Öğrenime Katkı Bursu Duyurusu


DUYURU

2020-2021 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvuru 01-20 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

Sevgi ve Dostlukla..
İMECE-DER Yönetim Kurulu
İmece-Der
Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:
Öğrenim sırasında kalınan yer:
Aile Yurt Akraba Arkadaş Diğer:
Öğrenim Sırasında kaldığınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler Boşanmış Baba vefat Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Güvenlik kurumu SSK ES Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba Anne Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb:
En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; çalışmayı dilediğiniz alanlar:
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

İzmir’de Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanına çıktı. Faşizmi yenmek için mücadele çağrısı yaptı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, temel hak ve özgürlükler için ve   demokrasi güçlerine yönelik faşist  saldırılara karşı “Demokrasi için bir nefes” mitingi düzenledi.  Gündoğdu Meydanı’nda düzenlenen  mitinge  sendika ve meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri   ve muhalif siyasi partiler,  HDP binasında silahla katledilen Deniz Poyraz’ın annesi Fehime Poyraz, KESK Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik  HDP Eş Genel Başkanları Mithat Sancar ve Pervin Buldan ile HDP yöneticileri  Emek  Partisi yöneticisi Selma Gürkan,  İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı  Tunç Soyer, Balçova Belediye Başkanı Fatma Çalkaya ile CHP İzmir İl Başkanı  Deniz Yücel’de mitinge katıldı.

Miting Praksis Müzik Grubuyla başladı,

Cumhuriyet Meydanı’nda  toplanan sendikalar ve kitle örgütleri Gündoğdu Meydanı’na yürüyüş düzenledi. Yürüyüşte “Deniz’e sözümüz barış olacak”, “Hak hukuk adalet”,  “Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Deniz’in hesabı sorulacak”, “Faşizmi yeneceğiz” sloganları atıldı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Disk  Ege Bölge Temsilcisi memiş Sarı  yaptı. Açıklama söyle;

“Bugün vereceğiniz bir ses yarın doya doya alacağınız nefestir. O sesi verdiniz hepinize teşekkür ederiz.

“Sabahları uyanıp bir insanı öldürmeye gitmeden, yurdumuzu sevmenin bir yolunu bulmalıyız. Sabahları, birilerini öldürmek için uyananların yurdumuzu sevmesine artık müsaade etmemeliyiz.”

‘DEMOKRASİ İÇİN BİR NEFES’

Uzun süredir bir yok oluş hikâyesi yaşıyoruz.

Varlığımız parça parça gidiyor elden.

Faşist kutuplaştırıcı politikalarla bizi biz yapan ne varsa inançlarımız, kimliğimiz, emeğimiz, değerlerimiz yok sayılıyor, paramparça ediliyor,

Yaratılan korku iklimiyle toplum kendi içine hapsedilmek isteniyor. Kendimizi ifade edemiyoruz. Tek adam rejiminin korku, baskı politikaları tüm toplumsal kesimleri bunaltıyor,

Nefes alamıyoruz!

Kadınlar katlediliyor !

Kadınların özgürce sokakta dolaşma hakkı yok, tam aksine İstanbul Sözleşmesinden çıkarak kadına yönelik şiddetin cinayetlerinin önü açılıyor. İktidarın bu faşist saldırılarına karşı kadınlar toplumsal muhalefetin en önünde yer alıyorlar ve asla İstanbul sözleşmesinden asla vazgeçmeyeceğiz.

Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine saldırılar bitmiyor. Onur yürüyüşüne ırk, cins ve renk ayrımcılığına dayalı saldırıları şiddetle kınıyoruz. Biz tüm cinsel yönelimlerin var olma mücadelesini,  tüm renklerin ve halkların kardeşliğini savunmaya devam edeceğiz.

Demokratik kazanımlarımız, temel hak ve özgürlüklerimiz, üniversitelerimiz yok edilmek isteniyor; barışın yerini savaş, demokrasinin yerini kayyumlar, özgürlüklerin yerini fezlekeler, toplumsal cinsiyet eşitliği yerine kadına dönük şiddet-cinayetlere çocuk istismarına karşı cezasızlık,  yaşam hakkının yerini siyasal cinayetler, nefret suçları alıyor.

TBMM, Anayasa bypass edilmiş, demokrasi sürgünde, demokrasi cezaevinde, demokrasi tek adam rejiminin ayakları altında can çekişiyor, milletvekillerinin dahi siyaset yapma hakkı elinde alınıyor, gün geçmiyor ki bir muhalif vekile Cumhurbaşkanına, İçişleri Bakanına hakaretten suç duyurusu yapılmasın. Düşünce ve ifade özgürlüğü yok ediliyor!

Korkak kendini ifade edemeyen biatçı bir toplum tasavvur ediliyor

Her insanın en doğal hakkı olan düşünmek, düşündüğünü özgürce ifade etmek Milletvekillerine bile yasak, bir twit yüzünden dokunulmazlığı AYM kararı beklenmeden kaldırılan ve paldır küldür cezaevine atılan Ömer Faruk Gergerlioğlu uzun mücadeleler sonucunda Yargıtay kararı ile daha dün ancak özgürlüğüne kavuşabiliyor.

Cumhur ittifakı sözcüleri, 7 Haziran seçimlerinde seni başkan yaptırmayacağız, yolsuzlukların hesabını soracağız diyen MHP Genel Başkanı Devlet bahçeli, bugün yolsuzlukların üstünü örtme görevini layıkıyla yerine getiriyor. Muhalefete, demokrasi güçlerine azgın, saldırgan bir dille katliam çağrıları yaparak siyasal cinayetlere kadar varan toplumsal iklimin oluşmasında canla başla uğraşıyor.

İnsan insanlığımız yok ediliyor!

HDP İzmir İl Binasında güpegündüz tüm emniyet güçlerinin gözü önünde Deniz POYRAZ katlediliyor, aynı gün Anayasa Mahkemesinde yeniden kapatma davası açılıyor. Bu demokrasiye, hukuka, barışa açıkça saldırıdır. Bu faşist saldırıyı şiddetle kınıyoruz.

Toplumsal mutabakat, dayanışma, Anayasa, hukuk lime lime ediliyor.

Siyasal cinayetler, parti kapatma davaları ile demokrasi yok ediliyor!

Ancak Deniz’in katledildiği gün İzmir’de ortaya çıkan dayanışma Cumhur İttifakının faşist saldırılarına karşı en güzel yanıt oluyor. Bu oyunu bozacak olan Deniz’leri yaşatacak olan işte bu dayanışmadır, işte bugün birlikte alanlardayız.

Çürümüş bir iktidar, çürümüş bir düzen! Her yerinden irin akıyor. Artık gizlisi saklısı yok: Yolsuzluk, mafya, rant ilişkileri ile halkın malları, ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası yağma ediliyor. Kayıt dışı ekonomi almış başını gidiyor.

Mızrak çuvala sığmıyor !

Ülke ekonomisi karanlık güçlere mafya siyaset rant üçgenine teslim edilmiş durumda. Her gün ortaya çıkan ifşaların üstü örtülemiyor. Bütçe, Merkez Bankası, kayıtlı kayıtsız tüm ekonomi saraya teslim edilmiş durumda, saraydan habersiz kuş uçmuyor? Bu arada emekçiler yoksul halka pandeminin ve ekonomik krizin bedeli ödetiliyor. Bütçenin % 75’ni biz emekçiler oluşturuyoruz, ama bu bütçeden ne emekçiler ne de halk olarak % 25 pay alamıyoruz. Sürekli olarak artırılan dolaylı dolaysız vergiler, elektiğe, doğalgaza temel tüketim maddelerine yapılan zamlarla alım gücümüz yok ediliyor, asgari ücret yoksulluk sınırının altında işçiler emekçiler artık bunalmış durumda, emekçi artık nefes alamıyor !

Hak arama hürriyetimiz, sendikal haklarımız yok ediliyor!

15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL KHK’larla binlerce kamu emekçisi, işçi işinden ekmeğinden edilirken, açlığa sefalete mahkum edilerek yalnızca ülke demokrasisi değil; aslında sendikal hak ve özgürlüklerimiz, kamu emekçilerinin gerçekten Grevli TİS’li sendika hakkı mücadelesine darbe yapıldı. Bugün sahte enflasyon rakamlarına dayalı sözleşmelerin sonucunda tüm işçiler ve kamu emekçileri sefalet ücretleri ile ödüyor.

Pandemiyi fırsata çeviren iktidar ve sermaye için dikensiz bir gül bahçesi oluşturdu. İşten atmalar yasak dedi, kod-29 ile binlerce işçi ahlaksızca işten atıldı. Kriz var dedi, işsizlik fonu, halkın bütçesi sermayeye teşvik olarak dağıtıldı. Pandemi bahanesiyle emek yoğun sömürü, esnek kuralsız çalışma biçimleri artırıldı; işsizler, işten atılanlar, emekliler, yoksullar sefalete mahkum edildi. Daha fazla üretim daha fazla kar düsturumdan pandemide asla vazgeçilmedi. Herkes evine kapanırken işçiler fabrikalarda karantinaya çalındı hasta hasta çalıştırıldı, iş cinayetleri rekor seviyeye çıktı. Sağlık emekçileri alınmayan önlemler nedeniyle pandemi ile mücadelede yaşamlarını, sağlıklarını yitirdiler. (Pandemi ile mücadelede yitirdiğimiz tüm emekçi kardeşlerimizi saygıyla anıyoruz. )

Geleceğimiz, gençlerimiz yok ediliyor !

