1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

Ankara Valiliği, temel hak ve özgürlükleri yasakladı. TİHV ve İHD ortak açıklama yaptı. Siyasi iktidarı Covid-19 pandemisi bahanesi ile temel hakları askıya almaya yönelik uygulamalarından vazgeçmeye ve temel haklara sadık kalmaya davet etti.

Ankara Valiliğinin Covid-19 gerekçesiyle 2 Temmuz 2020 gününden itibaren 15 gün süre ile her türlü toplantı ve gösterinin yasaklanmasına karşı İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ortak açıklama yaptı.

Siyasi iktidarın, Baroların yapısını değiştirmeyi öngören yasa değişikliği teklifine karşı çıkan baro başkanlarının yürüyüşleri ve Ankara’ya girişleri zorla engellenmişti. Ankara Valiliği’nin 02.07.2020 tarihli kararı uyarınca, Covid-19 bahanesi ile 3 Temmuz cuma günü(bugün) yapılacak olan olan savunma mitingi de engellendi ve miting aklanı tamamen kapatıldı.

Açıklama şöyle;

Covid-19 Bahanesi ile Alınan Ankara Valiliği’nin Yasaklama Kararı
Temel Hak ve Özgürlüklere Aykırıdır!

Ankara Valiliği il sağlık müdürlüğünün 02.07.2020 tarih ve 2020/57 sayılı il umumi hıfzıssıhha kurul kararı ile 2 Temmuz 2020 gününden itibaren 15 gün süre ile 2911 sayılı kanun kapsamındaki her türlü toplantı ve gösterinin yasaklandığına dair karar alınmıştır.

Kararın gerekçesi 1593 sayılı umumi hıfzıssıhha kanununun 23, 27 ve 72. maddelerine dayandırılmıştır. İlgili kanun genel sağlığı tehdit edecek salgın hastalık gibi durumlarda tıbbi bakımdan alınacak tedbirleri içermektedir. Kanun kapsamında alınacak önlemler kanunun 72. maddesinde sayma usulüyle sınırlı bir şekilde tarif edilmiştir. Bu önlemler arasında belirli bir süre ile toplantı yapılmasının engellenmesi anlamına gelecek herhangi bir önlem türü bulunmamaktadır.

Anayasanın 13. maddesi uyarınca temel haklar ancak kanunla sınırlanabilir. Kanunla sınırlanma kuralı hem sınırlamanın mutlaka yasal bir dayanağının bulunmasını hem de sınırlamanın kanunda gösterilen sınırlar içerisinde olmasını gerektirir. Yukarıda belirtildiği üzere 1593 Sayılı Kanun alınan yasaklama kararının yasada belirtilen umumi hıfzıssıhha meclisleri tarafından alınması mümkün olmadığı gibi hiçbir yasada salgın hastalık nedeniyle toplantı ve gösteri hakkının sınırlandırılabileceği de belirtilmemektedir. Bu nedenle, Ankara Valiliğinin söz konusu yasağının yasal dayanağı yoktur ve karar açıkça Anayasanın 13. maddesine aykırıdır.

Siyasi iktidar Covid-19 pandemisi kapsamında vatandaşların uyması gereken kuralları ilan ederken açık ve anlaşılır yasa hükümlerine dayanmamakta, bu pandemi için öngörülmemiş yasalardaki kimi kuralları kıyas yoluyla uygulayarak temel hak ve özgürlükleri Anayasaya aykırı bir şekilde sınırlandırmaktadır. Çeşitli kanunların bu şekilde keyfi kullanılarak temel hakların sınırlandırılması “yasallık” ilkesini ihlal etmektedir. Covid-19 pandemisi ile mücadelede başvurulacak yollar, ancak modern tıp biliminin gerekleri dikkate alınarak, Anayasaya uygun yapılacak yeni yasal dayanaklarla mümkün kılınabilir. Ne var ki, hükümet bu acil görevi yerine getirmek yerine; Barolara, mahalle bekçilerine, sosyal medyaya ilişkin yasal düzenlemelere öncelik vermiştir. Bunun sonucu olarak da, Covid-19 pandemisine ilişkin olarak uygulanması mümkün olmayan 1593 sayılı kanunu kullanma yoluna gitmektedir. Bu pratik tam bir anayasasızlık hali dayatmasıdır. Böylece iktidar yarattığı belirsizlik rejiminde en temel hakları çeşitli idari kurul kararları ile askıya almakta ve otoriter karakterini iyice açığa vurmaktadır.

Bunun yanında belirtmek gerekir ki, toplantı ve gösteri hakkı temel bir haktır. Bu hakkın özüne dokunulamaz ve bu hak ancak ilgili kanunda belirtilen gerçek sınırlama sebeplerine bağlı olarak ve Anayasanın 34. maddesine göre istisnai olarak sınırlandırılabilir. Anayasanın temel haklar rejimi uyarınca getirilecek sınırlama demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve ölçülü olmalıdır.

Ankara Valiliği’nin tam da Sivas Katliamının 27. Yıldönümü olan 2 Temmuz günü böyle bir karar alması ve aynı gün TBMM Adalet Komisyonunda Avukatlık Kanunu değiştirilerek hükümetin çoklu Baro ve baro seçim yöntemine müdahaleyi içeren yasayı görüşüleceği güne denk getirilmesi yukarıda belirttiğimiz otoriter rejimi Anayasa dışına çıkararak idari kararlar ile sürdürme niyetinin açık tezahürüdür. Bu yolla, bir insanlığa karşı suç örneği olan Sivas katliamının sembolik anması bile engellenmiş ve çok sayıda kişi gözaltına alınarak bizzat kolluk tarafından pandemi tedbirleri ihlal edilmiştir.

Siyasi iktidar Covid-19 pandemisi ile samimi olarak mücadele etmek istiyor ise yurttaşların temel haklarını kısıtlamayacak ve fırsatçılık yapıp temel kanun değişikliklerini gündemine almayacaktır. Yüz yirmi yedi bin avukatın ve seksen baronun meslek örgütlerinin en temel kanunun görüşülmesini pandemi dönemine getirip, avukatların görüşünü almadan yapmak usul olarak Anayasanın temelini oluşturan demokrasi ve insan haklarına saygı ilkelerinin açık ihlali anlamına gelmektedir.

Avukatlar bugün sadece kendi mesleklerini değil, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak adına toplanmak, seslerini duyurmak istemektedir. Mevcut Anayasanın 135. maddesindeki kamu tüzel kişiliğine haiz meslek örgütlerinin rejimi Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği gibi Anayasanın hukuk devleti ve demokrasi ilkelerinden bağımsız değerlendirilemez. Meslek örgütlerinin temsilinin temelinde merkezi ve mahalli idare seçimlerinde olduğu gibi temsilde adalet ilkesi geçerlidir, aksi yönde bir tutum Anayasa Mahkemesi içtihatlarını ve Anayasayı ihlal eder. Çoklu baro adı altında sunulan, dünyada eşi benzeri olmayan formül, insan hakları ihlallerinin karşısındaki en önemli güvencelerden biri olan güçlü baroları zayıflatmayı hedeflemektedir ve kabul edilemez. Avukatlar bu keyfi, sınırsız otoriter girişimlere karşı demokratik protesto haklarını kullanacaklar ve bu nedenle engellenemeyeceklerdir.

Bu nedenlerle Ankara Valiliği’nin yasaklama kararı sadece yasal dayanaktan yoksun değildir, aynı zamanda Anayasaya ve demokratik toplum gereklerine aykırı, ölçüsüz ve keyfidir.

Meslek örgütleri ve bu örgütlere üye meslek elemanları sizin oyun alanınız içinde olamaz. Otoriterliğin geldiği nokta keyfiyetin ulaştığı boyutu göstermektedir. Umuyoruz ki TBMM’de aklıselim milletvekilleri bu yasaya karşı çıkacaktır. Aksi halde de anayasa mahkemesinden dönmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu belirtmek isteriz.

Siyasi iktidarı Covid-19 pandemisi bahanesi ile temel hakları askıya almaya yönelik uygulamalarından vazgeçmeye ve temel haklara sadık kalmaya davet ediyoruz.

İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak süreci yakından takip etmeye devam edeceğimizi, bu tür ihlallerin sonlanmasına yönelik çabalarımızı daha da kuvvetlendireceğimizi tüm kamuoyu ile paylaşmak isteriz.

İnsan Hakları Derneği
Türkiye İnsan Hakları Vakfı

Sivas’ta 2 Temmuz 1993 tarihinde katledilen 33 aydın, yazar, şair, sanatçı ve akademisyen anıldı..

Sivas’ta 2 Temmuz 1993 tarihinde katledilen 33 aydın, yazar, şair, sanatçı ve akademisyen İzmir Konak’ta eski Sümerbank önünde anıldı. İzmir Alevi Kurum Bileşenleri’nin düzenlediği anmaya İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’de katıldı. Açıklamayı PSKD Genel Merkez yöneticisi Yıldız Yılmaz okudu.

Açıklama şöyle;

Bundan tam 27 yıl önce büyük halk önderi ve Alevi piri/ozanı Pir Sultan Abdal’ı anma etkinlikleri kapsamında Sivas’a giden canlarımızdan, 33 canımız bütün devlet güçlerinin gözü önünde karanlık zihniyetli, gerici, nefret dolu, barbar, şeriatçı bir güruh tarafından katledildi.

Bu korkunç katliam, son derece planlı ve organize bir çalışmanın sonucunda gerçekleştirildi. Dönemin Sivas Belediyesi tarafından katliamdan birkaç gün önce şehrin içinde hiçbir yerde kaldırım çalışması gibi bir faaliyet yok iken, Madımak Otelinin çevresine kamyonlar dolusu parke taşları bırakıldı. Dönemin belediye başkanı katliam sırasında “gazanız mübarek olsun” diyerek katliamda tahrik edici bir rol oynadı. Otelin önünde bulunan askerler ise katliamcı güruha herhangi bir müdahalede bulunmadan otelin önünden ayrılarak katliamın yolunu açtılar. Katliamın gerçekleştirildiği bölgeye bilerek hiçbir polis gücü de gönderilmedi. Göstermelik olarak gelen birkaç polis ise, ya olayları izledi ya da katliamcılarla kol kola hareket etti. Yandaş Medya ise işbirlikçi ve tetikçi zihniyetine uygun bir şekilde hareket ederek katilleri aklayıp neredeyse katledilen canlarımızı suçlu gösteren aşağılık yayınlar yaptılar. Gerici ve şeriatçı örgütler katliamdan haftalar önce bildiriler dağıtıp “kıyam” ve “katliam” çağrılarında bulundular.

Katliamın yaşandığı gün devlet yetkilileri şeriatçı güruhun toplanmasını ve kalabalıklaşmasını saatlerce sadece izlediler. Bu barbarlar kan ve intikam sloganlarıyla kan dökmek için harekete geçerlerken hiç kimse onlara müdahale etmedi. Müdahale etmek bir yana teşvik edilip yönlendirildiler. Katiller önce etkinliğin yapıldığı Kültür Merkezine saldırdılar ancak buradan püskürtüldüler. Gerici katil güruh “kahrolsun laiklik, şeriat isteriz” , “şeriat gelecek zulüm bitecek” gibi sloganlar ve tekbirler eşliğinde otele yönelip kolluk güçlerinin gözü önünde bu vahşi katliamı gerçekleştirdiler.

