana tecavüz ettiği yani, arkasına bakmadan kaçtı köyden servet. Beni bir odaya kapattılar; sevdiğim ne varsa; ağaçlar, yollar, gökyüzü, taşlar, çiçekler kuzular odanın dışında kaldı. Bir parça kuru ekmek ve bir bardak durgun suya hayat dediler.

Sonra o küçücük odadan çıkarıp, kocaman bir şehre yolladılar beni. İstanbul’a, amcam Mehmet’in yanına. Fatih denen bir semtte otururdu amcam. Bitlis’ten İstanbul’a giden o uzun yol boyu hiçbir şey düşünmedim, ölümden başka. O içine kapattıkları küçük oda var ya, onu bile çok görmüşlerdi bana, biliyordum. Daha da küçük bir odaya, daha karanlık bir odaya, böyle tabut gibi bir odaya sokacaklardı beni. Ölmeye gittiğimi biliyordum.Bilmediğim ise iki kişi mi ölecektim, yoksa tek başıma mı? Karnımdaki bebek bir avazda çıkıp, avazı çıktığı kadar bağırabilecek miydi acaba?

Amcamın yanına yerleştikten bir vakit sonra abim İrfan geldi Bitlis’ten. Aşiret toplanmış, beni öldürmeye karar vermişti demek. Ama yapamadı İrfan, öldüremedi beni, eli varmadı. Bana kıyamadı sandım ama elime bir ip verip, al as kendini Güldünya deyince, bana değil, kendine kıyamadığını anladım. Ben de kıyamadım kendime. Camdan atlayıp evden kaçtım. Gördüğüm ilk polis merkezine dar attım kendimi, başıma geleni anlattım. Öldürecekler beni dedim, yaşatmayacaklar dedim, yaşamak istiyorum dedim. Amcam Mehmet’e telefon ettiler karakoldan, Şehremini polis merkezine gelin dediler. Amcamla abim geldi, olur mu öyle komiserim dedi, öldürmeyiz dedi, yemin etti ikisi de, Allah’ı şahit gösterdi. Polisler inandı, ben de inandım. İnamayıp ne yapacaktım. Alaattin abi geldi aklıma o an. Bizim Bitlis’teki köyde imamlık etmişti uzunca bir süre. Ona götürün beni dedim, götürdüler.

2003 yılının 1 aralığında doğum yaptım. Umut koydum bebemin adını, kızım Güldünya, kendine Umut doğurdun dedim ama büyütemedim umudumu, bir arkadaşıma emanet ettim. Ne olursa olsun, Umut’u korumalıydı değil mi insan?

Bebeğim güvendeydi, bir zamandır arayıp sormuyordu ailem, hafifler gibi oldum biraz. Çalışayım dedim, elim iş tutsun, karnım ekmek görsün hele, yavrumu da alırım dedim. İzin vermediler. Çalışan kadın makbul değilmiş, adı kötüye çıkarmış, aşirete zeval gelirmiş, adı batsın şiret gibi,  çaldılar benden hayatımı.

2004 Şubatında babam geldi Alaattin abilerin evine. Bir zaman kaldı ama benimle hiç konuşmadı, tek laf etmedi, duvar gibi baktı durdu öyle. İrfan geldi sonra, seni götürmeye geldik dedi. Bursa’ya teyzenin yanına gideceksin dedi, çalışacaksan orada çalış dedi. İtiraz etmedim, birkaç parça eşyam vardı, onları toplamaya koyuldum. Gerek yok, dedi abim, o an alaattin abinin gözlerini gördüm. Demek eşyaya hiç ihtiyaç duyulmayan, dönüşsüz bir yola götürüyorlardı beni, yine de sağolsun otogara kadar ben de geleyim dedi alaattin abi.

Evden çıktık, 100 metre ya gittik ya gitmedik, kardeşim Ferit’i gördüm, Güvercin caddesinin köşesinde bekliyordu. Yanına varınca çekti silahını, ateş etti bana, bir  filmde olsak güvercinler havalanırdı güvercin caddesinde ama tek hissettiğim kalçamdaki o ılık ve keskin acıydı. İrfan’a ve Ferit’e baktım, koşarak kaçıyorlardı. En yakın hastaneye yetiştirdi beni Alaattin abi, oradan Bakırköy devlet hastanesine sevk ettiler. Ameliyattan çıkınca polisleri gördüm, şikayetçi olmadım. Sabaha karşı kardeşlerimden biri girdi odaya,alacakaranlıktı, tam seçemedim, zannederim Ferit’ti. Neden geldiğini anlamıştım, geçmiş olsun diyecek hali yoktu tabi. Silahını kafama doğrulttu. Kaça kaça kaça buraya kadar kaçabilmiştim ölümden ve ölüm işte burada, bir şubat sonu,sabaha karşı bulmuştu beni, buraya kadarmış Güldünya dedim kendime, gülmeden gideceksin bu dünyadan.

Ölümü alıp uzun konvoyla Bingöle götürdüler, anlı şanlı bir cenaze töreni yaptılar bana, namusları temiz, vicdanları rahat toprağa verdiler bedenimi.

Ben Güldünya Tören, gecekondu semtlerinin adına benzetirim hep adımı; söyleyince kulağa hoş gelir ama içime  dertten, kederden, zulümden başka hiçbir şey görünmez. Çükü ben namusunu cinayetle temizlemeye karar veren töreler yüzünden öldüm. ben erkekler tarafından öldürüldüm. Unutmayın beni”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.