Üniversite öğrencilerinin özerk demokratik üniversite ve özgürce bilim talebirektör polis iş birliği bastırmaya çalışılıyor. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin liyakatsız rektör atamasına karşı başkaldırısı demokratik üniversite ve seçim talebi elbet bir gün gerçek olacak.

Bizleri yan yana tutan ne varsa; demokrasi, adalet, barış açıkça tehdit altında…

Kadın, genç, işçi, işsiz, emekçi, köylü, emekli,  İnsan yok ediliyor!

Nefes alamıyoruz, varlığımız, var olma nedenlerimiz, geleceğimiz tehdit altında!

Bizler, bu ülkenin gerçek sahipleri, üretenleri, gençleri, kadınları, ezilen halkları olarak hep vardık, varız, var olmaya devam edeceğiz, bizi azgın faşist saldırılarla asla yenemeyeceksiniz. Tek adam rejiminin tüm faşist saldırılarına karşı yan yana omuz omuza duracağız. Ve hep birlikte eşit özgür demokratik bir ülkeyi inşaa edeceğiz.

.Deniz’ler kazanacak, faşizm kaybedecek!

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ”

Bajar müzİk grubunun konseriyle  miting bitti.

Madımak yanıyor yaşamını yitirenleri saygıyla anıyor, katliamı lanetliyoruz. Madımak’ı unutmadık unutmayacağız.

Sivas  Madımak Oteli’nde 335 aydın, yazar, şair,  halk ozanı ve  iki otel çalışanının yakılarak katledildiği Sivas Katliamı’nın 28’inci yıl dönümünde; İzmir’de  Alevi kurumlarının çağrısı ve İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin katılımıyla  Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir kez daha  yaşamını yitirenler saygıyla anıldı, katliam  lanetlendi ve açıklama yapıldı.  Açıklamaya  katliamda yaşamını yitiren Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok da katıldı.

Katılımcılar açıklama sırasında  “Karanlığa teslim olmayacağız”,  “Faşizme karşı omuz omuza”, “Sivas’ın ışığı sönmeyecek”,  “Sivas, Maraş, Roboski unutulmaz hiçbiri”, “Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek”,  “Faşizme ölüm halka hürriyet ” , “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” ,  “Deniz’e sözümüz barış olacak” , ” Sivası yakanlar AKP’yi kuranlar”  sloganları atıldı.

Faşizmin saldırılarına karşı  8 Temmuzda  Gündoğdu meydanında  yapılması planlanan “Demokrasi için nefes almak istiyoruz”  mitingine  çağrı yapıldı.

Alevi Kurumları adına basın açıklamasını Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği Başkanı Mustafa Arslan  yaptı.  Açıklama şöyle;

“Bundan tam 28 yıl önce Pirimiz Pir Sultan Abdal’ı anma etkinlikleri kapsamında Sivas’a giden yüzlerce canımızdan 33′ anımız gerici ve katil bir sürü tarafından vahşice katledildiler. Bu katliam, devlet güçlerinin göz yummaları ve ötesinde yönlendirmeleriyle, son derece planlı ve organize bir çalışmanın sonucunda gerçekleştirildi….

Katliamın öncesinde gerici ve şeriatçı örgütler haftalarca nefret ve düşmanlık içeren bildiriler dağıtıp “kıyam” çağrılarıyla Sivas’a gelecek olan aydınlarımızı ve canlarımızı hedef gösterdiler.

Katliamın yaşandığı gün devlet yetkilileri şeriatçı güruhun toplanmasını ve kalabalıklaşmasını saatlerce seyrettiler. Bu insanlık düşmanı katiller kan ve intikam sloganlarıyla katliam için harekete geçerlerken hiçbir devlet gücü onlara değil müdahale etmek, herhangi  bir hamlede dahi bulunmadı. Bu katiller planlı bir şekilde teşvik edilip yönlendirildiler. Katliamcı güruh önce etkinliğin yapıldığı Kültür Merkezine saldırdı. Ancak orada bulunan canların direnişiyle püskürtüldüler. Şeriatçı-yobaz katil sürüsü nefret saçarak, sloganlar ve tekbirler eşliğinde otele yönelip güvenlik güçlerinin gözleri önünde bu barbarca katliamı gerçekleştirdiler.

Açıkça görüldüğü gibi Sivas Madımak Oteli Katliamı egemenlerin organize ettiği ve katil güruhun tetikçiliğiyle hayata geçirdiği planlı bir katliamdı. Sonra bu katliamda yer alan gerici katil güruh içinden sadece çok küçük bir grup hakkında dava açıldı. Uzun süren yargılamalar sonunda bu katillerin çoğu ya hiç ceza almadılar ya da küçük cezalarla kurtuldular. Hiçbir sağlık sorunu olmayan, katliamda başı çekenlerden biri olduğu kanıtlanan ve mahkemede hiçbir pişmanlık belirtmeyen Ahmet Turan Kılıç tamamen hukuksuz bir kararla affedildi. Haklarında dava açılan katillerin bir kısmı ise hiç bulun(a)madı. Daha sonra bu katillerin bazılarının Sivas’tan hiç ayrılmadan yaşamlarına devam ettikleri, hatta resmi olarak haklarında arama kararları olmasına rağmen evlendikleri, askere gittikleri, işe girip çalıştıkları, ehliyet aldıkları anlaşıldı. Bir kısmı da arama kararlarına rağmen hiçbir engelle karşılaşmadan rahatça yurtdışına çıktılar. Bu gün özellikle Almanya’da yaşadıkları tespit edilen bazı katillerin ise hala iade edilmediği gibi, İçişleri Bakanlığının ”aranan teröristler…” listesinde de olmadıkları  avukatlarımızca tespit edlimiştir. Madımak Katliamının zamanaşımına uğratılmasına ”hayırlı olsun” diyenlerin iktidarında;

Kürt halkının inkarından, Roboski katliamına, Ankara gar katliamından, Suruç katliamına, Diyarbakır’dan Antep’e kadar sayısını dahi unuttuğumuz katliamları yaşadık,  gördük. Milyonlarca insanı açlığa ve yoksulluğa mahkum eden bu iktidar Covid 19 pandemisini bahane ederek, insanların özel yaşam alanlarını kısıtlamıştır. Ülkede onbinlerce esnaf iflas etmişken, insanlar intihar ederken AKP’nin derdi canlı müzik yasaklamaktır.

AKP nefret ve kin,  ötekileştirici ve inkarcı söylemleri yaşamın her alanında sürdürmektedir. Bu gün çok daha net görüyoruz ki o gün Madımak otelini kuşatan zihniyet, mafyalaşarak ülkeyi kuşatmış durumdadır. Bu nefret ve ötekileştirici  söylemlerin bir sonucu olarak HDP İzmir il örgütüne yapılan saldırı sonucuna Deniz Poyraz katledilmiştir.

Yine Akp iktidarı kadının özgürleşmesine karşı açık ve aleni bir tavır içindedir. Buna verilecek en somut ve belirgin örneklerden biri de, kamuoyunda  ”İstanbul sözleşmesi” olarak bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İsstanbul  sözleşmesi’nden  çekildi.  Bu   zaten hayatın bir çok alanında  şiddete maruz kalan kadınların daha da savunmsız kalmaları anlamına geliyor.

Ama  biz Aleviler, biz Demokratlar, biz Laikler, biz Devrimciler, biz yurtseverler asla karanlığa teslim olmayacağız.

Şah Kalender’den Koray Kaya’ya Pir Sultan Abdal’dan Hasret Gültekin’e uzanan bu onurlu tarih bizimdir. Ve asla onların yolunu terk etmeyeceğiz. Sivas’ın ışığını söndürmeyeceğiz.

2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamı özünde sadece Alevilere karşı değil; ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, yok sayılan bütün toplumsal kesimlere  karşı yapılan bir katliamdır. O yüzden ezilen, ötekileştirilen, dışlanan ve yok sayılan herkesi zulme karşı ortak mücadeleye çağırıyoruz. Gelin hep birlikte tek adam rejimine, faşizme, ırkçılığa, gericiliğe ve baskı politikalarına karşı laikliği, özgürlüğü, eşitliği, adaleti, barışı, demokrasiyi ve halkların kardeşliğini savunarak dayanışmayı ve mücadeleyi büyütelim. Başta Sivas Madımak Katliamı olmak üzere tüm katliamları Unutmadık Unutturmayacağız!

Sivas’ın Işığı Sönmeyecek!

Sivas’ın Hesabı Sorulacak!

Madımak Utanç Müzesi Olacak!

İzmir Alevi Kurumları”

İzmir’de polis kalkanları, barikatı, biber gazı ve şiddet kadınları engelleyemedi. Haklarımızdan, hayatlarımızdan, İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmeyeceğiz, mücadele edeceğiz!

İzmir’de İstanbul Sözleşmesi Kampanya Grubu, bu haftaki nöbet eyleminde, 1 Temmuz’da Sözleşmenin resmen yürürlükten kaldırılmasını protesto etmek üzere Alsancak Türkan  Saylan Kültür Merkezi önünde toplanmak istedi. Alanı kapatan ve kadınları çembere alan Çevik Kuvvet ve Güvenlik Şube  Müdürlüğü polisleri kadınların toplanmalarını engellemeye çalıştılar.

Basın açıklaması yapmak üzere pankart açmak isteyen kadınlara sert biçimde müdahale edilirken zor kullanıp darp ettiler Basın açıklaması saati yaklaştıkça katılmak için gelen kadınlar Türkan saylan Kültür  Merkezi’ne çıkan   sokakta toplanmaya, kafelerde beklemeye başlayınca sokak girişi polislerce girişe kapatıldı. Bunun üzerine kadınlar sokağın diğer çıkışından arka sokağa doğru sloganlarla yürümeye başladı. Çevik Kuvvetin arkadan dolaşarak o sokağın girişini de tutmasıyla kadınlar bir alanda sıkıştırılmış oldu.