Açıkça görüldüğü gibi Sivas Madımak Oteli Katliamı egemenlerin bütün unsurlarıyla birlikte organize ettiği ve şeriatçı katil güruhun tetikçiliğiyle hayata geçirdiği planlı bir katliamdı. Katliamdan sonra gerici katil güruh içinden sadece küçük bir grup hakkında dava açıldı. Uzun süren yargılamalar sonunda bu katillerin çoğu ya hiç ceza almadılar ya da küçük cezalarla kurtuldular. Hiçbir sağlık sorunu olmayan ve katliamda başı çekip mahkemede hiçbir pişmanlık belirtmeyen Ahmet Turan Kılıç haksız ve hukuksuz bir kararla affedildi. Haklarında dava açılan katillerin bir kısmı ise hiç bulun(a)madı. Daha sonra bu katillerin bazılarının Sivas’tan hiç ayrılmadan yaşamlarına devam ettikleri, hatta resmi olarak haklarında arama kararları olmasına rağmen evlendikleri, askere gittikleri, işe girip çalıştıkları, ehliyet aldıkları anlaşıldı. Bir kısmı da arama kararlarına rağmen ellerini kollarını sağlayarak yurtdışına çıktılar. Daha sonrasında devlet tarafından bulun(a)mayan bu katiller zamanaşımı kararıyla ceza almaktan kurtuldular. Dönemin başbakanı olan AKP Genel Başkanı ise bu karar için “hayırlı olsun” dedi. Halen yurtdışında yaşayan katillerin iadesi için hiçbir çaba gösterilmedi. Tam tersine bu katillerin iade edilmemeleri için bilerek yanıltıcı ve yanlış bilgiler verildi. Haklarında ceza kesinleşmiş olan 11 sanıktan biri yakalanmış ve cezaevine gönderilmiştir. Bir sanık ölmüş(Cafer Erçakmak) fakat 9 sanık halen yurtdışındadır. Haklarında kırmızı bülten olmasına karşın Avrupa ülkeleri arananları iade etmemişlerdir. Bu ülkelere katillerin iadesi için çağrıda bulunuyoruz. Davası halen devam eden 3 sanığın da iadesi konusunda çağrımızı yeniliyoruz. Sivas katillerinin avukatları AKP tarafından milletvekili, belediye başkanı, bakan ve hatta Anayasa Mahkemesi üyesi yapılarak ödüllendirildiler. Sivas Katliamından bugüne kadar 27 yıl bu şekilde geçti.

Bugün ise AKP iktidarı sadece Alevilere değil diğer tüm ilerici-demokrat-muhalif toplum kesimlerine karşı da baskı ve sindirme politikalarını sürdürmektedir. Ülkeyi süreklileştirilmiş bir Olağanüstü Hal rejimiyle yönetmeye çalışmaktadır. Özellikle Gezi direnişi sürecinden ve 15 Temmuz bahanesiyle ilan edilen OHAL’den sonra baskı politikaları daha da ağırlaştırılmıştır. Bu süreçte çıkarılan KHK’larla yüzbinlerce insan haksız yere işinden atılmış, muhalif basın yayın organları kapatılmış, binlerce insan hukuksuz kararlarla tutuklanmış, insanların malına mülküne keyfi bir biçimde el konulmuştur.

AKP iktidarının haksız, hukuksuz ve baskıcı politikalarına karşı adil yargılanma talep eden Mustafa Koçak ve sanatlarını hiçbir yasak olmadan özgürce icra etmek isteyen Grup Yorum üyeleri Helin Bölek ve İbrahim Gökçek ölüm oruçlarında hayatlarını kaybetmişlerdir. Yine haksız ve hukuksuz bir şekilde kendilerine verilen ağır cezalara karşı adil yargılanma talebiyle halen ölüm orucuna devam eden avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın sağlıkları her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. Daha fazla acı yaşanmaması için haklı ve meşru talepleri derhal kabul edilmelidir.

AKP’nin kurduğu yeni düzen farklılıklara izin vermemektedir. Çoğulcu yapıyı yok etmeye çalışan tekçi bir anlayışla hareket edilmektedir. Bu çerçeveden AKP iktidarı kendisinden olmayan herkesi düşman kabul etmekte ve terörle ilişkilendirmeye çalışmaktadır. HDP eş genel başkanları, seçilmiş belediye başkanları da dahil halk iradesi ile seçilmiş siyasetçiler tutuklanırken, son olarak ikisi HDP biri CHP’li milletvekilinin vekillikleri düşürülmüştür. Siyasal İslamcı zihniyete sahip AKP iktidarının son icraatı ise TBB(Türkiye Barolar Birliği) üzerindeki tasfiye çabasıdır. Adaletin savunucusu avukatlar bile adalet talebi ile ülkenin dört bir yanından Ankara’ya yürümektedir. Toplum üzerinde inşa edilen bu tekçi iktidar ilişkisine karşı güçlü bir demokrasi mücadelesi verilmesi kaçınılmazdır.

Aleviler üzerindeki bin yıllık asimilasyon ve yok etme politikaları AKP iktidarı tarafından da hevesle devam ettirilmektedir. Kutsal mekânlarımız ya çeşitli şekillerde yok ediliyor ya da çeşitli gerekçelerle elimizden alınarak Siyasal İslamcı birtakım karanlık yapılara teslim ediliyor. Cemevlerimiz tanınmıyor. Alevi çocuklarına zorla din dersleri dayatılıyor. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarının üzeri devlet tarafından ısrarla örtülüyor. Alevi köylerine zorla Cami yapılıyor. Cami olmayan köylerimize hizmet götürülmüyor. Kamuda ayrımcılığa uğruyoruz. Gençlerimiz Alevi kimliklerinden dolayı işe alınmıyorlar.

Birçok insanımız baskı ve ayrımcılıktan dolayı toplumsal yaşamda Alevi kimliğini gizlemek zorunda kalıyor.

2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamı özünde sadece Alevilere karşı değil; ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, yok sayılan bütün toplumsal kesimlere karşı yapılan bir katliamdır. O yüzden ezilen, ötekileştirilen, dışlanan ve yok sayılan herkesi zulme karşı ortak mücadeleye çağırıyoruz. Gelin hep birlikte tek adam rejimine, faşizme, ırkçılığa, gericiliğe ve baskı politikalarına karşı laikliği, özgürlüğü, eşitliği, adaleti, barışı, demokrasiyi ve halkların kardeşliğini savunarak dayanışmayı ve mücadeleyi büyütelim.

Başta Sivas Madımak Katliamı olmak üzere tüm katliamları Unutmadık Unutturmayacağız!
Sivas’ın Işığı Sönmeyecek!
Madımak Utanç Müzesi Olacak!

Tele 1 ve Halk TV medya kanalları RTÜK’ün kararıyla beş gün süreyle kapatılacak. Halkın bilgi edinme hakkı yasaklanamaz. Gerçekler saklanamaz.

Tele1 ve Halk TV medya kanalları RTÜK’ün kararıyla beş gün karartılacak.

Daha önce İMC TV ve Hayat TV nin de yayını engellenmiş, sonra kapatılmıştı.

Basın İlan Kurumu (BİK) gazetelere ilan kesme ve idari para cezaları veriyor, bağımsız kalmaya çalışan TV kanalları ekonomik olarak çökertilmek isteniyor.

RTÜK yine basın-yayın özgürlüğünü engelleyen bir karara imza atmış ve böylelikle halkın doğru haber alma, gazeteciliğin de haber verme-yayma hakkını hiçe sayıyor; iletişim, basın-yayın mesleğine doğrudan müdahale ediyor.

Türkiye’de her siyasi iktidar döneminde, mevcut iktidar anlayışına muhalif olan basın- yayın organları ekonomik yaptırımlar,yasaklamalar, kapatılma ve yargı kıskacında bırakıldı. Basın emekçileri, haber ve fotoğraf muhabirleri, yazarlar da yargı, cezalandırma zaman zaman da yaşam tehdidi altında görev yapmaya çalıştılar

Basın-yayın, dolayısıyla düşünce ve ifade özgürlüğü gerçek anlamıyla hiç olmadı.

Gazete binaları yakıldı, bombalandı, yazarlar, gazeteciler katledildi; Failleri bulunmadı, hiç yargılanmadı, cezasız bırakıldı.

Bugün de muhalif gazetecilerin can güvenliği, iş güvencesi yok..

Basına uygulanan sansür, cumhuriyet dönemi boyunca her iktidar döneminde farklı biçimlerde sürdü. İçinde bulunduğumuz dönemde siyasi iktidar ve devlet kurumları muhalif basına yönelik kirli ve hoyrat politikalarını sürdürüyor. TV ler kapatılıyor, gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor; fiziki müdahalelere maruz kalıyor. Basına siyasi iktidarın dış politika ve iç politikaları konusunda sansür uygulanıyor; haberlere yasaklamalar getiriliyor.

Yayın yasakları sürüyor, halkın bilgi edinme hakkı yok ediliyor..
Sosyal medyanın yasaklanacağıyla ilgili yeni yaptırımlardan söz ediliyor.

Ülkemizde yıllardır aydınlatılmayan üstü örtülen gazetecilere yönelik faili belli cinayet dosyaları bulunuyor. Bu dosyalar zamanaşımına uğratılıyor ve ya tozlu raflarda bekletiliyor.

Ülkemiz yasaklar ülkesidir. Düşünce ve ifade özgürlüğü egemen sınıfların ve iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde kalmazsanız ve siyasi iktidarı ve devlet kurumlarının uygulamalarını açık ifadelerle eleştirir ya da karşı çıkarsanız ifade etme hakkını kullanamazsınız. İfade özgürlüğünüzü kullanmakta ısrar ederseniz, gözaltına alınır tutuklanırsınız. “Özgürlük” , iktidarın ve sermayenin çizdiği sınırlar içerisindedir.

RTÜK’ü sansürden ve ekran karartma cezasından, idari cezalardan vazgeçmeye, siyasi iktidardan bağımsız davranmaya, adil olmaya, kararlarında evrensel meslek ilkelerinden yana taraf olmaya, basın ve düşünceyi ifade etme özgürlüğüne saygılı davranmaya çağırıyoruz.

Gazetecilere ve yazarlara özgürlük istiyoruz! Tutuklanan gazeteci ve yazarlara özgürlük istiyoruz!

İfadeye özgürlük istiyoruz! Basın özgürlüğü istiyoruz!

Gazetecilik suç değildir!
Halkın bilgi edinme hakkı yasaklanamaz!

İmece-Der
Günseli Kaya (Bşk)

Sağlıkta şiddet durmuyor, iki aile hekiminin saldırıya uğraması üzerine İzmir Sağlık Platformu sokağa çıktı. Kemeraltı girişinde açıklama yaptı.

Sağlıkta şiddet durmuyor. İzmir Karabağlar aile sağlık merkezinde görevleri başında iki hekim saldırıya uğradı. İzmir Sağlık Platformu Kemeraltı girişinde açıklama yaptı.. İmece Dostluk olarak sağlık emekçilerine yapılan saldırıyı lanetliyoruz. Sağlık emekçilerinin mücadelesininin yanındayız.

