2021 işçilere, emekçilere, ezilenlere örgütlü bir mücadele azmi getirsin; hep birlikte eşit ve özgür bir dünyanın birleşik, örgütlü gücümüzle ellerimiz üzerinde kurulacağı günlere..

Dünya emekçileri 2020 yılını derinleşen ekonomik kriz ve Covid-19 bulaşıyla geçirdi. Bütün ülkelerde tekelci kapitalizm ve iktidarları salgınla “mücadele”yi kapitalist düzenlerini ve tekelci burjuvaziyi kurtarmaya ve korumaya yönelik tedbirlerle yaptı.

Gerek kriz gerekse Covid-19 tedbirleri içinde işçi sınıfı ve emekçileri korumak, çalışma koşullarını düzenlemek yoktu. Bütün fabrikalar, işletmeler çalışmaya devam etti. Bütün değerleri yaratan, oturduğumuz binaları, ulaşım araçlarını, gıdaları, iğneden ipliğe her şeyi üreten işçi sınıfı ve emekçiler çalışmaya devam ettiler. Bütün fabrikaların, işletmelerin, çiftliklerin, toprağın işçileri Covid-19 bulaşığından korunmak için hiçbir tedbir alınmadan sadece maske ile çalışmaya zorlandılar. Sağlıklarından, canlarından oldular..

Hastanelerin neredeyse hepsi, covid üniteleri baştan ayrılmadığı için hastalığı yayan merkezler haline geldi; kronik ya da başka nedenlerle rahatsız olanlar, akut durumlar da dahil, sağlık sorunu yaşayanlar ya randevu alamadılar ya da corona bulaşması kaygısıyla sağlık merkezlerine gidemediler; başta büyük hastaneler,her kademeki sağlık merkezlerinde sağlık çalışanları, hekiminden, hemşiresine, teknisyelerden hasta bakıcısına, temizlik elemanına, işçisine dek virüs bulaştı. Sağlık emekçileri, virüsü bulaştırma riskiyle evlerine gidemez oldular, gidenlerin aileleri, hane halkı risk altında kaldı, salgın dalgaları sıklaştı ve yüksek ivmeler kazandı. Uzun saatler boyu çalışma, izne çıkamama, korunma ekipmanlarından yoksunluk sağlık emekçilerini tüketir hale geldi. Covid-19 sürecinde bugüne kadar 310 sağlık çalışanı başkalarının canını kurtarmaya çalışırken kendi canından oldu.

İşçiler Covid-19 bulaşı koşullarında çalıştırıldı. Patronlar işyerlerinde basit hijyen tedbirleri alınmadığı, mesafe ayarları yapılmaması, servis azlığı ya da yokluğu nedeniyle hastalandılar, canlarından oldular. Hatta, semptom göstermeyen ya da hastalığı hafif geçiren işçiler çalışmak zorunda bırakıldı. Seslerini duyan olmadı. Kriz bahanesiyle işlerini kaybedenler, esnek çalıştırılanlar, zorunlu izne çıkarılıp günde 39 TL ye mahkum edilenler.. Sendikalaştıkları için, örgütlenme hakkını kullandıkları için işten atılanlar oldu. Örgütlenen işçilerin işveren tarafından işten atıldığını beyan eden ve firmayı teşhir eden sendika yöneticilerine ve eylemdeki işçilere “haksız rekabete” neden oldukları için tazminat davaları açıldı; sendikal örgütlülüğü engellemeye, işçileri yıldırmaya yönelik baskılar, salgın hastalıkla maskelendi, görünmez kılındı.

Nitelikli, birikimli akademisyenler KHK lerle üniversitelerden atıldılar, haklarında soruşturmalar, davalar açıldı, özel üniversitelerde çalışmaları engellendi
pasaportlarına el konuldu, “sivil ölü”lere dönüştürülmeye çalışıldılar. Liyakat yok edildi, kamusal alanlara niteliklerine bakılmaksızın siyasi iktidar yandaşları yerleştirildi.