 

Durumu protesto eden kadınlar “kadınlara değil, çetelere barikat”,  “erkek adalet değil gerçek adalet”, çocuk istismarları politiktir” “Sözleşme bizimdir, vaz geçmiyoruz” sloganlarıyla protestolarını sürdürdüler.

Bu arada  kadınlar önlerine kurulan kalkanlı çevik kuvvetin yolu açmasını istediler, polis biber gazı kullanınca arbede yaşandı,  çok sayıda kadın arbedede  zarar gördü.

 

Tüm engellemelere, dağıtılmak istenmesine rağmen kadınlar Alsancak Vapur İskelesinde yeniden bir araya gelerek basın açıklamalarını gerçekleştirdiler.

Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nin tekrar yürürlük kazanıncaya dek mücadele edeceklerini vurguladılar.  Basın açıklaması yüksek bir moralle, mücadele ve dayanışma duygularıyla  neşeli bir şekilde sonlandırıldı. Vapur iskelesi önünde yapılan açıklama şöyle:

“Basına ve Komuoyuna ;

1 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzalandığı için İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ve Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” 20 Mart 2021 günü gece yarısı Resmi Gazetede yayınlanarak Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile feshedilmesine karar verildi. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile Uluslararası Sözleşmenin sona erdirme yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi öngörülmüş olsa da Anayasanın 104. Maddesi uyarınca yasama yetkisine ilişkin konularda ve temel hak ve özgürlükler hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi düzenlenemez.

Ayrıca bu hukuksuz kararın ardından barolar, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri, LGBTİ+ örgütleri ve bireysel olarak birçok kişi Danıştay’a yürütmeyi durdurma davası açtı. Ülkede hukuk o kadar iyi işliyor ki Danıştay 29 Haziran’da yani iki gün önce Yürütmeyi durdurma davasına ret cevabı verdi!

Siz İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alsanız da Danıştay yürütmeyi durdurmasa da bizler İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırmaya yönelik hukuksuz girişimleri tanımayacağız ve 1 Temmuz’dan sonra da İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması için mücadele etmeye devam edeceğiz!!

SLOGANNN: SÖZLEŞME BİZİM VAZGEÇMİYORUZ

Şiddetin, kadın katliamının, tecavüz ve tacizlerin artarak sürdüğü, kadına karşı tüm şiddet biçimlerinin sıradanlaştırıldığı, LGBTİ+’ların sistematik olarak hedef gösterildiği, şiddete ve sistematik ayrımcılığa maruz bırakıldığı bir ortamda sözleşmeyi kaldırmak tüm bu suçlara zemin hazırlamak ve izin vermek demektir.

Bu girişimin arkasından, 6284’ün etkisiz hale getirilmesi, boşanan kadının yoksulluk nafakasının kısıtlanması, çocuk istismarcılarının affedilmesi, tecavüzcü ile evliliğin yeniden getirilmesi ve evlilik yaşının 16’nın da altına, çocuklarla cinsel ilişki yaşının 15’in de altına indirilmesi, şiddet suçlarında belge istenmesi, çocuk cinsel istismarı ve tecavüz suçlarında, kadına karşı şiddet suçlarında “somut delil” aranması, aile arabuluculuğu gibi temel haklara saldırıların gündemde olduğunu biliyoruz.

Açık açık ilan ediyoruz: Kazanılmış haklarımızın hiçbirinden VAZGEÇMİYORUZ!

SLOGAN: SUSUMUYORUZ KORKMUYORUZ İTAAT ETMİYORUZ

AKP Hükümeti’nin iktidara geldiği günden beri, taciz, tecavüz, şiddet, çocuk istismarı, LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı söylemler ve hedef gösterme politikası, ayrımcılık ve kadın cinayetleri gittikçe arttı.

2003’te öldürülen kadın sayısı 83 iken, 2020’de öldürülen kadın sayısı 300 oldu, 2021 yılının ilk 6 ayında ise 185 kadın öldürüldü. Kadın cinayetleri artık o kadar meşrulaştı ki giderek vahşileşti, kadınlar sokak ortasında fiziksel şiddete maruz bırakılarak, boğazı kesilerek, balkondan atılarak, çocuklarının gözleri önünde işkence yapılarak, yakılarak, üzerine beton dökülerek katledildiler.

Cinayeti işleyen caniler ise tahrik indirimi ya da kravat taktıkları ve iyi hal indirimi alacaklarını bildikleri için de asla çekinmeden kadınları katletmeye devam ettiler, ediyorlar.

Özellikle de kadınları katledenler, iktidara yakın kişiler, kamu görevlisi, kolluk kuvveti ya da milletvekili olunca, devlet eliyle dosyalar birer birer ve hızla kapatılarak katillerin ceza almaları engelleniyor, katledilen kadınlar ise bizim isyanımız da yaşıyor.  Tıpkı Yeldana KAHARMAN ve Nadira KADİROVA’nın ölümüne neden olanlar, Gülistan DOKU’yu kaybedenler ve İpek ER’e tecavüz ederek intihar etmesine sebep olanlar gibi.

 

SLOGAN: KATLEDİLEN KADIN İSİMLERİ VE HEP BİRLİKTE YAŞIYOR SLOGANLARI

Her gün neredeyse bir kadının katledildiği ülkemizde bizler hayatta kalabilmek için mücadele ederken, ülkeyi yönetenler 6284 sayılı kanunu etkin olarak uygulamadığı gibi İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alarak kadın ve LGBTİ+’ lara karşı düşmanlığını açıkça ortaya koymaktan çekinmedi.

Kadınlar en yakınlarındaki erkekler tarafından fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete uğramakta, şüpheli ölümlerle yaşamları çalınmaktadır. Hayatta kalmak için meşru müdafaada bulunan kadınlar ağırlaştırılmış cezalar almakta, kadınları katledenler de eril yargı sistemi ile tahrik adı altında serbest bırakılarak şiddet ve kadın cinayetlerini meşrulaştırmaktadırlar. Daha da ileri gidilerek çocuğa uygulanan cinsel istismar delil olmadan suç sayılmamakta ve cinsel istismarda bulunan kişiler serbest bırakılmaktadır.

En son ortaya çıkan ELMALI’da 7 yaşındaki kız çocuğu ile 10 yaşındaki ağabeyinin öz annelerinin onayı ile çocukların cinsel istismar ve fiziksel şiddete maruz bırakılmaları ve çocukların istismarı anlatmalarının ardından adli tıbbın da doğrulamasına rağmen anne ve üvey baba yargı tarafından alınan kan dondurucu bir kararla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Bu durum İstanbul Sözleşmesi’nin önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Eğer İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı çocuklara yönelik cinsel istismar failleri tutuklu yargılanacak ve cezasız kalmayacaktı.

Devlet; yetişkin kadınları, LGBTİ+’ları ve hatta çocukları dahi korumuyor, korumak istemiyor. Tüm bu şiddet, istismar, yıkım ve ölüm karşısında gökyüzünü maviye boyayacağız ve İstanbul Sözleşmesi’ni uygulatacağız.

SLOGAN: ÇOCUK İSTİSMARINI AKLATMAYACAĞIZ

Kadına yönelik şiddet sadece fiziksel olarak değil işyerlerinde, fabrikada, tarlada, daha az ücrete mahkum edilerek, düşük statülü, güvencesiz, kayıt dışı çalıştırılıp ucuz emek gücü olarak da sürmektedir. İşyerlerinde fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddete de maruz kalmaktadır. İstanbul Sözleşmesi çalışma hayatında da eşitsizliğin şiddetin, ayrımcılığın, önlenmesini sağlamaktadır. Sadece İstanbul Sözleşmesi değil, ILO 190 sayılı Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Önlenmesi Sözleşmesi’nin de imzalanmasını ve gereğinin yerine getirilerek her iki sözleşmenin de çalışma yaşamında kadınların hayatını kolaylaştırmasını istiyoruz.

Evde, sokakta, şantiyede, okulda ve işyerlerimizde kadının adının dahi olmadığı ülkemizde; sesini çıkartamayan her bir kadının sesi olmak, kadın emeğinin varlığını kabul eden eşitlikçi bir toplum talebini dile getirmek, çocuğa yönelik fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet ve istismarı önlemek, LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemi, hedef gösterme ve her türlü ayrımcılığa engel olmakla birlikte, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne, emeğimize, bedenimize, çocuklarımıza, ülkemize ve geleceğimize sahip çıkmak için bugünden sonra da, alanlarda meydanlarda sokaklarda omuz omuza bıkmadan usanmadan yılmadan İstanbul Sözleşmesi yaşatır demeye ve bir kişi daha eksilmemek için mücadele etmeye devam edeceğiz!

SLOGAN: EMEĞİMİZ, BEDENİMİZ, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ BİZİM

Şiddet faili erkekleri koruyanların ‘bu ülkede faili meçhul kadın cinayeti yok’ diyenlerle, mafya-devlet hesaplaşmasını kadın bedeni ve hayatı üzerinden yürütenlerle, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı çekilmeye kalkanlarla aynı kişiler olduğunu iyi biliyoruz.

Ve tüm bu kirli ilişkiler, cinayetler ortaya serilirken sermayedarlardan hükümet temsilcilerine, bürokratlara, emniyet ve yargı mensuplarına, medyaya kadar yayılan bu çürümüşlük içinde kimse hele kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar asla güvende olamaz biliyoruz. Bu nedenle barış, demokrasi, eşitlik mücadelesinden de İstanbul Sözleşmesi’nden de vazgeçmeyeceğiz. Çürümüş düzenin ayakta kalma çabası olarak toplumu kutuplaştırmaya, sindirmeye, hak talep edeni ezmeye dönük nefret saçan kirli politikalarınız Deniz Poyraz kız kardeşimizin katledilmesine neden oldu. Deniz Poyraz’ın isyanıyla buradayız.