Açıklamayı Sağlık Platformu adına İzmir Aile hekimleri Derneği Başkanı Dr. Birol Kocaman Yaptı.
Açıklama şöyle

“Ne yazık yine sağlıkta şiddete uğrayan meslektaşlarımız nedeniyle buradayız. Her defasında tekrar etmesin “Sağlıkta şiddet sona Ersin” sloganıyla sesimizi duyurmaya çalıştık. Meydanları doldurduk, dilekçeler yazdık. Ama sağlıkta şiddet pandemi günlerinde de devam ediyor! 29 Haziran Pazartesi günü Karabağlar 4 No’lu Aaile Sağlığı Merkezi’nde iki hekim arkadaşımız fiziksel saldırıya uğradı.

Sağlık çalışanları koronavirüsle mücadelede en ön saflarda mücadele ettiler. Binlerce sağlık çalışanı hastalığa yakalandı, onlarcası yaşamını yitirdi. Başlangıçta halkımızdan gelen alkışlar hepimizi duygulandırdı, umutlarımızı çoğalttı. Çünkü bizler uzun süredir mesleğimizin değersizleştirilmesine, sağlığın bir meta haline getirilmesine karşı çıkıyorduk.

Uzun süredir meslek örgütleri olarak çıkması için çaba harcadığımız Sağlıkta Şiddet Yasası pandemi günlerinde Mecliste kabul edildi. Ama bu yasaya karşın çok sayıda şiddet olayı ile karşılaştık.

Hastanelerde çalışmaktan evlerine bile gidemeyen arkadaşlarımız, filiyasyon ekiplerimiz, 112 çalışanlarımız, Aile Hekimlerimiz, Aile Sağlığı Çalışanlarımız bir yandan pandemi ile mücadele ederken bir yandan da halkımızı bilinçlendirmeye, eğitmeye çalıştılar. Henüz aşısı ve etkin bir tedavisi olmayan bu hastalıktan korunmanın en önemli yolu maske kullanımı, fiziksel mesafeye uyma ve el hijyenine dikkat etmekten geçiyordu.

Önce sadece belirli alanlarda takılması zorunlu olan maskelerin özellikle sokağa çıkma kısıtlamaları kalkınca önemi daha da arttı. Sağlık kuruluşlarında, toplu olarak bulunulan kapalı mekanlarda zorunlu olan maske, geçtiğimiz haftadan bu yana İzmir’de açık havada da zorunlu hale getirildi.

Maske takmak sadece kendimizi değil, ailemizi, yakın çevremizi ve toplumu enfeksiyondan korumak için gerekli bir önlemdir. Hastalığı belirtisiz ya da hafif olarak atlatan gençler evdeki büyüklerine kolaylıkla bulaştırabilmekte ve onların yaşamlarını tehlikeye atmaktadır.

Yaşadığımız son olayda Aile Sağlığı Merkezindeki hekim arkadaşımız maskesiz olarak içeriye girmek isteyen hastayı uyardı. Bu şekilde kendisine yardımcı olamayacağını söyledi. Ancak hasta ve yakınları bu uyarılara şiddetle karşılık verdiler. Olaya müdahale etmek isteyen bir başka hekim arkadaşımız da bu kişilerin saldırısına uğradı. Şu anda en önemli tesellimiz meslektaşlarımızın kalıcı sağlık sorunu yaratacak bir yaralanma yaşamamasıdır.

Sağlıkta şiddet için yasal düzenleme yapılsa da yasaların uygulanmasının da sağlanması, saldırganların tutuklu yargılanması çok önemlidir. Ayrıca uygulanan sağlık politikalarından, sağlık çalışanlarını itibarsızlaştıran söylemlerden vazgeçilmeli, sağlık kuruluşlarındaki güvenlik zafiyeti giderilmelidir.

Sağlık emek ve meslek örgütlerinin önerilerine kulak vermeyen yöneticilere de seslenmek istiyoruz. Yaşanan bu şiddet olayları motivasyonumuzu düşürüyor, bizim için hizmeti sürdürmek gittikçe güçleşiyor. İzmir Sağlık Platformu olarak şiddet yaşanan birimlerde acil dışındaki hizmeti durdurmayı düşünüyoruz.

Biz bu sağlıkta şiddet pandemisinin sona ermesini, sağlığımızı ve yaşamımızı koruyamazken hastalarımıza yardım edemeyeceğimizi buradan bir kez daha haykırıyoruz!”

İzmir Kadın Platformu kayyım ile görevden alınan Van Edremit ilçesi HDP Belediye Eşbaşkanı Sevil Rojbin Çetin’e gözaltında yapılan işkenceye karşı Türkan Saylan Kültür merkezi önünde açıklama yaptı.

İzmir Kadın Platformu kayyım ile görevden alınan Van Edremit ilçesi HDP Belediye Eşbaşkanı Sevil Rojbin Çetin’e gözaltında yapılan işkenceye karşı Türkan Saylan Kültür merkezi önünde açıklama yaptı.

Yapılan açıklama şöyle:

“İşkence İnsanlık Suçudur kadın Mücadelesi Engellenemez,

Kadın düşmanı AKP-MHP bloğu kadınlara yönelik saldırılar düzenlemekten vazgeçmemekte . Bunun son örneği, 26 haziran 2020’de Diyarbakır’daki evine düzenlenen baskınla gözaltına alınan Demokratik Yerel Yönetimler Kurulu ve Tevgera Jınen Azad (TJA) üyesi Sevil Rojbin Çetin’e yapılan korkunç işkencedir.

Bizler 12 eylüllerde cezaevlerinde kadınlara işkencenin nasıl uygulandığını iyi biliyoruz ama kadın iradesine yapılan bu saldırılar dünde bugünde kadınların mücadelesine geri adım attıramamıştır.

Böyle bir saldırı ne yazık ki, Demokratik Yerel Yönetimler Kurulu üyesi ve daha önce kayyım atanana kadar HDP Van Edremit İlçesi Belediyesi Eşbaşkanı Sevil Rojbin Çetin’in gözaltına alınması ile tekrar gündem olmuştur.

26 Haziran 2020 tarihinde yürütülen bir soruşturma kapsamında 42 kişi evlerine yapılan baskınlarla gözaltına alındı . 23 u tutuklandı ve bunların arasında 72 yaşında hasta Makbule Özbek birçok siyasetçi ve sivil toplum kuruluşu üyeleri sendikacılar da bulunmaktadır.

Rojbin Çetin de 26 Haziran 2020 tarihinde Diyarbakır’daki evinden işkence ile gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınma tarzını asla kabul etmiyoruz. TEM polisinin beraberinde özel harekat polisi ile gitmesi ve bütün binanın etrafını yüzlerce kolluk kuvveti ile kuşatılması yasal mevzuata aykırıdır.

Siteye gelen polis özel hareket birlikleri tarafından kapı çalınmadan, kırılarak içeri girilmiş ve polis yanında getirdiği iki köpeği Rojbin Çetin’in üzerine salmıştır. Köpekler işkence aracı olarak kullanılarak evin içinde tutanaklarla da sabit 3,5 saat süren işkence yapılmıştır. Köpekler tarafından vücudunun farklı yerleri ısırılan Rojbin Çetin’in vücudunda kanamaların ve yaraların olduğu görülmüştür. Gözlerinin altı ve dudağı patlayacak kadar bir işkence uygulamasına maruz kalmıştır.

Sağlık raporundan edinilen bilgiye göre; iki bacakta da köpek ısırması, belinde ayakkabı izi , vücudunun ve kollarının her yerinde darp izi olduğu ve ters kelepçe ile yüz üstü tutulmuştur. Polislere kanser hastası olduğunu söylemesine rağmen işkenceye devam edilmiştir.

Rojbin Çetin’e evinde tutulduğu süre içinde cinsel tacizde bulunulmuş ve yarı çıplak soyularak, gözleri kapalıyken fotoğrafları çekilmiştir. Yine defalarca küfür ve hakaretlere uğramıştır. Yürüyemeyecek duruma getirilmiş olan Rojbin Çetin ifadesinin alınması için adliyeye tekerlekli sandalye ile çıkarılmıştır. Yine bilgilere göre “Evin 5’inci katta olsaydı, sen aşağı atlamış olurdun” şeklinde tehdit edilmiştir. Daha sonra Mardin TEM şubede göz altında tutulmak üzere Mardin’e gönderilmiştir.

Rojbin Çetin’in görmüş olduğu işkenceyi fotoğraflarla belgeleyen avukatı da ayrıca ifadeye çağrılmıştır. Rojbin Çetin’in yarı çıplak çekilen fotoğraflarının nerede kullanılacağını bilmek istiyoruz. Ama bu saldırıların kadınların iradesine yönelik bir saldırı olduğunu biliyoruz.

Olayın basına yansıması üzerine Diyarbakır Valiliği bu korkunç işkenceyi meşrulaştırmak için yapmış olduğu açıklamada sözde Rojbin’in ‘’kendisine zarar vermemesi amacıyla kademeli oranda zor kullanıldığı’’ niı iddia ederek işkenceyi kabul etmekte işkencecileri korumaktadır.

Kadın siyasetçilere ve aktivistlere yönelik bu baskı ve yıldırma politikalarının süreklileştiğini görmekteyiz. Kadın mücadelesine, demokrasiye ve insan haklarına yönelik baskının yansıması olarak kadın mücadelesine de darbe vurulmak ve sindirilmek istenmektedir ama kadın mücadelesi , dayanışması sizlerin bölmeye çalışmak istediğiniz birlikteliği dahada büyütecektir.

Türkiye’nin imzalamış olduğu “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” nin yıldönümünde yapılan bu işkence ile Anayasa’nın 90. Maddesi ile garanti altına alınmış olan sözleşmenin çiğnendiğini, yok sayıldığını ve hükümsüz kılındığını da göstermektedir

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. Maddesine Göre; Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”denmiştir.

Böylesine insanlık dışı bir işkenceden sonra kanser hastası Sevil Rojbin Çetin’in hem fiziksel, hem psikolojik destek alabileceği koşullara kavuşması gerekmektedir.
Sevil Rojbin derhal serbest bırakılmalıdır.

İşkence uygulamalarına derhal son verilmeli ve failler hakkında yasal işlem başlatılarak cezalandırılmalıdır.

İnsanlığa karşı işlenmiş olan bu suça ortak olmuyoruz , olmayacağız.

Sevil Rojbin Çetin yalnız değildir, hiçbir kadın yalnız değildir. Mücadelenizde mücadelemizle yanınızdayız.…

İzmir’de kitle örgütleri işkenceye karşı cezasızlığın ve işkence görenlere karşı açılan direnme davalarının sistematik bir politika olarak sürdürüldüğünü açıkladı ve işkenceye karşı mücadeleye çağırdı.

İzmir’de “26 haziran İşkence ile Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü”nde kitle örgütleri, işkenceye karşı mücadele çağrısı yaptı. İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği, İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği ile Halklar Arası Dayanışma Köprüsü Derneği Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde ortak basın açıklaması düzenledi. Açıklamayı Türkiye İnsan hakları Vakfı’ından Aytül Uçar yaptı.