Halkın iradesi yok sayıldı; idari ve mülki yöneticiliklere seçilmişler değil atanmışlar getirildi. Yerel yönetimler kıskaca alındı; yerel yöneticiler neredeyse iç düşman ilan edildi, cezaevlerine kapatıldılar, haklarında ağır ceza davaları açıldı. HDP yöneticilerinin geçmiş eş başkanları başta olmak üzere il ve ilçe yöneticileri kriminalize edildi, kamu oyunda suçlu oldukları algısı yaratılmaya, düşmanlaştırılmaya çalışıldılar; birçoğu etkisizleştirilmek üzere cezaevlerine konuldular.İşsizlik ve özellikle de genç işsiz oranı inanılmaz oranda yükseldi. Kadınlar istihdam dışı kaldı ya da güvencesiz ağır işlerde ucuz ve geçici işgücü olarak yer buldu.

Dinci gericilik, erkek egemen kültürü besleyen, güç ve cesaret veren diyanet kararları, fetvaları, yasal-hukuksal platforma taşınabilen dosyalarda erkeğin cezasız bırakılması ya da verilen cüz i cezalar kadın cinayetlerinin artmasına neden oldu.

Çocuk istismarları da ona keza.. Basına yansıyan çocuk taciz ve tecavüzleri bile olgunun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.,Faillerin çoğunun konu örtbas edilerek yargı önüne çıkarılmaması, yargılamaların uzun vadeye yayılarak unutturulma yoluna gidilmesi, sonuçlanan davalarda erkeğin cezasız bırakılması ise duruma vehamet kazandırmakta. Yine özellikle Diyanet aracılığıyla farklı cinsel yönelimi olanlara yönelik kullanıan nefret söylemi de cinayetlerle sonuçlamakta, toplumda ötekileştirilenlerin sayısı artmaktadır. Mültecilerin yaşadığı sorunlar da öyle. Sadece Suriyeli olduğu için yaşamını yitiren, darp edilenlerin sayısı azımsanmayacak rakamlarda. Ötekileştirme, dışarıda bırakma; ekonomik ve sosyal sorunların nedeni mültecilermiş gibi algı yanılması oluşturma insanlı dışı uygulamalara yol açıyor.

Dünyada tekelci kapitalist devletlerde de eğitim görme hakkı kademelendiriliyor. Genelde “yabancı” işçilerin, ekonomik göçmenlerin çocukları işçi ya da teknik eleman olacak kurumlara devam edebiliyor, ülke “sahip”lerinin çocukları ise yönetici, üst düzey eleman olarak yetişecekleri üniversitelere devam ediyorlar. Güncel anlamda bizim ülkemizde, pandemi koşullarında, eşit olanaklara sahip olamadıkları için uzaktan eğitime katılamayan öğrenci sayısı ne yazık ki bilinemiyor ya da açıklanmıyor. Çocuklarını ihtiyaç kredisi çekerek okutan ya da kiradan kurtulmak, konut sahibi olmak için kredi kullanan emekçilerin, kredileri ödeyemediği için konutsuz kalmaları, maaşlarına ya da günlük kullanımdaki ev eşyalarına haciz gelmesi sır değil. Milyonlarca emekçinin, küçük esnafın da haciz dosya sayısı oldukça kabarık.

Durum böyleyken siyasi iktidar, tekelci çok uluslu şirketleri kurtarmaya, yandaş şirketlerin vergilerini silmeye, düşürmeye, yapılandırmaya odaklandı. İşçi sınıfını, emekçileri, küçük esnafı destekleyici değil kapitalist düzeni koruyucu önlemler aldılar.

24 Ocak kararlarından bu yana kırk yıl geçti. Kırk yıl içerisinde, özellikle AKP döneminde özelleştirilmeyen veya satılmayan “kamu iktisadi teşebbüsü/ KİT kalmadı. İşçiler özelleştirmelere karşı çıktı, direnişler yaptı, mücadele etti ancak işçiler işsiz memleket fabrikasız kaldı. Fabrikalar kapatılınca istihdam düştü, üretim geriledi, ithalat arttı.Kapitalist devlet bütün direnişleri zor kullanarak bastırdı. Tekelci kapitalistler ve onların iktidarları piyasanın kurallarına göre oynamak gerektiğini ve devletlerin ekonomiye müdahale etme hakkı olmadığını savunarak, özelleştirmeleri gerçekleştirdi. Siyasi iktidar, holdingleri, şirketleri ve bankaları krizden kurtarmak için kurtarma paketleri açıkladı. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların yaşamına destek verecek hiçbir “paket” açıklanmadı.