Gökkuşağının bütün renkleriyle buradayız.

HAKLARIMIZDAN DA, HAYATLARIMIZDAN DA, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN DE VAZ-GEÇ-Mİ-YO-RUZ!

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İZMİR KAMPANYA GRUBU”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; Tek adam rejiminin tüm faşist saldırılarına karşı ‘Demokrasi İçin Bir Nefes’ mitinginde , 8 Temmuz’ da Gündoğdu da buluşmaya tüm İzmirlileri davet ediyoruz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri İzmir Mimarlar Odası  Mimarlık Merkezinde açıklama yaptı.   Halkı 8 Temmuzda Gündoğdu meydanına “Demokrasi için bir nefes” mitingine davet etti.

Açıklamayı  İzmir  Emek ve Demokrasi Güçleri adına  BES İzmir Şube  Başkanı Mustafa Güven okudu.

Açıklama şöyle;

“Uzun süredir bir yok oluş hikayesi yaşıyoruz.

Varlığımız parça parça gidiyor elden.

Toplumsal mutabakat, dayanışma, Anayasa, hukuk lime lime ediliyor.

Siyasal cinayetler, parti kapatma davaları ile Demokrasi yok ediliyor!

Çürümüş bir iktidar, Çürümüş bir düzen her yerinden irin akıyor. Artık gizlisi saklısı yok: Yolsuzluk, mafya, rant ilişkileri ile halkın malları, ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası yağma ediliyor. Pandemiyle mücadele için emekçilerden canı pahasına sağlığını feda etmesi beklenirken Düşük ücret ağır vergi yükleri ve temel tüketim maddelerine yapılan zamlarla ekonomik krizin faturası da yine emekçilere çıkarılıyor…

Ülke yok ediliyor!

Bizleri yan yana tutan ne varsa demokrasi, adalet, barış açıkça tehdit altında, Demokratik kazanımlarımız, temel hak ve özgürlüklerimiz, üniversitelerimiz yok edilmek isteniyor; barış yerine savaş, demokrasi yerine kayyum, özgürlükler yerine fezlekeler, yaşam hakkının yerini siyasal cinayetler alıyor.

Kadın, genç, işçi, emekçi, köylü, İnsan yok ediliyor!

Nefes Alamıyoruz, varlığımız, var olma nedenlerimiz, geleceğimiz tehdit altında!

Bizler, bu ülkenin gerçek sahipleri, üretenleri, gençleri, kadınları, ezilen halkları olarak var olmak istiyoruz, nefes alabileceğimiz özgür bir ülke istiyoruz.

Ve tek adam rejiminin tüm faşist saldırılarına karşı ” Demokrasi için bir nefes” mitinginde , 8 Temmuz’ da Gündoğdu da buluşmaya tüm İzmirlileri davet ediyoruz.

Denizler kazanacak , faşizm kaybedecek.

İZMİR EMEK VE DEMORASİ GÜÇLERİ

Basın meslek örgütleri sokağa çıktı: Cezasızlık  zırhına güvenmeyin! Size bu kanunsuz emri verenlerle birlikte mutlaka yargılanırsınız!

İstanbul’da ‘Onur Yürüyüşü’ sırasında boynuna basılarak gözaltına alınan  ve ölümden dönen Bülent Kılıç’ın  yaşadıkları ülke düzeyinde meslektaşlarını sokağa çıkardı.  İzmir’de Konak Meydanı’nda bulunan  Hasan Tahsin Anıtı önünde toplanan  basın meslek örgütleri ve İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  alkışlarla  saldırıyı protesto etti.

İzmir Gazeteciler Cemiyeti, Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ) Türkiye Temsilciliği, Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği, Diplomasi muhabirleri Derneği,  DİSK Basın-İş Ekonomi Muhabirleri Derneği, Gazeteciler Cemiyeti, Haber- Sen,  Parlamento Muhabirleri Derneği, Samsun Gazeteciler Cemiyeti’nin imzasının yer aldığı metni İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Dilek Gappi okudu.

Açıklama sırasında, basın açıklamasına katılanlar “Basın emekçileri yalnız değidir”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “susmuyoruz, kormuyoruz, haber yapıyoruz”, “özgür basın susturulamaz” sloganlarıyla açıklamaya destek verdiler.

Açıklama şöyle;

“Anayasa ile güvence altına alınan protesto hakkı fiilen yasaklanmış durumda. Geçim sıkıntısı yaşayan, haksızca İşten atılan, mahallesine, ormanlarına, denizine sahip çıkmak isteyen, kimliklere saldırılmasına karşı çıkan insanlar,  polis ve jandarma şiddetine  uğruyor, seslerini duyuramıyor.

İşte, hakkını aramak için sokağa çıkan bu yurttaşları haberleştirmek gazetecinin kamusal görevidir.

Ancak meslektaşlarımız  toplum adına görevlerini yürütürken ağır şiddetle karşı karşıya kalıyor. İçişleri Bakanlığı’nın gösteriler sırasında polislerin görüntülerinin alınamayacağına yönelik yasadışı genelgesinin ardından, bu şiddet çok daha tehlikeli bir hal almış durumda.

26 Haziran Cumartesi günü LGBTİ+  bireylerin ve onlara destek veren yurttaşların düzenlemek istediği onur yürüyüşüne  müdahale eden güvenlik  görevlileri uygulanan şiddeti kayda almak isteyen Ajans France Press foto muhabiri  Bülent Kılıç’ı  yere yatırıp boynuna  bastırarak nefessiz bırakmak istediler.

Güçlükle “nefes alamıyorum” diyebilen Bülent Kılıç ölümden döndü.

Amerika’da bir polis tarafından aynı yöntem ve öldürülen George  Floyd’un  görüntüleri tüm  dünyada infial yaratmışken,  ülkemizdeki güvenlik güçlerinin bunu örnek alırcasına  şiddet uygulaması hepimizi derinden endişelendirmektedir.

Aynı aynı gün başka meslektaşlarımızın  da işlerini yapmaları engellendi.  Darp edilen, taciz edilen, çektikleri görüntüleri silmek zorunda bırakılan meslektaşlarımız oldu.

Kolluk güçleri bu kanun tanımaz uygulamaları ile halkın gerçekleri öğrenme hakkını engellemektedir. Nefessiz bıraktıkları yalnız meslektaşımız değil, halkın haber alma hakkıdır.

En büyük özelliği, olanı biteni tüm çıplaklığıyla belgelemek olan fotoğraf makinesi ya da kamerayı kullanan meslektaşlarımız suçunu örtmek isteyenlerin ilk saldırdığı kişiler oluyor.

Bu şiddet dalgasının amacı medya çalışanlarını bezdirmek ve görevlerini yapmaktan uzak tutmak ise,  bu amaca ulaşmanın mümkün olmadığını bir kez daha, gür bir sesle haykırıyoruz.

Gazetecilik suç değildir ve bizler gazetecilik yapmaya devam edeceğiz. Gazetecilere şiddet uygulanmasını kanıksamayacağız, asla kabul etmeyeceğiz!

Bu insanlık dışı yöntemlerde ısrar etmeyi düşünen memurları da uyarıyoruz: Cezasızlık  zırhına güvenmeyin! Size bu kanunsuz emri verenlerle birlikte mutlaka yargılanırsınız!

Gazeteciliği boğmanıza  asla izin vermeyeceğiz!”

İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Dilek Gappi’nin açıklamaları sonrasında gazeteciler, kalemlerini, defterlerini, kamera ve mikrofonlarını yere bırakarak tepkilerini ortaya koydu.

 

Hak örgütleri İzmir’de ortak açıklama yaptı.İşkence İnsanlık suçudur ve mutlak olarak yasaktır.işkencesiz bir dünya mümkündür.

26 Haziran Birleşmiş Milletler (BM) İşkence Görenlerle Dayanışma Günün’ndeİzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği, İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İmece Dostluk Dayanışma Derneği, Halklar  Arası Dayanışma Köprüsü Derneği, Türkan Saylan Kültür merkezi önünde ortak açıklama yaptı.  Açıklamayı Türkiye İnsan Hakları Vakfı(TİHV) Yönetim Kurulu Sekreteri Çoşkun Üsterci Yaptı.

Açıklama şöyle,

Her Şeye Karşın İşkencesiz Bir Dünya Mümkündür…

Bugün 26 Haziran. Ülkemizde ve dünyada insan hakları savunucuları açısından özel ve önemli bir gün. Çünkü Birleşmiş Milletler (BM) bugünü 1997 yılında “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir. BM’nin bugünü seçmesinin nedeni ise “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme”nin 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiş olmasıdır.

Türkiye’nin de altına imza attığı bu Sözleşme, insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasaklar. İnsanlık ailesinin ortak kazanımı olan ve modern insan hakları hukukunun en temel kurallarından birini oluşturan bu yasak, normlar hiyerarşisi açısından üstün kural, başka bir deyişle buyruk kural niteliğindedir. Dolayısıyla hiçbir koşulda istisnası olmaz. Sözleşmenin 2. maddesinin 2. paragrafında bu durum şöyle ifade edilir: “Hiçbir istisnai durum ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez”.