Açıklama şöyle;

26 Haziran 2020 Tarihi İtibarıyla Türkiye’de Değişik Boyutlarıyla İşkence Gerçeği

Birleşmiş Milletler (BM) “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” nin birinci maddesinin ilk fıkrasında işkence tanımı şöyle yapılır: “İşkence” terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.” Aşağıdaki tüm değerlendirmeler bu tanımın ışığında yapılmıştır.
1) Resmi Gözaltı Yerlerinde İşkence ve Diğer Kötü Muamele Uygulamaları: Son yıllarda yasa, kural ve norm denetiminden kaçınma, keyfilik, bilinçli ihmal gibi sebeplerle usul güvencelerinin ihlal edilmesi, gözaltı sürelerinin uzunluğu, izleme ve önleme mekanizmalarının işlevsiz kılınması ya da bağımsız izleme ve önlemenin hiç olmaması vb. nedenlerle resmi gözaltı merkezlerinde işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında ciddi bir artış görülmektedir. Son bir yıl içinde özellikle Urfa’da, Ankara’da birden çok kez, Antalya’da ya da İstanbul’da resmi gözaltı merkezlerinde yaşanan çok sayıda kaygı verici işkence uygulaması basına, mahkeme tutanaklarına, insan hakları kurumlarının raporlarına yansımıştır.

• 2019 yılında TİHV’e işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı gerekçesiyle 908 kişi başvurmuştur. Bu kişilerden 51’i başvuru yakınıdır, 19’u ise Türkiye dışında işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarına maruz kalmıştır. Türkiye’de doğrudan işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı için TİHV’e başvuran 838 kişiden 379’u (% 45,2) emniyet müdürlükleri, 120’si (% 14,3) ise polis karakolu gibi resmi gözaltı merkezlerinde işkenceye maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir. Ayrıca 214 (% 25,5) kişi de kolluk güçlerinin gözaltı ve nakil araçlarında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır.

• İHD Dokümantasyon Biriminin verilerine göre ise 2019 yılında resmi gözaltı yerlerinde 726 kişinin işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı belirlenmiştir.1

• TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerin göre 2020 yılının ilk beş ayında resmi gözaltı yerlerinde 107 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır.

2) Resmi Olmayan Gözaltı Yerlerinde ve Gözaltı Dışındaki Ortamlarda İşkence Ya Da Diğer Kötü Muamele Uygulamaları: Kolluk güçlerinin barışçıl toplanma ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında da artış görülmektedir. 2019 yılında ev baskınlarında ve bu baskınlar sırasında gözaltı işlemi henüz başlamamışken yaşanan işkence uygulamalarında görülen oransal artış ayrıca dikkat çekicidir.

• 2019 yılında TİHV’e başvuranlardan 309’u (% 36,9) açık alan ve gösteri sırasında, 170’i (% 20,3) ise ev ve iş yeri gibi mekânlarda işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldıklarını beyan etmişlerdir.

• İHD Dokümantasyon Biriminin verilerine göre ise 2019 yılında resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki yerlerde işkence ve diğer kötü muameleye uğradığını iddia eden kişi sayısı 1477’dir.

• TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 2019 yılında kolluk güçlerinin toplanma ve gösteri özgürlüğü kapsamında yapılan barışçıl eylem ve etkinliklere müdahalesi sonucu 3741 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmış, 69 kişi ise yaralanmıştır. 2020’nin ilk beş ayında ise kolluk güçlerinin müdahalesi sonucu 754 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmış 16 kişi ise yaralanmıştır. Yine aynı dönemde sokakta ve açık alanda 65 kişi, ev ve işyeri baskınlarında ise 17 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır.

• Toplanma ve gösteri yapma hakkı, ifade özgürlüğü ile birlikte, demokratik bir toplumun temelini oluşturmaktadır. Maalesef son yıllarda ülkemizde bu hakkın kullanımı bir istisna, müdahale ve yasaklamalar ise kural haline gelmiştir. Barışçıl toplanma ve gösteri yapma hakkını kullanan kişilere yönelik işkence ve diğer kötü muamele uygulaması düzeyine ulaşan kolluk şiddeti adeta normalleştirilmiştir.
2 Kolluk güçlerinin başvurduğu evrensel hukukta ve ülke yasalarında ifade edilen zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen kural dışı, denetlenmeyen, cezalandırılmayan, siyasal iktidar tarafından görmezden gelinen hatta teşvik edilen bu şiddet adeta toplumsal yaşamın bir parçası haline gelmiştir.

3) Zorla Kaçırma/Kaybetme Girişimleri: Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakalarında OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden bir artış görülmesi son derece endişe vericidir. Bu durum BM Zorla veya İradedışı Kayıplar Üzerine Çalışma Grubu’nun 31 Temmuz 2019 tarihli raporuna da yansımıştır. Söz konusu raporda altta yer verilen tablodan görüleceği gibi 2001 2015 arası düşme eğilimi gösteren zorla kaybetme eylemleri 2016 yılı ile yeniden artış göstermektedir.

Gözaltında zorla kaybetme eylemi anlık bir eylem değildir ve büyük çoğunlukla işkencenin eşlik ettiği belirli bir alıkoyma süresini içerir ve genellikle de ölümle sonuçlanır. Bu nedenle çoklu ve ardışık ihlallere yol açar.

• 2019 yılında 6’sı Şubat ayında, biri ise Ağustos ayında olmak üzere 7 zorla kaçırma/kaybetme vakası tespit edilmiştir. 2019 Şubat ayından beri kayıp olan 5 kişi hakkında İHD tarafından ‘BM Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na başvuruda bulunulmuştur. Bu girişimden sonra dört kişinin Temmuz 2019, bir kişinin Ekim 2019, bir diğerinin ise Kasım 2019’da gözaltında oldukları öğrenilmiştir. Halen tutuklu olan bu altı kişiden biri yargılandığı duruşmada kendisinden haber alınamayan dönemde ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını anlatmıştır.

• 2019 Ağustos ayında Ankara’da kaçırılan/kaybedilen bir kişinin akıbeti hakkında, üzerinden 10 ay geçmesine karşın, halen haber alınamamaktadır.

• Ayrıca, İHD’ye yapılan başvurulara ve basında yer alan haberlere göre, 2019 yılında başta İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve İzmir olmak üzere pek çok ilde üniversite öğrencileri, gazeteciler ve politik aktivistler başta olmak üzere çok sayıda kişinin kayıt dışı biçimde gözaltına alınarak baskı ve tehdit yöntemleriyle ajanlaştırılmaya çalışıldığı, bunu kabul etmeyenlerden bazılarının “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandığı ya da kaçırılarak bir süre çeşitli işkence ve kötü muamelelere maruz kaldıktan sonra serbest bırakıldığı öğrenilmiştir.

• Ajanlaştırma iddiasıyla İHD’ye 2019 yılı içinde toplam 71 başvuru yapılmıştır. Basına yansıyan haberlerde ise 66 vaka tespit edilmiştir. Böylece toplam 137 kişi bu tarz bir işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır.

4) Hapishanelerde İşkence ve Kötü Muamele Siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda bugün hapishanelerde kapasitenin çok üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Buna karşın hapishanelerde bulunan mahpus sayısı maalesef tam olarak bilinmemektedir. Adalet Bakanlığı uzunca bir süredir bu konuda sağlıklı veri paylaşımı yapmamaktadır. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2005 yılında cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü sayısı 55.870 dir. Bu sayı, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 31 Aralık 2018 tarihinde 264.842’ye, Adalet Bakanlığı’nın Aralık 2019’da Bütçe görüşmeleri sırasında TBMM’de yaptığı açıklamalara göre de 294.000’e yükselmiştir. Bakanlığın aynı açıklamasında hapishanelerde 11 bin civarında kadın ve 3 bin 100 çocuk tutuklu ve hükümlünün bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca 780 çocuk da anneleri ile birlikte hapishanelerde kalmaktadır. Uzunca bir zamandır, hükmen tutukluların, yani cezası henüz onanmamış durumda olan kişilerin, sayısı hakkında ise herhangi bir bilgi verilmemektedir.

Görüldüğü gibi 14 yıl içinde hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlü sayısının yaklaşık altı misli artması, son yıllarda ülkemizde insan hakları konusunda yaşanan geriye gidişin somut bir göstergesi olmaktadır.

Bu artış TÜİK verilerine yansıyan her yıl hapishanelere giriş ve çıkış trafiğinde görülen yoğunluk ile birlikte düşünüldüğünde daha da vahim bir durum ortaya çıkmaktadır. TÜİK verilerine göre 2018 yılı içinde ceza infaz kurumlarına 266 bin 889 kişinin giriş kaydı yapılırken aynı dönemde 215 bin 170 kişinin de çıkış kaydı yapılmıştır.

Ayrıca 31 Aralık 2019 tarihi itibariyle Türkiye genelinde denetimli serbestlik kapsamında 455.987 kişi bulunmaktadır. Bu sayıyı hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlülerin sayısı ile topladığımızda özgürlüklerinden mahrum bırakılmış yurttaş sayısı yaklaşık 750 bine ulaşmaktadır. Bu da diğer dolaylı gözetim/denetim araçlarını bir yana bıraktığımızda yaklaşık her yüz yurttaştan birinin doğrudan/çıplak gözetim altında olduğu anlamına gelmektedir.

Adalet Bakanlığı verilerine göre 1 Haziran 2020 tarihi itibari ile mevcut 367 ceza infaz kurumunun toplam kapasitesi 236.755 kişiliktir. Covid – 19 salgını vesilesiyle çıkarılan ‘7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’dan yararlanan mahpus sayısının her ne kadar 90 bin civarında olduğu telaffuz edilmekteyse de yapılan değişikliklerden yararlananların net sayısı yetkililer tarafından kamuoyu ile henüz paylaşılmamıştır.3
Bu nedenle halen hapishanelerde ciddi bir kapasite fazlasının olduğu düşünülmektedir.

Hapishanelerde kapasite fazlası mahpusun bulunması, yol açtığı sağlığa, suya, gıdaya erişim vb. sorunlar ile birlikte düşünüldüğünde evrensel normlar bakımından kötü muamele niteliğindedir. Kürt sorununda barışçıl çözüm arayışlarından vazgeçilmesi ve 2015 Temmuz’unda Türkiye’nin yeniden çatışma ortamına girmesiyle başlayan, daha sonra askeri darbe girişiminin bastırılması ve ardından OHAL ilan edilmesiyle devam ederek günümüze varan süreçte cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülere yönelik işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında olağanüstü düzeyde artışlar yaşanmıştır.

• TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 2019 yılında hapishanelerde hastalık, intihar, şiddet vb. çeşitli gerekçelerle en az 44 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu şüpheli ölümlere dair çeşitli iddiaların varlığına rağmen etkin soruşturma süreçleri işletildiği yönünde bir bilgi yetkililerce paylaşılmamıştır. 2020 yılının ilk beş ayında ise 4 kişi Covid-19 salgını nedeniyle, 1 kişi ölüm orucu eylemini sürdürürken olmak üzere en az 18 kişi yaşamını yitirmiştir.

• Verilen bir soru önergesine cevaben 19 Haziran 2020 tarihinde Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre 1 Ekim 2019 tarihinden bu yana 396 mahpus tarafından işkence ve diğer kötü muamele başvurusu yapılmıştır.