Kriz ve salgın koşullarında, dünyada milyonlarca işçi, emekçi işini kaybetmişken, birçok küçük ve orta boy işletmeler iflas ederken, esnaf dükkan kapatırken dünya servetine el koyan dev, çokuluslu şirketlerin patronları salgında da kazanmayı sürdürdü. Tekelci kapitalist şirketler sermayelerini büyüttü, karlarını arttırdılar. Türkiye’de de tekelci burjuvazinin ve yandaşlarının karlarını artırdığı ve servetlerine servet kattığı bir sır değil. Dünyada ve ülkemizde salgınla geçen on ay, kaynakların üretime, sağlığa, sosyal güvenliğe, toplumsal desteğe kullanılmadığı açıktır.

Salgın, iklim krizi, kuraklık ve gıda krizi ile birlikte işçiler, emekçiler zor zamanlarda yaşamakta. Gelecek her gün açlık sınırında ücret vererek üretim maliyetini düşüren, kar ve sermaye birikimini büyüten milyonlarca işçiyi ve ailelerini, sayıları her geçen gün artan işsizleri ve yine sayıları her geçen gün artan yoksulları daha da zor günler beklemektedir. Özellikle tarımın ülke bazında bitirilmesi ile gıda krizini de yaşayan ülkemiz, kuraklık ve iklim krizi ile sorunların katmerleştiği pandemi koşullarında, emekçiler ve yoksullar kendilerini yalnızlaşmış, terk edilmiş ve çaresiz hissetmektedirler.

Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler.

İşçilerin emekçilerin, bu alanda çalışan meslek odalarının, bu memleketin aydınlarının doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik ortak mücadelesi her alanda sürmektedir. Bu salgın, ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın var edilmesinin, korunmasının önemini bir daha göstermektedir.

Kuraklık ise ne kaderdir ne de tesadüf. Tekelci kapitalizm toprağı, suyu, havayı kirletti, doğal dengeyi bozdu, ekolojik dengeyi sağlayan türleri yok etti. Maden ve altın şirketleri, her geçen gün ormanlarımızı yok etmekte ve doğal yaşamı bozmakta. Siyasi iktidar maden yasalarıyla tekelci kapitalist şirketlere büyük avantajlar sağlamıştır. Toprağını, suyunu, yaşam alanlarını korumak isteyenler aynı araçlarla karşılık veremedikleri devlet zoruyla karşı karşıya gelmekte. Siyasi iktidarın ve sermayenin aşırı sıcaklara, aşırı kuraklığa, susuzluğa, hortumlara, kasırgalara, sellere, tayfunlara ya da “olağanüstü” hava olaylarına, hatta depremlere karşı önlem aldığını, hazırlandığını göremiyoruz, sorunu dualarla geçiştirmeye, zihinlerde bilim dışı algılar oluşturmaya çalışılmakta.

Tarım alanlarımızın üçte ikisinde yağışa bağlı üretim yapılmaktadır. Dolayısıyla yağış miktarı tarımsal üretimi doğrudan etkilemektedir. Aynı zamanda ağır sanayide ve maden sektöründe enerji üretiminde yer altı ve üstü su rezervlerinin kullanıldığını dikkate alınacak olursak, su kaynaklarının tarımda kullanımının engellendiği yanı sıra denetimsiz üretim nedeniyle sularımızın kirletildiği de daha anlaşılır olacaktır. Tarımsal üretimde gerileme, tohum, gübre, mazot fiyatlarındaki girdi artışları ve dışa bağımlılık sorunun ciddiyetini arttırmaktadır. Bilindiği üzere, ülkemizde önemli tarım ürünleri dışarıdan ithal edilir duruma geldi. Bunun yanı sıra kuraklığa bağlı tarımsal üretimdeki düşüş, fiyatlarda artışa neden olmaktadır. Yeni belirlenen asgari ücretin açlık sınırını altında olduğu ülkemizde gıdaya ulaşmak, sağlıklı beslenmek ve yaşamak işçiler ve yoksullar için ciddi bir sorun olmaya artarak devam edecektir.