Buna karşın işkence, hâlen dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak kullanılmaktadır. Türkiye “İşkenceye Karşı Sözleşme”yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa ve Ceza Kanunu’nda işkenceyi yasaklamıştır. Maalesef ülkemizde de işkence ve diğer kötü muamele sadece askeri darbeler döneminde değil neredeyse tüm cumhuriyet tarihi boyunca sistematik bir devlet pratiği olarak varlığını korumuştur. Ancak ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren mevcut siyasal iktidarın her geçen gün daha da artan baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir. Ekte yer alan dosyada paylaşılan veriler mutlak yasağa ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkencenin Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. “İşkenceye sıfır tolerans” sözü tarihsel ve olgusal olarak koca bir yalandan başka bir şey değildir.

Siyasal iktidarın giderek daha fazla otoriterleşmesi ile orantılı biçimde devlet erkinin çeşitli kademelerinde yaygınlaşan yasa, kural ve norm denetiminden kaçınma, keyfilik, bilinçli ihmal gibi sebeplerle usul güvencelerinin ihlal edilmesi, gözaltı sürelerinin uzunluğu, izleme ve önleme mekanizmalarının işlevsiz kılınması ya da bağımsız izleme ve önlemenin hiç olmaması, en yetkili ağızlardan işkenceyi bizzat teşvik edici söylemler, köklü cezasızlık politikaları vb. sonucunda resmi gözaltı merkezlerinde işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları tüm ağırlığı ve vehameti ile devam etmektedir.

Kolluk güçlerinin barışçıl toplanma ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları da önceki dönemlerde görülmeyen bir boyuta varmıştır. Kolluk güçlerinin, evrensel hukukta ve ülke yasalarında tanımlanan zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen kural dışı, denetlenmeyen, cezalandırılmayan, siyasal iktidar tarafından görmezden gelinen hatta teşvik edilen bu şiddeti sıradanlaşmış, gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir.   Bu çerçevede Covid – 19 salgınıyla mücadele kapsamında alınan tedbirlere uyulmadığı gerekçesiyle çok sayıda yurttaş, bireysel ya da toplu biçimde kolluk güçlerinin işkence ve diğer kötü muamele niteliğine varan şiddetine maruz kalmıştır. Keza yıl boyunca demokratik bir toplumun temelini oluşturan ve Anayasa tarafından da teminat altına alınmış olan toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini barışçıl biçimde kullanarak üniversitelerine atanmış rektörü protesto eden Boğaziçi öğrencileri, İstanbul Sözleşmesinden çıkılmasına itiraz eden kadınlar ve LGBTİ+’lar, sendikalı oldukları için işlerinden atılan ve hak arayan işçiler, hava, toprak ve sularına sahip çıkan köylüler ve yaşam savunucuları, demokratik muhalefeti büyütmek isteyen siyasi parti üye ve yöneticileri, temel hak ve özgürlükleri korumak isteyen insan hakları savunucuları bu zalimane ve utanç verici kolluk şiddetine maruz kalmışlardır.

Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi son derece endişe vericidir.

İşkence ve diğer kötü muamele uygulamalarının her açıdan yoğun olarak yaşandığı cezaevleri, Covid-19 salgını ile birlikte ülkenin yaşamsal açıdan en riskli mekânları haline gelmiştir. Adalet Bakanlığı tarafından salgın gerekçe gösterilerek alınan önlemlerle hapishanelerde mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak işkence ve diğer kötü muamele boyutuna varan yeni bir “normal” yaratılmıştır.

Bu arada mültecilerin/sığınmacıların özgürlüklerinden alıkonulduğu Geri Gönderme Merkezlerinde (GGM) yaşanan işkence ve diğer kötü muamele iddialarında bir artış görülmektedir. En son İzmir Harmandalı GGM‘ de Mayıs ayında yaşanan işkence ve diğer kötü muamele iddialarına henüz açıklık kazandırılamadan geçtiğimiz Çarşamba günü bu merkezde çıkan yangın sonucu bir mülteci şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiştir.

Açıklama ekindeki verilerle görünürlük kazandırmaya çalıştığımız endişe verici bu gerçeklik uluslararası önleme mekanizmalarının ve insan hakları kurumlarının raporlarına da yansımaktadır. Ne var ki, Anayasa başta olmak üzere hiçbir kural ve normla kendine sınırlandırmak istemeyen siyasal iktidar, uluslararası mekanizmaları, onların yaptığı eleştiri ve uyarıları da dikkate almamakta, işkenceyi önlemeye yönelik iyileştirmeleri yapmamaktadır. Aksine, mevzuatta işkence yasağının mutlak niteliğine aykırı düzenleme ve değişiklikler yaparak cezasızlığı “güvence” altına almaya çalışmakta, ihlalleri görünür kılmaya çalışan insan hakları savunucularına yönelik tehditlerle işkenceye karşı mücadeleyi engelleyebileceğini düşünmektedir. Hakikatin bu iç karartıcı niteliğine rağmen insan eliyle gerçekleştiği için işkenceyi yine de durdurmak mümkündür.

İşkenceyi önleme/durdurma yükümlülüğü öncelikle devletlere aittir. Dolayısıyla insan hakları savunuculuğunun bir gereği olarak yıllardır sabır ve ısrarla dile getirdiğimiz aşağıdaki asgari talepleri siyasal iktidara bir kez daha hatırlatıyor ve ivedilikle gerçekleştirilmesini istiyoruz:

  • İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir.
  • Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır. • Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.
  • Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.
  • Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı OPCAT ve Paris İlkelerine uygun tümüyle bağımsız bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır.
  • İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.
  • İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır. Ancak şunu da hatırlatmak isteriz ki, insanlık onuruna sahip çıkmak ve işkenceyi önlemek aynı zamanda tüm toplumun da sorumluluğudur. İnsan ve yurttaş olmak için, bizi toplum yapan müşterek bağı korumak için işkencenin yol açtığı acıları görmek ve dayanışmayı büyütmek zorundayız.

Biz aşağıda imzası olan kuruluşlar olarak, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın, başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, yüksek sesle haykırabilmeleri için işkence görenlerin her koşulda yanında olmaya; maruz kaldıkları işkenceyi belgeleyip raporlamaya; fiziksel ve ruhsal onarım süreçlerine destek vermeye; adalete erişimlerine yardımcı olmaya; yaşadıkları acıların bir daha asla tekrarlanmaması için cezasızlıkla mücadele etmeye devam edeceğiz.

GÖRÜYORUZ, SUSMUYORUZ, MÜCADELE EDİYORUZ…

İNSANLIK ONURU İŞKENCEYİ MUTLAKA YENECEK…

İŞKENCESİZ BİR DÜNYA MÜMKÜN!”

 

 

 

İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu 9. nöbet eylemini yaptı. Temel haklarımızdan vazgeçmiyoruz. Demokrasi ve barış mücadelesine yapılan saldırılar karşısında sessiz kalmayacağız. Deniz Poyrazı mücadelemizde yaşatacağız

İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu  Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde dokuzuncu  nöbet eylemini gerçekleştirdi.  Kadınları  polis  çember içerisine alarak  kullanacakları alanı darlaştırdı  ve kadınlara kullanacakları   hareket alanı kalmadı.  Kadınlar  polis ablukasına tepki olarak polise  ve  caddeye sırtlarını  dönerek eylemlerine devam etti. İzmir HDP İl Merkezine yönelik çok sayıda partiliyi öldürmeyi tasarlayarak  yapılan  silahlı saldırıda  ölen  Deniz Poyraz’ı  anan kadınlar  “Denizi mücadelemizde yaşatacağız”  dedi.  Kadınlar 1 Temmuz perşembe günü  Alsancak’da  sokakları yine dolduracaklarını  ve mücadele edeceklerini belirterek  katılım çağrısında bulundu.

İktidardaki faşist blok tarafından bir gecede tek adam  kararıyla fesh edilen  İstanbul Sözleşmesi, 1 Ağustos 2014 yılında yürürlüğe girmişti.  Siyasi iktidar kadına yönelik cinayetlerin ve  şiddetin arttığı ve ivmesinin giderek yükseldiği koşullarda  sözleşmenin etkin bir şekilde uygulanması için hiçbir çaba göstermediği  gibi,  dinci gerici tarikatlar ile el ele,  sözleşmeden imzasını çekmişti.

2021 yılının ilk dört ayında 154 kadın öldürüldü ve kadın cinayetleri artarak  sürmekte. Sözleşmenin hukuksuz bir şekilde fesh edilmesiyle birlikte  aile içi şiddetten kaçan ve sığınma evlerine yerleşip koruma talep eden kadınları  İçişleri Bakanlığı    korumamakta  ve  şiddete uğrayan kadınları evlerine göndermeye çalışmakta ve  aile içi şiddete direnmemeleri  istenmektedir.  Bakanlık Şiddete uğrayan tacize uğrayan kadınları korumamaktadır.