• İHD Dokümantasyon Biriminin verilerine göre 2020 yılının ilk beş ayında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddia edilen kişi sayısı 439’u Batman cezaevinde olmak üzere en az 633’dür.

• Hapishanelere girişten itibaren çeşitli nedenlerle (çıplak arama, kelepçeli muayene, ayakta tekmil vererek sayım vb.) uygulanan kaba dayak, her türden keyfi muamele ve keyfi disiplin cezaları, hücre cezaları, sürgün ve sevkler yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaşmıştır.

• Sağlık hizmetine erişimin kısıtlanması, cezaevi reviri ziyaret hakkının kısıtlanması, Adli Tıp Kurumu’na, adliyeye ve hastaneye götürülürken kelepçe takılması dâhil kötü muamele uygulamaları, mahpusların sağlık sorunlarının zamanında ve etkili bir şekilde çözülmemesi, uzun bir süredir devam eden bir başka sorun alanıdır. Özellikle son dönemde tedavilerini zorlukla sürdüren mahpusların büyük bir çoğunluğunun başka cezaevlerine sürgün edilmesi sağlık hizmetine erişim hakkına önemli ölçüde zarar vermiştir. Bu uygulamalar Covid – 19 salgını koşullarında daha da artmıştır.

• Cezaevleri ile ilgili bir diğer önemli konu da hasta mahpuslardır. 31 Mart 2020 tarihli son İHD verilerine göre toplam 590’ı ağır olmak üzere 1564 hasta mahpus bulunmaktadır. Bu kişilerin karşı karşıya olduğu sağlık hizmetine yeterli erişim sağlayamama, bağımsız ve Nitelikli tıbbi değerlendirme raporu alamama vb. ciddi sorunlar bulunmaktadır. Öte yandan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunu’nda 28 Haziran 2014 tarihli “toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen” şeklindeki değişiklikte yer alan “toplum güvenliği” ibaresi, hasta mahpuslar için “kesin hayati tehlike teşkil ettiği” yönünde raporlar verilmiş olsa bile, mahpusların salınmalarını bütünüyle keyfiyete bağlamıştır.

• 2000 yılından bu yana uygulanmakta olan ve tutuklu ve hükümlülerin fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin ciddi şekilde zarar görmesine neden olan tek kişi ya da küçük grup izolasyon/tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Adalet Bakanlığı‘nın 10 tutuklu ve hükümlünün haftada 10 saat bir araya gelerek sosyalleşmesini öngören 22 Ocak 2007 tarihli genelgesi (45/1) yürürlükte olmakla birlikte uygulanmamaktadır. Bu sorun Covid-19 salgını kapsamında cezaevlerinde alınan tedbirler ile daha da derinleşmiştir. Bu nedenle bir kez daha Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) “Tutukevlerindeki mahkumların günün makul bir kısmını (sekiz saat veya daha fazla) hücreleri dışında, belirli amacı olan ve değişen faaliyetler yaparak geçirmeleri hedeflenmelidir. Doğal olarak, hüküm giymiş mahkumların bulunduğu kurumlardaki programlar daha da uygun olmalıdır.” şeklinde ifade edilen standart ilkesini hatırlatmakta yarar olacaktır.

• Bugün itibari ile içinde yaşadığımız salgın sürecinde en büyük risk grubunu hapishanelerdeki mahpuslar oluşturmaktadır. Hapishaneler kişisel mesafenin en az ve hijyen imkanlarının en sınırlı olduğu kapalı kurumlardır. Yoğun ve hareketli nüfus, hapishanelerin özellikleri ve organizasyonu bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır.

Bu nedenle insan hakları alanında uluslararası düzeyde otorite olan kişi ve kuruluşlar acil çağrı ve açıklamalar yaparak devletleri/hükümetleri salgın koşullarında hapishaneler için çok daha özel önlemler almaya davet etmişlerdir. 20 Mart 2020 tarihinde Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) mahpuslara ilişkin bir dizi ilkeler yayınladı. 25 Mart 2020 tarihinde BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve 6 Nisan 2020 tarihinde de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri birer çağrıda bulundular. Bu ilke ve çağrıların ortak noktası hapishanelerde bulunan mahpusların sayısının azaltılması ve salgını önlemeye yönelik alınacak önlemlerin mevcut özgürlükleri kısıtlayacak nitelikte olmaması idi. Diğer yandan BM İnsan Hakları Komiseri Michelle Bachelet yaptığı çağrıda “Hükümetler şimdi siyasi mahpuslar ve sadece eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade ettiği için alıkonulanlar da dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan herkesi serbest bırakmalı” diyerek çok önemli yol gösterici bir talepte bulundu. Yanı sıra, COVID-19’a karşı özellikle savunmasız olanların, yaşlı ve ağır hasta mahpusların da ivedilikle salıverilmesi gerekenler listesinde yer alması gerektiğini belirtti. Michelle Bachelet ayrıca “Bir sağlık krizinde alınan önlemler, alıkonulan kişilerin yeterli yiyecek ve su hakları da dahil olmak üzere temel haklarını zayıflatmamalıdır. Bir avukata ve doktora erişim de dahil olmak üzere, alıkonulan kişilere yönelik kötü muameleye karşı önlemlere de tam olarak uyulmalıdır.” uyarısında bulundu.

Uluslararası standart ve normlara gönderme yapan tüm bu ilke ve çağrılara karşın Adalet Bakanlığı’nın aldığı önlemler kapsamında mahpusların aileleriyle görüşme hakkı tamamen ortadan kaldırılmış, avukat görüşmeleri kısıtlanmıştır. Hapishanelerden kısıtlı olarak edinilen bilgi ve şikayetler BM İnsan Hakları Komiseri Michelle Bachelet’nin yaptığı uyarılar ile birlikte değerlendirildiğinde salgın koşullarında mahpusların, sağlığa, yiyecek ve suya, hijyen malzemelerine erişimde yaşadıkları ihlallerin kötü muamele niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.

Yine yukarıda değinilen ilke ve açıklamaların aksine ‘7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da yapılan değişiklikten sadece eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade edenler de dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları, avukatlar ve seçilmiş siyasiler yararlanamamışlardır. Zaman zaman Adalet Bakanlığı bazı açıklamalar yapsa da, Covid – 19 salgınının hapishanelerde ulaştığı boyuta, toplam vaka ve ölüm sayısına, bu sayıların hapishanelere dağılımına dair maalesef güvenilir ve tatmin edici bilgi edinilememektedir.

• Adalet Bakanlığının 17 Haziran 2020 tarihinde yaptığı duyuruya göre hapishanelerde Covid -19 pozitif tanısı konulup iyileşen tutuklu/hükümlü sayısı 374’tür. Toplam 6 hükümlü yaşamını yitirmiştir. Güncel olarak 72 Covid – 19 vakası bulunmaktadır.

Hapishanelerde her geçen gün daha da artan insan hakları ihlalleri de dahil çeşitli gerekçeler ile 8 Kasım 2018 tarihinden bu yana yaşanan açlık grevleri ülkenin özel bir gündemi haline gelmiştir. İnsanların açlık grevi yaparak yaşamlarını ortaya koymak zorunda bırakılmalarının sorumlusu esas olarak ülkeyi yönetenlerdir. Açlık grevlerinin insanı ve yaşamı esas alan bir şekilde çözüm yollarının bulunması son derece mümkün iken, siyasi iktidarın en hafif deyimi ile duyarsızlığının sonucu, insanların yaşamlarını yitirmesi toplum vicdanında onulmaz yaralara açmaktadır.

a. İmralı Hapishanesi’nde Abdullah Öcalan ve diğer 3 mahpus üzerindeki, işkence ve diğer kötü muamele uygulaması anlamına gelen, tecridin kaldırılması amacı ile 8 Kasım 2018 tarihinde Leyla Güven tarafından başlatılan ve 90 hapishanede 3065 kişi tarafından sürdürülen süresiz ve dönüşümsüz açlık grevleri İmralı Hapishanesi’ndeki mahpusların aile ve avukatları ile görüşmelerinin başlatılması sonucu 26 Mayıs 2019 tarihinde sonlandırılmıştır.

b. Özgürce müzik yapabilmek ve adil yargılanma hakkı için 17 Mayıs 2019 tarihinde Grup Yorum üyelerinin başlattığı, cezaevinden salındıktan sonra da sürdükleri açlık grevleri sonucu Helin Bölek, 3 Nisan 2020 tarihinde (açlık grevinin 288. gününde), İbrahim Gökçek ise 7 Mayıs 2019 tarihinde (açlık grevinin 323. Gününde) yaşamlarını yitirdiler. Adil yargılanma hakkını, keyfi ve yasadışı baskı ve yasakların önlenmesini de içeren temel hakların korunmasını sağlamak amacıyla 3 Temmuz 2019 tarihinde açlık grevine başlayan Mustafa Koçak 24 Nisan 2010 tarihinde (açlık grevinin 297. gününde) yaşamını yitirdi.

c. Adil yargılanma hakkını, keyfi ve yasadışı baskı ve yasakların önlenmesini de içeren temel hakların korunmasını sağlamak için Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukatların 3 Şubat 2020 tarihinde başlattıkları açlık grevleri ise halen sürmektedir. Yakın zamanda yaşanan ölümlerin acısı halen sıcaklığını korurken hak temelli taleplerle açlık grevi yapmakta olan avukatların sağlık durumlarında kalıcı zararlar ortaya çıkmadan insanı ve yaşamı esas alan çözüm yollarının bulunması yönünde çabalar arttırılmalıdır.

d. Yıl içinde insan hakları bağlamında ele alınabilecek farklı sorunların çözümü talepleriyle, çeşitli cezaevlerinde farklı sürelerde açlık grevlerine başvurulması da cezvelerindeki sorunların mahpuslar açısından ne denli dayanılmaz hale geldiğinin bir göstergesidir.

e. Açlık grevini sürdürmekte olan mahpuslara, kişinin onayı olmadığını halde “zorla müdahale ya da müdahale girişimleri” tüm uluslararası belgelerde belirtildiği üzere tıbbi etik ilkelerine aykırı bir uygulamadır ve işkence ve diğer kötü muamele niteliğindedir.

Ancak Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğüne gönderilen “Ölüm Orucu ve Süresiz Açlık Grevi Eylemleri” konulu 22.05.2020 tarih ve 14500235/419 sayılı yazıda kişilerin isteklerine bakılmaksızın tedavi ve beslenme gibi tedbirlerin hayatları için tehlike oluşturmamak şartıyla uygulanabileceği belirtilmektedir. Sağlık Bakanlığının açlık grevi yapan mahpuslara yönelik bu kaygı verici yaklaşımı kesinlikle kabul edilemez. Daha vahimi ise “zorla müdahale” gerekçelendirilirken hukuk ve tıbbi etik ilkelerinin pervasız bir keyfilikle yorumlanması, çarpıtılmasıdır. Söz konusu yazıda, Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’nin “bilgilendirilmiş onam” kuralını tarif eden 5. maddesi zorla müdahaleye dayanak olarak gösterilmektedir. Keza uluslararası hukukta hasta haklarını düzenleyen öncü ve referans belgeler olarak kabul edilen Dünya Tabipler Birliğinin Malta, Tokyo ve Lizbon Bildirgeleri uluslararası antlaşma niteliğinde olmadıkları gerekçesiyle değersizleştirilmeye çalışılmaktadır.