Dinci-gericilik ile şoven-milliyetçiliğin birlikte faşizmi güçlendirdikleri, kazanılmış demokratik hakların tartışıldığı, geri alınmaya çalışıldığı, iç hukukunun ve uluslar arası sözleşmelerin uygulanmadığı, yok hükmünde sayıldığı “Tek adam rejimi” olarak adlandırılan bir düzende, sermayenin temsilcileri “Türkiye’de yoksulluk sorun olmaktan çıktı”, “Ekmek yiyorlarsa aç değildirler” diyebiliyorlar. Tekelci burjuvazinin gündeminde yoksullukla, işsizlikle, açlıkla, kuraklıkla, doğal yaşam alanlarını korumakla ilgili çalışma, mücadele yok, sermaye ve karlarını arttırmak için dünyanın yer altı yerüstü kaynaklarını en ucuza nasıl kullanıcağının, işçi-emekçi işgücünün nasıl en ucuza satın alabileceğinin hesabı vardır.
Virüs ve bakterilerin neden olabilecekleri salgınları durdurmanın yolu kapitalist düzenden kurtulmaktan geçmektedir. Üretimin kar için değil, toplumsal gereksinmeler ve yaşayanlar için yapıldığı, sosyal yaşamda insanı merkeze alan mekanizmaların kurulduğu, işletildiği, paylaşmacı, ortaklaşmacı ve dayanışmacı bir sosyalist düzen kurmak mümkündür.

Savaşa ve askeri yatırımlara harcanan kaynaklar, üretime, eğitime, sağlık sistemini güçlendirmeye kullanılırsa, hem salgınla hem de milyonlarca yoksulun boğuştuğu hastalıklarla mücadelede çok önemli bir kaynak elde edilmiş olur. Savaş koşullarında Covid-19’un küresel ölçekte daha da artacağı düşünülmeli, halkın çıkarları merkeze alınmalıdır. Suriye’deki ve Libya’daki askeri birlikleri geri çekilmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir

Devlet bugün salgını, kimi zaman yürüttüğü dış politika nedeniyle savaşı öne çıkararak, gerekçe göstererek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma ve iletişim haklarına yönelik yasaklamalar kaldırılmalı, hukuki olmayan, siyasi nitelikli cezalandırılmalar son bulmalıdır.

Cezaevlerindeki hasta tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar ve küçük çocuklu anneler tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Tekelci burjuvazi ve temsilcileri bütün bu talepleri kuşkusuz gerçekleştirmeyecektir. Burjuvazi kendi sınıf çıkarları dışında işçi sınıfının ve emekçilerin taleplerini gerçek anlamda ele alarak çözmez. İşçi sınıfı ve emekçiler iktidar olmadan düzeni değiştiremez. İşçi sınıfı ve emekçilerin sorunlarını emekçi iktidarı çözecektir. Sorun iktidar sorunudur. İşçiler emekçiler ve yoksullar eşit ve özgür bir dünya için her alanda örgütlenmeli ve iktidara talip olmalıdır. Bunun için kitlesel ve birleşik bir emek-demokrasi hareketine ihtiyacımız var. Her bir talep için daha fazla işçinin-emekçinin haklarında ısrarlı olduğu, uzun erimli mücadele ettiği; her alanda çalışan ücretlilerin ekonomik, sosyal hakları temelinde örgütlendiği, örgütlenmelerini güçlendirdiği; emek, demokrasi örgütlerinin birbirleriyle koordinasyon içinde güçlerini birleştirdikleri bir sürecin sonunda hukuksal ve yasal kazanımların yaşama geçirileceği bir toplumsal sistem hayal değildir. Kapitalizmin yok ediciliğini durdurmadan yani ortak mücadeleyi yükseltmeden hiçbir kazanım sağlanamayacağını tarihsel deneyimlerden ve kendi mücadele pratiğimizden biliyoruz.

Düş görmüyoruz, istiyoruz, ne istediğimizi biliyoruz.

2021 işçilere, emekçilere, ezilenlere örgütlü bir mücadele azmi getirsin; hep birlikte eşit ve özgür bir dünyanın birleşik, örgütlü gücümüzle ellerimiz üzerinde kurulacağı günlere..

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.