Kadınlar, tarikatçı-dinci örgütlenmelerin talepleri doğrultusunda en temel haklarından yoksun kılınmaya çalışılmaktadır. Çocuk yaşta evlilikler, aile içi taciz ve tecavüz, çocuk istismarinin ihbarı durumunda etkin, bağımsız ve hukuk ilkelerine uygun sorusturma, yargilama yapılmamaktadır. Çocuk evliliklerinin meşru görülmesi; tecavuz eden erkek ile tecavuz edilen kadının evlendirilmesi, cezadan kurtarılması; nafaka hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar; Medeni Kanun’daki ve miras hukukunundaki yetersiz eşitliğin bile tasfiye edilmek istendiği bir dönemi yaşamaktayız.  Dinci gerici bir siyasal düzenleme yasallaştirilmaya çalışılmaktadır.  Şiddet uygulayan , kadın cinayetlerini işleyenler devletin mekanizmaları tarafından cezasız bırakılmakta , yargılamalar eril anlayışla erkekten yana sürdürülmekte, kadınların giyimi, davranışı, gülüşü ” tahrik” unsuru olarak görülebilmektedir. Kadınlar   bugün ses çıkarmazlarsa,  işyerinde, fabrikada, tarlada, okulda örgütlenmez ve mücadele etmezlerse,  faşist blok, gerici örgütlenmeler ve  tarikatlar,  kötülük zehirlerini   yasallaştıracak. Kadınlar  kazanılmış tüm haklarını korumak ve geliştirmek için mücadele etmekte.   İstanbul Sözleşmesi İzmir Kampanya Grubu 9. nöbet eyleminde  de temel hakları için  mücadeleye ve   toplumun her kesimini İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmaya çağırarak, aksi takdirde kaybedeceklerimiz İstanbul Sözleşmesi’yle sınırlı kalmayacak dedi.

Açıklama sırasında kadınlar

“Biz nasıl ki yaşamaktan vazgeçemeyiz, İstanbul Sözleşmesi’nden de vazgeçmiyoruz! ”

“Hayatlarımızdan  vazgeçmiyoruz”,  ” haklarımızdan vazgeçmiyoruz”,  “İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz”,  “Canımıza göz dikenleri  kabul etmiyoruz” , “Haklarımıza müdahaleyi kabul etmiyoruz”,  “Hayatlarımıza müdahaleyi  kabul etmiyoruz”,  “Varlığımıza müdahaleyi kabul etmiyoruz.”,  “Eşit değilsiniz diyenleri kabul etmiyoruz.”,  “Şiddetin suçunu kadınlara atanları  kabul etmiyoruz”,  “Bize rağmen İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını  kabul etmiyoruz”,  “Yaşam kadın dayanışma “, ”  Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “AKP elini sözleşmeden çek”, “nefrete inat yaşasın hayat”, ” Duy duy herkes duysun erkek şiddeti son bulsun”,  ” katil vuruyor, devlet kayırıyor”, ” Katledilen kadınlar isyanımızdır”  diye haykırdılar.

“Kadınlar adına açıklamayı Maile Ariç ve Pınar Usta birlikte yaptı.  Açıklama şöyle;

“İstanbul Sözleşmesi’nin aylardır yürütülen kadın ve LGBTİ+ düşmanı, dinci ve muhafazakâr kampanyalar sonucunda 20 Mart gece yarısı Cumhurbaşkanı Kararı ile tek tarafı olarak fesheildi. Şu andan başlayarak 1 Temmuz’a kadar, toplumun her kesimini İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmaya, demokratik ve yaratıcı bir yöntem, söylem, eylemlilik sürecine, birlikte değiştirmeye çağırıyoruz. Aksi takdirde kaybedeceklerimiz İstanbul Sözleşmesi’yle sınırlı kalmayacak.

Her gün en az 1 kadın erkekler tarafından öldürülürken; kadınlar toplum yaşamından soyutlanırken-yoksullaşır ve ev içi işlere mahkûm edilirken; çocuk istismarcıları için af girişimleri gündemdeyken; şu andan başlayarak 1 Temmuz’a kadar, toplumun her kesiminin bu hukuksuz gidişe itirazını yükseltmesini, tek kişi kararının geri alınması için hükümete çağrı yapmasını, Sözleşme ‘de kalma ve etkin uygulama talep ve kararlılığını dile getirmesi gerekmektedir.

Biz nasıl ki yaşamaktan vazgeçemeyiz, İstanbul Sözleşmesi’nden de vazgeçmiyoruz!

Bunun üzerine 20  Marttan beri ülkede yaşanan olayların ardı ardı kesilmedi her geçen gün biz kadınlar öldürülmeye devam ediyoruz.

Bugün burada nöbetimizin 9. Haftasında tekrar ediyoruz

Kadınların tüm dünyada şiddete karşı on yıllarca süren mücadeleyle kazandıkları ve 2011 yılında meclis kararıyla kabul edilen İstanbul Sözleşmesi, bir gece yarısı tek bir adamın kararıyla iptal edilebilir mi? Hayatlarımızın siyasi pazarlık konusu edilmesini kabul edebilir miyiz? Elbette hayır

Tek adamın tek taralı bu fesih kararı, biz kadınlar nezdinde yok hükmündedir! Eşit yaşam hakkımızın güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi’nden de, haklarımızdan da vazgeçmiyoruz. Bizi cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, konuştuğumuz dil, yaşadığımız hayat üzerinden ayrıştırma çabalarının karşısında, birimizin şiddet gördüğü koşulda hiçbirimizin güvende olmadığının bilinciyle, hep birlikteyiz. 20 Mart’tan beri katilleri değil kadınları engellemek için yaptıkları her şeye rağmen sokaklardayız, her yerdeyiz. Çünkü bu bizim için bir hayat mücadelesi!

Avrupa Konseyi’ne yapılan bildirimden itibaren üç aylık süre 1 Temmuz’da dolunca, Türkiye bir zamanlar ilk imzacısı olmakla övündüğü sözleşmeden ilk çekilen ülke olacak. Böylece tüm dünyaya toplumsal cinsiyet temelli şiddetle mücadele etme, kadınların ve LGBTİ+’ların eşit yaşamasını sağlama, kadın cinayetlerini engelleme niyeti olmadığını iyice ilan etmiş olacak. Bu saldırı böylesine hayatlarımıza, varoluşumuza yönelmişken biz ne yapacağız?

1 Temmuz’da bize hak görmedikleri o hayatı durduracağız! İtaatsizliğimizle iktidarı bu gayrimeşru çekilme kararını aldığına pişman etmek için sokaklarda olacağız, sesimizi yükselteceğiz. Eşit yaşama hakkımızı yok sayarak adımıza karar alanlara bir kez daha ilan edeceğiz: Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz – ne 1 Temmuz’dan önce, ne 1 Temmuz’dan sonra!

İstanbul sözleşmesinin kaldırılmasının ardından

Şiddet yanlısı erkekler bunu kadına şiddet ve kadın cinayeti serbestisi olarak algılamış olacak ki haberin duyulmasının ardından 12 saat içinde 6 kadın öldürüldü, yani iki saatte bir kadın hayattan koparıldı.

-Kimi erkekler avukatlarını arayarak ‘Sözleşmeden çıktık, karıma şiddetten aldığım cezayı toplam cezamdan düşebilir miyiz?’, ‘Şimdi çocuğumun velayetini alabilir miyim?’ gibi sorular sormaya başladı.

-Eşini, eski eşini öldürmekten ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası alan iki erkek, istinaf mahkemesinde beraat ettirildi.

-İstanbul Sözleşmesi karşıtları, daha yüksek sesle ‘Sıra 6284’te, hatta Medeni Yasa’da’ demeye başladı.

-Gökkuşağı bayrağı her yerde hedef haline getirilerek üniversitelerdeki LGBTİ+  kulüpleri kapatıldı.

– AKP sürekli nafaka ve çocuk yaşta evliliği (sistematik istismarı) gündemde tutuyor. Her seferinde güçlü bir karşı koyuş konulsa da, ısrarla dillendirilmekte ve tekrar tekrar gündeme getirmektedir

-Kimi karakollar İstanbul Sözleşmesi kararından sonra 6284 sayılı yasa da kaldırılmış gibi davranmaya başladı. İstanbul Pendik’te kocasının şiddetinden kurtulmak için karakola sığınan ve sığınağa gitmeyi talep eden kadına “darp raporu ve tehdit edildiğine dair kanıt lazım” cevabı verildi. Oysa yürürlükteki 6284 sayılı yasaya göre şiddet gören kadının böyle bir kanıt sunmasına gerek yok. Başvurucu kadın yasayı hatırlatmasına rağmen, polisler kadını “Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezi”ne yönlendirmedi. ‘Eski usule döndük artık, darp raporun olacak ki seni sığınma evine gönderelim’ dendi. Kadın, bizzat devlet eliyle şiddet gördüğü eve geri gönderildi.  (6 Nisan)

-Sosyal medya trolleri iyice rahatladı; Twitter’da #morardınızmı etiketleri açıldı, 12 Nisan tecavüz günü ilan edildi ve TT yapıldı.

-Antalya’da bir tarlada yarı gömülü halde cansız bedeni bulunan Dilara Kandak’ı öldürme suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Ahmet Yorulmaz isimli erkek, istinaf mahkemesi tarafından beraat ettirildi. (8 Nisan)

-Iğdır’da Güner Çağraş cinayeti davasında verilen karar bozularak “haksız tahrik” indirimi uygulandı. (20 Nisan)

-Bursa’da aynı sitede oturan bir erkek tarafından şiddet gören bir kadın, karakola gittiğinde, aynı sitede oturmaları gerekçe gösterilerek koruma kararı çıkarılmadı.

-Kayseri’de defalarca koruma kararını ihlal eden boşandığı erkeği şikayet eden kadına savcı, “Buradan taşın” önerisi yaptı.

-Erzurum’da bir kadın, boşanma aşamasında olduğu ve koruma kararını defalarca ihlal eden erkeği yeniden şikayete gittiğinde, polisten “kavga ede ede ölürsün” yanıtı aldı.

-Antalya’da COVİD 19 infaz düzenlemesiyle serbest bırakılan Besat Doğan isimli erkek, tahliye edildikten sonra Rabia Doğan’ı öldürdü. Emniyet binasının önüne gelen failin arkadaşları, tezahüratlar eşliğinde cinayet zanlısını kutladı (!).