5) Mevzuatta İşkence ve Diğer Kötü Muamele Yasağı ve Usul Güvenceleri: 2005 yılından bu yana değişik dönemlerde mevzuatta işkence yasağının mutlaklığını zedeleyecek pek çok olumsuz düzenleme yapılagelmiştir. 2015 Temmuz ile başlayan süreçle birlikte, bilhassa da OHAL döneminde, bu mevzuat değişiklikleri sistematik bir hal almıştır. Bu yaklaşım OHAL uygulamasına son verildikten sonra dahi sürdürülmektedir.

• 14 Temmuz 2016 tarihinde çıkarılan 6722 sayılı kanuna göre operasyonlara katılan askeri personelin işkence ve diğer kötü muamele iddialarına yönelik soruşturulması özel izin prosedürüne tabi kılınmış, geriye dönük olarak cezasızlık zırhı tesis edilmiştir. Keza OHAL Kararnamesi ile OHAL ile ilgili işlerde karar veren ve görev alan kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluklarının olmayacağı düzenlenmiş, mutlak dokunulmazlık getirilmiştir.

• İşkencenin önlenmesinde önemli bir rolü olan ancak yıllardır uygulamada büyük ölçüde ihmal edilen kişiye gözaltı hakkında bilgilendirme, üçüncü taraflara bilgi verme, avukata erişim, hekime erişim, uygun ortamlarda uygun muayenelerin gerçekleştirilmesi ve usulüne uygun raporların düzenlenmesi, hukukilik denetimi için süratle yargısal makama başvurulabilme, gözaltı kayıtlarının düzgün tutulması, bağımsız izlemelerin mümkün olması başlıklarında toplanabilecek usul güvenceleri, OHAL sürecinde KHK’lar ile yapılan yasal düzenlemeler sonucu önemli ölçüde tahrip olmuştur. Bu tahribatın etkileri bugün de devam etmektedir.

• Anayasa Mahkemesi’nin 29 Kasım 2019 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 24 Temmuz 2019 tarihli 2018/73 E, 2019/65 K sayılı kararı ile OHAL döneminde yapılan daha sonra kalıcı hale getirilen olumsuz düzenlemelerden sadece tutukluların avukatlar ile görüşmelerindeki kimi kısıtlamaları düzenleyen maddelere dair iptal kararı vermiş, diğerlerinin geçerliliğini ise korumuştur. Bu karar ile tutukluların avukatları ile görüşmelerine Cumhuriyet Savcısı’nın kararıyla kısıtlama getirilebileceği düzenlemelerden olan 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 59. maddesinin (5) ve (10) numaralı fıkralarında düzenlenen, “Görüşmelerin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilmesi, tutuklu ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli bulundurulması, tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulması” hükümleri iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin bu kararından sadece dört ay sonra 29 Mart 2020 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren ‘Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik’ te iptal edilen tüm maddelere nerede ise aynı sözcüklerle yer verilmiştir. Mevzuat düzenlemelerindeki hukuk dışı yaklaşım ve keyfiyetin bir göstergesi olan bu kısa öykü, aynı zamanda hukuka saygıda ve değerlerde yaşanan tahribatın ulaştığı boyutu da ortaya koymaktadır

• Covid-19 küresel salgınının yarattığı tehdit öne sürülerek hızla TBMM’den geçirilen ve 15 Nisan 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren, “7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun” ile başta işkence yasağı ihlali olmak üzere çok sayıda insan hakları ihlalinin cezasız kalmasının yolu açılmış oldu.

Düzenlemede “kasten öldürme ve işkence” suçu kapsam dışında bırakılmakla birlikte “kasten yaralama sonucunda ölüme sebebiyet verme” ve “taksirle ölüme sebebiyet verme’” suçlarından hüküm giyenlerin koşullu salıverme oranları indirilmiş ve denetimli serbestlik hükümlerinden kolaylıkla yararlanmaları sağlanmıştır. Bu ise, hukuka aykırı biçimde güç kullanarak yaşama hakkı ihlaline yol açtığı için hüküm giyen veya giyme ihtimali olan çok sayıda kolluk görevlisinin kısa süre içinde özgürlüğüne kavuşması anlamına geliyor. Uygulamada cezasızlık sistematiğinin bir sonucu olarak işkence suçu işleyen kolluk görevlileri hakkında genellikle daha hafif ceza gerektiren “kasten yaralama” suçundan dava açılmaktadır. Bu düzenleme ile işkence suçu da kapsam dışı bırakılmış ve böylelikle cezasızlık iyice pekiştirilmiş olmaktadır.

• 2020 Ocak ayında TBMM gündemine getirilen ve halen TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesine devam edilmekte olan “Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu” teklifinde “bekçilerin zor ve silah kullanma yetkisine sahip olacağı, kamu düzenini bozacak mahiyetteki gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi amacıyla genel kolluk kuvvetleri gelinceye kadar önleyici tedbirleri alabileceği, makul bir gerekçeyle durdurma yetkisini kullanabileceği, kimlik veya diğer belgeleri isteyebileceği, kişinin şüphe uyandırması durumunda üst araması yapabileceği, araçlarının görünmeyen bölümlerinin açılmasını isteyebileceği” yer almaktadır. 2007 yılında Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan değişiklikler sonucunda yaşanan “yaşam hakkı” ve “kişi güvenliği” ihlalleri bu yasa teklifinin kabulüyle daha da yaygınlaşıp artacaktır.

6) Uluslararası Önleme Mekanizmalarının Raporlarına Yansıyan Türkiye’nin İşkence Gerçeği: Yukarıda sıraladığımız veriler ile ifade etmeye çalıştığımız Türkiye’nin işkence gerçekliği uluslararası mekanizma ve organlar tarafından hazırlanan raporlarda tüm çıplaklığı ile dile getirilmektedir. Ancak, Anayasa başta olmak üzere hiçbir yasa, kural ve normla kendini sınırlandırmak istemeyen siyasal iktidar, uluslararası önleme ve denetleme mekanizmaları tarafından yapılan eleştiri ve uyarıları dikkate almamaktadır.

• 1987 yılında Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Sözleşmesi kapsamında kurulan Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (CPT), yargı dışı proaktif bir mekanizma olarak sözleşmeye taraf olan ülkelerde işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarını önlemeye çalışır. CPT, önlemeye yönelik işlevini iki tür ziyaretle, düzenli ve özel amaçlı (ad hoc) ziyaretlerle gerçekleştirmektedir. Düzenli ziyaretler, üye devletlere belirli aralıklarla yapılmaktadır. Özel amaçlı ziyaretler ise, Komite’nin “mevcut şartlar altında gerek duyduğu” durumlarda düzenlenmektedir. CPT, yaptığı her ziyaretten sonra işkence ve kötü muamele konusundaki tespitlerini, tavsiyelerini ve diğer önerilerini içeren bir rapor hazırlar. Komitenin ziyaret raporu ziyaret edilen devlet tarafından izin verilmediği sürece gizlidir.

CPT, Türkiye’ye 29 Ağustos – 6 Eylül 2016, 4 – 13 Nisan 2018 ve 6 – 17 Mayıs 2019 tarihlerinde üç kez “özel amaçlı/ad-hoc” ziyaret ve 10 – 23 Mayıs 2017 tarihlerinde ise bir kez “periyodik/düzenli” ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaretler sırasında yaptığı gözlem, tespit ve tavsiyelerini içeren raporun açıklanmasına maalesef Türkiye Devleti hala izin vermemiştir. İşkencenin önlenmesi doğrultusunda devletlerin ciddiyet ve kararlılığının bir göstergesi olarak CPT’nin yaptığı ziyaretlerin ardından hazırlanan raporların otomatik olarak (devletin izin vermesi beklenmeden) yayınlanmasını öngören ve pek çok devlet tarafından onaylanan yeni düzenlemeyi ise Türkiye bırakın onaylamayı gündemine bile almamıştır.

• BM İşkence Özel Raportörü Türkiye ziyaretlerine dayalı olarak hazırladığı 18 Aralık 2017 tarihli raporunda, duyduğu kaygıyı dile getirerek işkencenin önlenmesi amacıyla 31 somut öneride bulunmuştur.

• Bu rapor ile yetinmeyen BM İşkence Özel Raportörü 27 Şubat 2018 tarihinde Türkiye’deki işkence gerçekliğine dair derin kaygılarını bir kez daha dile getirmiştir.

• Bunların yanı sıra Avrupa Komisyonu tarafından 29 Mayıs 2019 tarihlerinde yayınlanan Türkiye Raporu’nda işkence gerçeği kapsamlı bir şekilde ifade edilmiştir.

• BM İşkenceye Karşı Alt Komitesi (SPT) 5-9 Ekim 2015 tarihlerinde Türkiye’de ziyaretler gerçekleştirmiştir. Alt Komitenin bu ziyaretlere dayalı olarak hazırladığı rapor, Türkiye devletinin tam dört yıl sonra izin vermesi sonucu 12 Aralık 2019 tarihinde yayınlanmıştır. Kurumlarımız tarafından işkence ve diğer kötü muamele konusunda ısrarla dile getirilen pek çok önemli tespit ve önerinin de bu raporda yer aldığı görülmektedir. Maalesef Türkiye, BM ‘İşkenceye Karşı Sözleşme’nin tarafı olarak otorite ve yetkisini kabul ettiği Alt Komite’nin bu önerilerinin gereklerini dört yıldır hiçbir şekilde yerine getirmemiştir.

• Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (EPİM), BM Üyesi 193 ülkede insan haklarının durumunun periyodik olarak (beş yılda bir) BM İnsan Hakları Konseyi (İHK) bünyesinde incelendiği/gözden geçirildiği, halen en kapsamlı uluslararası insan hakları izleme mekanizmasıdır. Türkiye’ye yönelik olarak 2010 ve 2015 yıllarında olmak üzere iki kez EPİM incelemesi yapılmıştır. 3. Periyodik İnceleme ise 2020 Ocak ayın gerçekleştirilmiştir. Bu inceleme kapsamında BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nce hazırlanan raporun konu başlıklarından biri de işkencedir. Raporda Türkiye’deki işkence gerçeği kapsamlı bir biçimde ele alınmış, yapılan eleştiri ve tavsiyeler yetkililere iletilmiştir.

7) Ulusal Önleme Mekanizması İşlevini Yerine Getirmeyen Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu: İşkencenin önlenmesinde etkili ve önemli bir araç olan ‘Ulusal Önleme Mekanizması’nın işlevlerini yerine getirmek üzere yetkilendirilmiş olan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) yönelik eleştirilerimizin zeminini oluşturan sorunlarda 2019 yılı itibarıyla da hiçbir değişiklik olmamıştır. Yapısal, işlevsel ve mali açılardan bağımsızlığı olmayan TİHEK’i OPCAT ve Paris Prensipleri ilkelerine uyumlu hale getirecek hiçbir adım atılmamıştır.

Kurumun yayımladığı ziyaret raporlarında ise ilke ve yöntem hataları bulunmaktadır. 2019 yılında yayımlanan raporlar değerlendirildiğinde alıkoyma yerlerine yapılan önleyici ziyaretlerin, asgari standartlara sahip olmadığı, ziyaretlerin yalnızca şekli olarak yerine getirildiği anlaşılmaktadır. Kurumun, özellikle 2015 yılı sonrasında Türkiye’de meydana gelen çatışmalı ortam sırasında ve askeri darbe teşebbüsü sonrası ilan edilen OHAL döneminde yaygın ve yoğun olarak yaşanan insan hakları ihlallerine karşı etkili bir izleme ve soruşturma gerçekleştirmemiş olması da işlevsizliği bakımından önemli bir göstergedir.

İşlevsizliğe dair bir başka önemli gösterge ise Covid-19 salgını sürecinde, Kurumun web sitesine BM organlarının bazı açıklamalarından özetler koymak dışında, salgın nedeniyle son derece büyük riskler barındıran cezaevlerine ve diğer alıkonulma mekanlarına dair somut olarak hiçbir girişimde bulunmamış olmasıdır.

24 Eylül 2019 tarihinde Ankara’da BM İşkenceye Karşı Komite Başkanı Jens Modvig’in ve BM İşkenceye Karşı Alt Komitesinin Başkan Yardımcısı Nora Sveaas’ın da katılımı ile bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda herkesin tanıklığında Türkiye’de Ulusal Önleme Mekanizması olarak atanan TİHEK’in gerek yapısal gerek işlevsel olarak OPCAT ilkelerine hiçbir şekilde uyumlu olmadığı ve tümüyle işlevsiz olduğu bir kez daha gözlenmiştir.

8) Cezasızlık Kültürü:

• İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Bu kültürün güçlenmesinde ve yaygınlaşmasında birincil etken ise cezasızlığın bir devlet politikası olmasıdır. Yıllardır her düzeyden devlet ve hükümet yetkilisi, kolluk güçleri tarafından uygulanan şiddeti koruyan hatta teşvik eden ve işkenceyi meşrulaştıran söylem ve davranışlar içinde olmuştur. Son dönemlerde bu tür söylem ve davranışları daha da öne çıkaran siyasi iktidar, aynı zamanda mevzuatta yaptığı düzenleme ve değişiklikler ile cezasızlığı “güvence” altına almaya çalışmaktadır.

• Hal böyle olunca, işkence yapan kamu görevlilerinin ve işkence iddialarının resen soruşturulmaması, yapılan soruşturmaların etkin ve bağımsız olmaması, işkence yapan kamu görevlilerinin yargılanması için izin sistemine başvurulması, ceza ertelemeleri, savcı ve yargıçların öznel ve tarafsızlıktan uzak zihniyet yapıları gibi cezasızlığa yol açan nedenleri konuşulamaz, tartışılamaz hale gelmektedir.

• İşkence suçunun kovuşturulması için yasadaki muğlaklık yerini korumaktadır. İşkence suçu nedeniyle yapılan suç duyurusu başvuruları ya çeşitli gerekçeler ile takipsizlikle sonuçlanmakta ya da daha az cezayı öngören ve zamanaşımına tabi olan ‘basit yaralama’, ‘zor kullanma sınırının aşılması’ ya da ‘görevi kötüye kullanma’ suçlarından soruşturulmaktadır.

• Öte yandan işkence yapan kolluk görevlileri hakkında bir şikâyette bulunulması, soruşturma ya da dava açılması halinde işkence görenler hakkında derhal “memura hakaret etmek, mukavemet etmek, bu sırada yaralamak, kamu malına zarar vermek” gibi gerekçelerle karşı davalar açılmaktadır. İşkenceciler aleyhine açılan davalar cezasız kalırken işkence görenler aleyhine açılan davalar kısa sürede ağır cezalar ile sonuçlanabilmektedir.

• Adalet Bakanlığı, Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından 2019 yılında yayınlanan ‘2018 Adli İstatistik’ verilerine göre ‘kamu görevlisine direnme’ suçunu oluşturan TCK’nın 265. maddesinin de bulunduğu ‘kamu idaresinin güvenirliğine ve işleyişine karşı suçlar’dan dolayı 2018 yılında 163.032 kişi hakkında soruşturma açılmış, bunlardan 48.064’ü hakkında dava açılmıştır. Buna karşın aynı yıl içinde işkence suçunu düzenleyen TCK’nın 94. ve sık kullanılan eziyet suçunu düzenleyen TCK’nın 96. maddelerine dayalı olarak toplam 2196 kişi hakkında soruşturma açılmıştır. 1035 kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilirken 766 kişiye dava açılmış ve 395 kişi hakkında ise başkaca kararlar verilmiştir. Bir bölümü OHAL altında geçen 2018 yılında, üstelik kolluk şiddetinin zirveye ulaştığı koşullarda işkence ile direnme suçlarından açılan davalar arasında bu denli yüksek bir farkın olması cezasızlığın boyutlarını ve sistematik bir politika olarak sürdürüldüğünü açıkça göstermektedir.

İzmir Barosu – İzmir Tabip Odası – Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği – İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi – Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi – Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi – İnsan Hakları Gündemi Derneği – Hak İnisiyatifi Derneği – İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği – Halklar Arası Dayanışma Köprüsü Derneği

Dip Notlar:
1 İHD Dokümantasyon Biriminin henüz tasnifi yapılmamış verilerine göre 2020 yılının ilk beş ayında resmi gözaltı birimleri ve dışında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığını iddia eden kişi sayısı en az 356’dır.

2 20 Temmuz 2017 tarihinde BM İşkence Özel Raportörü tarafından yayınlanan “Gözaltı dışı yerlerdeki zor kullanımı ve işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezalandırma yasağı” başlıklı özel raporunun, 47. paragrafında yer verilen “resmi olarak deklarasyonlarda yer alan ‘‘işkence’’ tanımına uygunluk için gerekli olan ek koşullar mevcut olmasa bile, toplantı ve gösteri hakkının kullanmak isteyen kişiler dahil belirli bir amaç doğrultusunda kaçma imkânı olmayan, ‘‘çaresiz’’ bir kişiye yönelik acı veya ıstırap yaratma amaçlı kasti zor kullanımı, her zaman ağırlaştırılmış zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezalandırma (işkence) olarak kabul edilecektir.” cümlesi konu ile ilgili önemli bir değerlendirmedir.

3 Adalet Bakanlığı, 17 Haziran 2020 tarihinde basında yer alan açıklamasıyla yeni infaz düzenlemesinin yürürlüğe girmesiyle birlikte açık cezaevlerinde bulunan yaklaşık 45 bin mahpus izinli sayıldığını, 15 bini kapalı cezaevlerinden, 30 bini açık cezaevlerinden olmak üzere 45 bin hükümlünün de tahliye edildiğini duyurdu.

İzmir Emek ve Demokrasi güçleri halkın iradesinin gasp edilmesine karşı çıkarak, halkın iradesine saygı gösterilmesini ve milletvekillerinin serbest bırakılmasını istedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri TBMM Genel Kurulunda iki HDP ve bir CHP milletvekili olmak üzere üç milletvekilinin milletvekilliğinin düşürülmesine ve halkın iradesinin gasp edilmesine karşı sokağa çıktı. Disk Ege Bölge temsilciliği önünde yürüyerek alana gelmek isteyen Disk 2 No’lu şube üyelerine 859 sokakta polis saldırdı ve ellerinde bulunan halkın iradesine darbe yapılmasına karşı çıkan ve milletvekillerinin serbest bırakılmasını isteyen pankart polis tarafından yırtıldı. Emek ve demokrasi güçleri adına açıklamayı, Eski Sümerbank önünde, Kesk dönem sözcüsü Eğitim-Sen 2 No’lu Şube Başkanı Veysel Beyazadam yaptı.

Açıklama şöyle;

Toplumların sözleşmesi olan anayasalar insanoğlunun bir arada yaşamlarını çevreleyen mutabakatlardır. Devlet olmanın ve insanıyla uyumlu bir işleyişi şekillendirmek için oluşturulan hukuk sistemleri iktidarların koruması gereken bir emanet niteliğindedir. Demokrasi geçmişinde zaman zaman sapmalar olsa da Türkiye halkları birlikte yaşamı örmeyi başarmıştır. Ne yazık ki günümüz iktidarının tutum ve kararlarında toplumumuzun bu birliktelik duygusuna saldırılar görmekteyiz.

İktidar eliyle oluşturulan hukuksuzlukların sonuncusu olarak; meclisin iki büyük partisinin üç milletvekilinin milletvekilliklerinin düşürülmesi olmuştur. Milyonlarca insanın iradesiyle seçilmiş temsilcilerine yapılan bu saldırı, halkın bizatihi kendisine yapılmıştır. Vatandaş ile devleti arasındaki bağı koparmaya yönelik bir tutumdur. Dünya genelinde Covid-19 salgınına karşı yaşamsal bir mücadele varken iktidarın önceliğini baskılara ve dayatmalara vermesi gündemi değiştirmektir. Salgınla mücadelede onca sorun varken, işini kaybetmiş büyük bir kitlenin eklendiği devasa bir işsizlik sorunu varken, yoksulluğun yaygınlaşması önümüzde bir sorun olarak duruyorken halkın iradesine yönelik bu saldırı gündemi manipüle etmektir. Ancak bilinmelidir ki iktidarın bu tavrı yönetememe sorununu gizlemeye yetmiyor.

İnanıyoruz ki AKP’ye oy veren yurttaşlarımızı bile tedirgin eden ve şaşırtan bu karar ülkemizin demokrasisine yapıştırılan kara bir lekedir. Yaşananlardan ve hatta belgelerden anlıyoruz ki bu kara leke devletin en tepesinden saraydan gelmiştir. İnsanların demokratik temel haklarına en çok saygı duyması gerekenler, yine halk iradesine en güçlü saldırıyı yapanlardır. Bu talihsiz tutumla idare edilemez ve sürdürülemez durumdadır.

Meclisin sandalye aritmetiğiyle oynayarak kazanç elde ettiğini düşünenler yine kendi temellerini çürütmektedirler. Ana muhalefet partisi konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi’nden Enis BERBEROĞLU ile meclisin üçüncü büyük partisi konumunda bulunan Halkların Demokratik Partisi’nden Leyla GÜVEN ve Musa FARİSOĞLLLARI’nın milletvekilliklerinin saray talimatıyla düşürülmesi ve ardından apar topar tutuklanmaları tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır. Yargı süreçleri henüz bitmemiş olan milletvekillerine yönelik bu tavır hasmane duyguların göstergesidir. 15 Temmuz darbesinden söz edenlerin yaptıkları asıl darbenin ta kendisidir. Adalete, eşitliğe ve halkın iradesine vurulan bir darbedir. Siyasi iktidarın darbe hukukuyla, kazanılmış haklarımızı yok etmesine izin vermeyeceğiz. Bu siyasi karardır. Tanımıyoruz ve kınıyoruz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak uyarıyoruz. Gelin bu yanlışlardan geri dönün. Millet iradesi dediğiniz gerçekliğe saygı duyun. İnsanlarla devlet arasındaki bağı yıkmayın. Demokrasiye inancı yıkmayın. Milletvekillerini derhal serbest bırakın!