-Bilecik Belediyesi’nce hazırlanan İstanbul Sözleşmesi billboardları hakkında “polis ve öğretmenleri zan altında bıraktığı” gerekçesiyle İçişleri Bakanlığı tarafından soruşturma açıldı. (26 Mart)

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık, “Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi diye kadına yönelik şiddetle mücadelenin ya da kadın hakları kazanımlarının çöpe gittiğini söylemek büyük bir haksızlık olur” dedi. (26 Mayıs)

İstanbul Sözleşmesi’ni savunan kadınlara açılan davanın duruşmasının görüleceği Ankara Adliyesi önünde buluşan kadınlara polis saldırdı.(7 Haziran)

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu katıldığı bir programda Sedat Peker videolarının izlenme oranı ile alakalı “bir sürü insan çocuk pornosu da izliyor” cümlesini kullandı (25 Mayıs)

Ezgi Mola’ya Musa Orhan paylaşımı ile ilgili dava açıldı. (3 Haziran)

Musa Orhan’ın avukatı, Ezgi Mola’ya destek veren 16 sanatçı hakkında suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı. (4 Haziran)

Bu süreçte AKP, LGBT düşmanı, ötekileştirici  politikalarına da devam ediyor. Bir LGBTİ+, öldüresiye dövülürken çekilen görüntüler, sosyal medyada paylaşıldı. (25 Mart)  ardından -İçişleri Bakanlığı, belediyelere resmi yazı yazarak soruşturma yürütür gibi temel görevlerini sorgulayıcı şekilde LGBTİ+ çalışmaları yürütüp yürütmediğini sordu.

En son ” İstanbul Onur Haftası Komitesi’nin düzenlediği vegan piknik, önce Adalar İlçe Emniyet Müdürlüğü tarafından hukuk dışı yollarla fiili olarak yasaklanmış; ardından Maçka Parkı’na taşınan etkinliğe katılan LGBTİ+’lar, hedef seçilerek parktan zorla ve polis tarafından şiddet uygulanarak çıkarılmaya çalışılmıştır. Aynı zaman aralığında Şişli Kaymakamlığı  tarafından 30 gün boyunca LGBTİ+ temalı etkinlikler yasaklanmıştır. Bu son yaşanan hak ihlalleri ve saldırılar, LGBTİ+’lara yönelik düşmanlaştırma politikaların açıkça ortaya koymaktadır.

İstanbul Kadıköy’de kaldığı pansiyonun 3. katından düşerek hayatını kaybeden hemşire Şebnem Köker’in (29) ölümüne ilişkin gözaltına alınan şüpheli T.B. (34) Ailenin olayın cinayet olduğunu söylemesine rağmen  serbest bırakıldı.

17 haziranda İzmir HDP  İl binasına yapılan silahlı saldırıda Onur Gencer isimli katil ve işbirlikçileri Deniz Poyraz kız kardeşimizi katletti

Bu saldırı ve cinayet yalnızca  HDP’ ye değil demokrasiye ve toplumsal muhalefete yapılmış bir saldırıdır.

Eli silahlı adamların göz göre göre işlediği cinayetlerin tanığıyız.  Onlarca kez şikayetçi  olmasına rağmen korunmayan kadınların cinayetlerinin tanığıyız.   Musa Orhan örneğinde olduğu gibi devletin katilleri korumasında tanığız.

Demokrasi ve barış mücadelesine yapılan saldırılar karşısında kadınlar olarak sessiz kalmayacağız. Deniz Poyrazı mücadelemizde yaşatacağız”

Oturma eylemi 175. haftasında.Ohal Komisyonu lağvedilmeli tüm kararları geçersiz sayılmalı

Kesk İzmir Şubeler Platformu ve  İzmir Eğitim-Sen  2 No’lu Şube, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bir gecede hukuksuz haksız bir biçimde işinden olan kamu emekçilerinin işlerine geri dönebilmeleri için başlattığı mücadelenin 175 haftasında da, basın açıklaması ve oturma eylemini  Karşıyaka Çarşı’da  gerçekleştirdi.

Açıklamayı  KESK İzmir Şubeler Platform   Dönem Yürütmesi” adına  BES  (Büro Emekçileri Sendikası) İzmir Şube Başkanı Mustafa Güven yaptı.  Açıklama şöyle:

“İzmir’de geçen hafta HDP İl Binasına yapılan silahlı saldırıda Deniz POYRAZ siyasi bir cinayete kurban edildi. Aynı gün parti kapatma davası açılarak, toplumsal barışa ve bir arada yaşam iradesine atılan kurşunlardan sonra bir de hukuksal cinayet planlandığı aşikardır. Ülkeyi satıp soğana çeviren, kendi yolsuzluklarının üstünü kapatmaya çalışan, halka hesap vermekten korkan siyasi iktidar toplumu bir kez daha kutuplaştırılarak, kışkırtarak gemisini yürütmeye çalışmaktadır. Hem de bu gemide artık kokain vardır, kara para vardır, insanların mallarına çökme, emekçilerin haklarını yok etme, halkı yoksulluğa mahkum etme vardır. Yani ülkenin yeraltı yer üstü kaynaklarının emperyalist tekellere, mafyasal güçler aracılığıyla peşkeş çekilmesi vardır. Biz bu filmi çok izledik. Ve bu oyunlara karnımız tok. Tüm provokasyonlara, korku iklimi yaratma girişimlerine inat yolsuzlukların hesabını da soracağız, hukuksuzca işten atılan KHK’li ihraç arkadaşlarımızın hesabını da soracağız, Deniz POYRAZ’ın katillerinin arkasındaki karanlık güçlerden de hesap soracağız elbet bir gün !

Şimdi bu ülkenin üretenleri, emekçi halkları yani bu ülkenin gerçek sahipleri olarak demokrasiye, barışa, kazanılmış haklarımıza daha fazla sarılma, faşizme karşı ortak mücadeleyi yükseltme zamanıdır.

Sanki bir lağım patlamış gibi devletin her yerinden yolsuzluklar, rüşvet ilişkileri, ne kadar pislik varsa ortaya saçılmaktadır. Hukuksuzca işten atılmaları yetmiyormuş gibi yaklaşık 5 yıldır OHAL Komisyonu garabeti ile binlerce KHK’linin hak hukuk adalet arayışını yok edenlerin ne kadar şaibeli ilişkiler içerisinde olduklarını biz biliyorduk şimdi ise artık üstü örtülemez bir halde ortalığa saçılmıştır.

OHAL KOMİSYONU ARTIK LAĞVEDİLMELDİR TÜM KARARLARI GEÇERSİZ SAYILMALIDIR

Faşizan, hukuk dışı politikalarla on binlerce kamu emekçisi hukuksuzca ihraç edilmiş, iç ve dış kamuoyunun gözünü boyamak için hukuk dışı bir komisyon kurulmuş, böylece mağduriyet yıllara yayılmıştır. Özışık’ın ifşasından anlaşıldığı kadarıyla siyasal çıkara maddi çıkar da eklenmiştir.

 İçişleri Bakanına Mafyasal ilişkilerde aracılık ettiği iddia edilen Süleyman ÖZIŞIK yaptığı açıklamada” Ben gerek Süleyman Soylu’ya, gerek OHAL işlemleri komisyonuna, gerek diğer mercilere masum olduğuna inandığım binlerce insanın dosyasını götürdüm. Dedim ki ‘Bu insanlar eğer masum çıkmazsa hesabını benden sorun’. Araştırmalar yapıldı, hepsinin bir iftiraya kurban gittiği ortaya çıktı ve hepsi görevlerine iade edildi.”

Sözün bittiği noktadayız!

Böyle bir ülke böyle bir hukuk düzeni olabilir mi? Devletin her işinin rüşvete, yandaş ilişkilere bağlandığı yargının ortadan kaldırıldığı bir ülkede hukuk düzeninden bahsedilebilir mi? O zaman bizim arkadaşlarımızın dosyaları neden bekletiliyor, Mafyasal ilişkilerle aracılık ettiği ortaya çıkmış bu gazeteci müsveddesinin kefilim sözü yeterli ise yıllarca süren güya araştırmalara, OHAL Komisyonuna, kurum kanaatlerine, mahkemelere, TBMM ne gerek var? Biz 174 Haftadır bu ülkenin aydınlık yüzleri dürüst namuslu insanları olarak arkadaşlarımıza haddimiz olmadığı halde kefiliz diyoruz. Bu gazeteci görünümdeki şahıs mı bu ülkenin onurlu vatandaşı yoksa bu ülkede halka nitelikli kamu hizmeti verirken, bu ülkenin yarınları yetiştirirken, laik bilimsel anadilde eğitimi savunduğu için demokrasi ve özgürlükleri savunduğu için hukuksuzca işten atılarak ağaç kökü yesinler denilen KHK’li arkadaşlarımız mı bu ülkenin onurlu vatandaşı ?

Bir gazeteci düşününki kendini hakim yapmış, savcı yapmış, hatta cumhurbaşkanı yapmış ve demiş ki “ben bu arkadaşlara kefilim” sonra bu insanlar OHAL Komisyonu kararı ile işlerine iade olmuşlar. Böyle bir süreç olabilir mi o zaman buradan komisyona sesleniyoruz biz arkadaşlarımıza kefiliz derhal tüm arkadaşlarımızın işlerine dönmesini sağlayın öyleyse aksi takdirde iki elimiz yakanızda olacak ve elbet bir gün bu hesap size sorulacaktır. Bunu unutmayın. Tüm bu kirli ilişkiler bize OHAL Komisyonunun anlamsızlaştığını, hiçbir anlamda geçerliliğinin kalmadığını ortaya koymuştur.

Eğer bir terörist vatan haini aranıyorsa onlar maalesef devlet koruması altındadır. Deniz Poyraz’ın güvenliğini sağlayamayanlar, bizim vergilerimizle bu gazeteci müsveddelerine devlet koruması vermektedir. Üçkağıtçılara, mafyaya koruma, emekçiye işten atma, sefalete mahkum etme. Yok öyle yağma. OHAL Komisyonu derhal lağvedilmeli ve tüm sonuçlarıyla dosyası reddedilen arkadaşlarımız da dahil olmak üzere işlerine geri dönmesi derhal sağlanmalıdır.

Ortada bir suç varsa tüm toplumun gözü önünde Gazeteci Süleyman Özışık ile İçişleri Bakanı koltuğunda hala aymazca oturan hesap vermekten korkan Süleyman Soylu ile tüm OHAL Komisyonu üyeleridir. Bu kurum ve kişiler görevi kötüye kullanma suçu işlemişlerdir ve hala işlemektedirler.

Değerli Basın Emekçileri Sevgili Mücadele Arkadaşlarım;

Ülke artık yönetilemez bir duruma gelmiştir. Binlerce insanı işinden edenler, bir çok gazeteciyi, siyasetçiyi cezaevlerine atanlar, ülkede hepimizin kazanımı olan demokratik haklarımızı yok etmekle kalmıyor, emekçileri sefalete, küçük esnafı kredi borcuna, üretici köylüyü tekellerin insafına işçi emekçileri açlığa mahkum ediyor. Bu kirli mafya siyaset-rant üçgenini dağıtacak güç de yine işçi emekçi yoksul halk olarak, bu ülkenin üretenleri gerçek sahipleri olarak bizleriz. O zaman çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmak, iş yerimizde, mahallemizde yaşamın her alanında emek, barış, demokrasi ve özgürlüklerimiz için halkımızı ortak mücadeleye çağırıyoruz. Faşizme karşı omuz omuza. İşimizi mutlaka geri alacağız.

 KESK İzmir Şubeler Platform   Dönem Yürütmesi”

 

HDP ‘ne yönelik saldırıyı lanetliyoruz. HDP yalnız değildir..

 

KAMUOYUNA

Bugün  ilimiz İzmir’de sabah saatlerinde, HDP’ nin  il örgütü binasına silahla faşist bir saldırı düzenlenmiştir. Saldırı sırasında il binası tahrip edilmiş, yangın çıkarılmak istenmiş en kötüsü ise, Partinin çalışanı genç bir kadın katledilmiştir.

Siyasi iktidarın terör örgütü gibi göstermeye çalıştığı, kapatmak için çalışmalar yürüttüğü, ırkçı-milliyetçi kışkırtmalarla hedef gösterdiği koşullarda HDP ye yönelik saldırı iklimi oluşturulmuştur.

Düşünce ifade özgürlüğünün kısıtlandığı, iktidar karşıtı sosyal medya mesajlarının gözaltına alınma, tutuklanma ve dava konusu olduğu ülkemizde, sosyal medya paylaşımlarıyla katliamı neredeyse haber veren faşist saldırgan pervasız, saldırgan davranabilme “özgürlüğü” yaşabilmektedir.

Bu saldırıyı yapan(lar ?), tetiği çeken, yaptığı katliamın fotoğrafını çekip nefret söylemiyle paylaşabilecek kadar rahat davranan katil zanlısı bu gücü, bu rahatlığı nereden almaktadır? Kimler tarafından yönlendirilmiş(ler)dir?

Ekonomik, sosyal sistemin çöktüğü, emekçi halkımızın yoksullaşmasının dibe vurduğu günümüz koşullarda, siyasi cinayetlerle yeniden bir korku ve kaos ortamı mı yaratılmak, halkımız arasında kin, düşmanlık yaratılarak halkın birleşik özgürlük ve demokrasi mücadelesi mi engellenmek istenmektedir?

Bu saldırı, faşizmin saldırganlığının yükselen bir ivme kazanacağının işareti midir?

Saldırının etkin bir soruşturma yürütülerek yalnız tetikçinin değil, azmettiricilerin de açığa çıkarılması gerekmektedir.

Ülkemizin Kürt, Türk, Ermeni, Laz, Çerkez her etnik, ulusal aidiyetten, dinden, mezhepten emekçi halkı tüm güçlerini faşizme karşı mücadelede birleştirerek,  faşizme karşı mücadeleyi yükselterek bu cinayetlerin sorumlularının açığa çıkarılmasını sağlayacaktir.

Halkarın eşitlik, kardeşlik temelinde gönüllü birlikteliğini savunan İmece Dostluk Dayanışma Derneği  olarak bu faşist saldırıyı lanetliyor, Deniz Poyraz’ın ailesine ve  yakınlarına,  HDP İl Örgütüne dayanışma duygularımızla yanlarında olduğumuzu bildiriyoruz. 17.06.2021.

İmece-Der Y.K.

 

 

Ölen her bir madenci bizim yoldaşımızdır. Onlara sözümüz devrim olacak! Bu pisliği halk temizleyecek! Bu pisliği devrim temizleyecek!

Video: Duvar Gazetesi

Soma işçi katliamı davasında karar açıklandı. Yargıtay’ın bozma kararından sonra yeniden görülen davada  Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan’a 20 yıl hapis cezası verildi. Yönetim Kurulu Üyesi Haluk Evinç beraat etti, mühendisler Efkan Kurt ile Adem Ormanoğlu ise 12 yıl 6 ay hapis cezalarına çarptırıldı. Gerçekte sermaye   cezasızlıkla  aklandı..

Sermayenin kar hırsı sonucu iş güveliğini sağlamayan  ve  işçilerin tüm uyarılarına karşın gereken tedbirleri  almayan ve  katliama yol açanların sözde yargılandığı  dava  öncesi, ölen işçilerin yakınları ile çok sayıda sendika,  siyasi parti  ve kitle örgütü temsilcileri ve CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel ve HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay  Akhisar İstasyon Meydanı’nda bir araya gelerek  “Unutmadık, unutmayacağız” ve yaşamını yitiren 301 madencinin isminin yazıldığı pankartın arkasında toplanarak,  Ağır Ceza mahkemesi  önüne kadar yürüyüş gerçekleştirdi.

Yürüyüş sonrası Madenci yakınları ve  katılımcılar  aranarak  cep telefonları,  anahtar vb. metal eşyaları alınarak  mahkeme salonuna geçtiler. Yargıç kimlik tespitinden sonra kararı okudu. Avukatlar ve madenci yakınları  karara tepkilerini çeşitli biçimlerde gösterdiler. Mahkeme  heyeti  salonu terk etti.  Hükmün açıklanmasından sonra aileler, mahkeme salonundan çıkmadı.  Çevik Kuvvet madenci yakınlarına barikat kurdu..

Avukat Can Atalay madenci yakınlarını ve  katılımcıları mahkeme önünde yapılacak basın açıklamasına davet etti. Madenci yakınları ve davanın avukatları ve CHP Milletvekili Özgür Özel, HDP Milletvekili Serpil Kemabay dava sonucu ile ilgili düşüncelerini açıklayarak davanın bundan sonraki aşamalarında da takipçisi olacaklarını ve “biz bitti demeden bu dava bitmez” dediler.

Çağdaş Hukukçular Derneği’nden Avukat Nergis Tuba Aslan, “Katliamın üzerinden 7 yıl geçti ve gözlerimiz kepazelik gördü. 7 yıldır bu aileler adaletin peşinde adaleti yakalayabilmek için canlarını dişine takip mücadele veriyorlar. Bu davayı, sermayeyi koruyan, kollayan patronlara arka çıkan tüm kamu görevlileri, bürokratlar tüm sermayedarlar bir gün hesap verecek…Bizler vazgeçmeyiz. Asla vazgeçmeyiz.. Türkiye’nin en büyük katliamından sonra başka işçiler, bu çürümüş düzende çarklar arasında ezilip hayatını kaybetmesin istiyoruz. Bu kararla bundan sonra,  işçilerin katliamına ferman çıkarmışlardır , utansınlar utansınlar.. Bizler burdayız.   Asla vazgeçmeyiz….Bu  davada tek tutuklu ise ailelerin avukatı , Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı  sevgili Selçuk Kozağaçlı . Bu davanın en başından beri emek sarfeden , gayret sarfeden arkadaşımız, bu dosyanın tek tutuklusu, başka bir şey söylemeye gerek yok.. patronlar yöneticiler dışarıda elini kolunu sallarken bu davanın, ailelerin avukatı   bu dava nedeniyle tutuklu.. Davaya katılması engellenen ..bunları kabul etmeyeceğiz. .. Bizim acımız büyük, öfkemiz katlanarak artıyor.. Biz asla vazgeçmeyiz..  Bozuk düzeni elbirliğiyle omuz omuza  mücadele ile insanca bir yaşam için inşa edeceğiz…Aileler ve biz davanın avukatları söz veriyoruz”

Avukat Can Atalay “Bu feryadın nedeni duyulan acı değil. Kundaktaki bebek duruşma salonlarında büyüdü. Can Gürkan’a 20 yıl dediler, yatarı yok. Adem’le Efkan’a 12 yıl dedi, yatarı yok. Haluk’a beraat dedi. Bu memlekette kimse ekmeğini kazanırken öldürülmesin diyedir davamız. Bundan sonrasını bırakmayacağız. Sorumlular hesap verecekler”

Halkevleri Hukuk Dairesi üyesi Av. Seçil Ege Değerli açıklamalarda bulundu: “Ölen her bir madenci bizim yoldaşımızdır. Onlara sözümüz devrim olacak! Bu pisliği halk temizleyecek! Bu pisliği devrim temizleyecek!” dedi.