Bizler irademize yönelik bu saldırılara asla boyun eğmeyeceğiz. Kötülüğün tüm toplumu esir almasına izin vermeyeceğiz. Haklarımız için, demokrasi, adalet ve özgürlük için ortak direnişi büyütmekten başka çare yok. Bu nedenle gönlü emek, demokrasi ve özgürlükten yana çarpan herkesi bu direnişi büyütmeye çağırıyoruz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Gündoğdu Meydanında Gezi’nin 7. yıldönümünde buluştu “karanlık gider, gezi kalır” pankartı açtı ve “Yılgınlık yok, mücadeleye devam” dedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin adına açıklamayı Kesk dönem sözcüsü Eğitim-Sen II Nolu Şube Başkanı Veysel Beyazadam yaptı. Açıklama şöyle;

Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilip yerine Topçu Kışlası yapılmasına karşı başlayıp, kısa sürede milyonlarca kişinin adalet, demokrasi, özgürlük talebiyle sokağa çıktığı ve Türkiye tarihinin en büyük halk hareketlerinden birisi olarak siyasal mücadele tarihindeki yerini alan Gezi Direnişi’nin üzerinden 7 yıl geçti. Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş ölçüde geniş halk kesimlerini seferber eden direnişinin yarattığı ve hepimize yaşattığı değerler uğruna yaşamını yitiren gençlerimizi direnişin 7. yıl dönümünde bir kez daha saygıyla anıyor, katillerinin peşini asla bırakmayacağımızın bilinmesini istiyoruz.

Türkiye’nin demokrasi mücadelesi tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş kitlesellik ve yaygınlıkta yaşanan ve 5 milyona yakın insanın aktif olarak katıldığı Gezi Direnişi’nin önemi, aradan geçen yedi yıla rağmen hatırlanmakta ve hafızalarımızdaki tazeliğini korumaktadır. Türkiye’de ekonomik, toplumsal, siyasal alanda yaşanan sorunların arttığı, iktidarın emek ve demokrasi güçlerine karşı çok yönlü olarak saldırılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde Gezi Direnişi’ni yeniden hatırlamak önemlidir. Gezi, yaşam tarzına müdahaleye, inşaat adı altında dayatılan, betonlaşmaya ve kentlerimizin ruhsuzlaştırılmasına, kültüründen, tarihinden koparılmasına, bitmek bilmeyen baskılara karşı bir dip hareketi, bir demokrasi çığlığıdır.

Bu ülke tarihinin en barışçıl, en yaratıcı, en katılımcı, en kapsayıcı, en kitlesel hareketidir. Hep birlikte konuşup karar vermenin, fikri ve hayatı paylaşmanın, yaşama her boyutu ile sahip çıkmanın somut örneğidir. Daha öncesinde hiçbir platformda bir araya gelmemiş kesimlerin dahi demokrasi, barış, eşitlik, özgürlük, ekolojik dengenin korunması talepleriyle günlerce dayanışmanın en saf halini yaşamalarının adıdır. Ölümcül, yıkıcı polis şiddetine karşı her şehirde yankılanan barışçıl haklı tepkinin dışa vurumudur. “Sağlıklı kentleşme ve yaşanılır kent” talebinin kısa sürede ülkemizin dört bir yanında yankılanmasıdır Gezi.

Sendikalı/sendikasız, güvenceli/güvencesiz, ücretli ya da işsiz, ülke, yaşam ve emek üzerinden hak talep eden inşaat işçisinden plaza çalışanına binlerce emekçinin 2013 Mayıs’ının son günlerinden başlayıp Haziran boyunca parklarına ve meydanlarına, emeklerine, kamusal alana sahip çıkmak için verdikleri mücadeledir Gezi. Emekten, yoksuldan, doğadan, ezilmişten, ötekileştirilenden, kadından, laikten, barıştan yana herkesin ortak haykırışı, ortak türküsüdür.

Gezi; Ethem Sarısülük’tür, Medeni Yıldırım’dır, Ali İsmail Korkmaz’dır, Abdullah Cömert-Ahmet Atakan- Hasan Ferit-Mehmet Ayvalıtaş’tır. Gülüşü gaz fişeğiyle solan Berkin Elvan’dır Gezi.

Gezi Direnişi’ni yaşanıp biten bir olay olmaktan çıkarıp, bugüne ve geleceğe etki eden canlı bir süreç haline getiren temel neden, Türkiye’de yaşayan ve iktidarın baskıcı, otoriter uygulamalarından rahatsız olan her kesimin, alanlara çıkarak tepkisini göstermiş olmasıdır. Türkiye’de yıllardır kamu emekçilerinin, işçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, gençlerin, toplumun tüm ezilen ve dışlanan kesimlerin taleplerinin görmezden gelinmesine karşı savunulan talepler, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Gezi Direnişi sürecinde kullanılan ayrımcı ve kutuplaştırıcı ifadeler ve nefret söylemi, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, siyasi iktidar temsilcileri tarafından son dönemde daha da yoğun bir şekilde kullanılmakta, siyasi iktidar önünde diz çökmeyen, onlara biat etmeyen herkes hedef haline getirilerek baskı ve sindirme politikaları ile susturulmak istenmektedir.

Salgının devam ettiği koşullarda dahi AKP iktidarını sürdürmek için baskıcı politikalarını ve uygulamalarını sürdürmektedir. Belediyelere atanan kayyumlardan; muhalif belediyelerin çalıştırılmamasına kadar varan çok sayıda uygulamaya tanıklık ettik bu dönemde. Geniş toplumsal kesimler, salgına karşı dayanışmayı büyütme çağrısı yaparken, siyasi iktidar salgın dönemini muhalifleri tasfiye etmenin aracına dönüştürmeye çalışmaktadır. Gözaltılar, soruşturmalar ve yandaş medya aracılığıyla hedef göstermeler hız kesmeden devam etmektedir.

Salgına ve diğer sorunlara dönük toplumsal sorumululuğu gereği siyasi iktidarın uygulamalarını eleştiren, öneriler getiren meslek birlikleri ve barolar salgın döneminde siyasi iktidarın hedefi haline gelmiştir. Kurmak istediği hegemonyanın önünde engel olarak görülen bu kurumlara dönük siyasi iktidarın saldırılarına karşı topyekun direneceğimiz bilinmelidir.

George Floyd’un boynuna çöken diz dünyanın her yerinde emekçilerin, yoksulların, dışlanmışların, egemene muhalefet edenlerin boynundadır. Ali İsmail’i öldüren el ile boynumuza çöken diz aynı vücuda aittir. Sermayenin ve egemenin vücudur o. Derisinin rengi, konuştuğu dil, etnik kökeni farklı olanı, kendisi gibi düşünmeyeni, yaşamayanı, inanmayanı yok ederek varlığını sürdürmeye çalışan bu yaklaşıma karşı ısrarla ve inatla eşitlik ve özgürlük mücadelemizi sürdürdük, sürdüreceğiz. Nefesimizin kesilmesine sessiz kalmayacak haklarımız için ayağa kalkacağız. Birlikte nefes alacağız.

Gezi Parkı’nda başlayan direniş kıvılcımı, emekçi halkın en temel haklarını ve çıkarlarını yok sayan baskıcı ve otoriter yönetim tarzına, iktidarın bitmek bilmez saldırılarına ve AKP iktidarının demokratik tepkiler karşısında sürdürdüğü ayrımcı ve saldırgan tutuma karşı güçlü ve tarihi bir yanıt olmuştur.

Gezi Direnişi’nin 7. yılını geride bıraktığımız bu günlerde, meydanlarda korku duvarını aşarak, birbiriyle dayanışma içinde direnmenin ve kazanmanın tadına varmış olan, bu uğurda evlatlarını yitiren Türkiye halklarının demokrasi, barış ve kardeşlik taleplerindeki ısrarı ve mücadelesini kesintisiz bir şekilde kararlılıkla sürdürmekten başka çıkar yol görünmemektedir.

Başta işçi ve emekçiler olmak üzere, toplumun sömürülen, ezilen ve yok sayılan kesimleri Gezi Direnişi’nin açtığı yolda yürüdüğü sürece, nerede ve hangi alanda olursa olsun mücadelenin yürütüldüğü her yerde Gezi Direnişi’nden bir iz,kendisinden bir parça mutlaka olacaktır.

Gezi Direnişi, 1980 sonrasında örülen ve AKP iktidarı döneminde dikenli tellerle çevrilen o büyük korku duvarını yıkmış, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” diyerek bizlere yürünmesi gereken yolu göstermiştir. Son dönemde tekçi söylemle birlikte artan baskı, yasak ve sindirme politikalarına karşı örgütlü ve kitlesel mücadeleden başka çıkar yol görünmemektedir.

Gezi; emekle, bilimle kurulacak yeni bir toplum, yeni bir ülke için hayallerimizden, umutlarımızdan vazgeçmemenin adıdır. Umuttur, dirençtir, yaşama sıkı sıkıya sarılmaktır, paylaşmaktır, birlikte yaşamaktır, saygıdır, bir arada farklı olabilmektir, birlikte öğrenmektir, geleceğimize sahip çıkmaktır, özgür ve eşit bir dünya düşünün peşinde koşmaktır, özgürce dans etmektir “Gezi” .
Çocuklarımıza verdiğimiz sözdür.

Dayanışmanın yeryüzünde çizilmiş en güzel resmidir.
Karanlık gider, Gezi kalır.

İzmir Emek ve Demokrasi güçleri olarak yedinci yılında hepimize umut olmaya devam eden Gezi Direnişi’ni selamlıyor, “YILGINLIK YOK, MÜCADELEYE DEVAM!” diyoruz.

Çocuk istismarının affı olmaz olmamalıdır! Yasa teklifi Meclis gündemine alınmamalıdır!

Son günlerde çocuğun cinsel istismarı suçu konusunda, “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanuna Geçici Madde Eklenmesine İlişkin Kanun Teklifi” hazırlandığı ve önümüzdeki hafta meclis gündemine getirileceği söylenmektedir. Getirilmesi düşünülen yasal düzenleme, erken yaşta evlilik yapmış, bu nedenle eşlerinin cezaevinde olduğunu belirten kişilerin aile bütünlüğünün bozulduğu gerekçesi ile savunulmakta ve gündemleştirilmektedir.

İktidar partisinden bazı vekillerin bu içerikte bir metinle muhalefet partileriyle görüştüğü, TV programlarıyla bu atağa zemin hazırlandığı anlaşılmaktadır.

Bu yasa teklifi çocukların, kendilerinden 15 yaş büyük istismarcı erkekle evlenmesi halinde erkeğe cezasızlık öngörmektedir. (Yeni çıkarılan infaz yasasında bu konuda cezasızlık maddesi yer almamıştı.) Bu yasa önerisi yasalaşırsa yaşanacak olan şudur; 13 yaşını henüz doldurmuş kız çocuğuna nitelikli cinsel istismarda bulunan 28 yaşında bir adam, eğer kız çocuğu şikayetçi olmazsa ve fail çocuk ile sonrasında evlenmiş olursa infazın ertelenmesi sebebi ile cezaevinden çıkabilecektir.( Bu durumda kız çocuğunun ailesinin görmesi muhtemel baskı, tehdit vb. uygulamaları yazının içeriği dışında tutuyoruz.)

Halen yürürlükte olan Medeni Kanunun 124. Maddesinde erkek ve kadının evlilik yaşı 17 yaşın bitimi olarak kabul etmiştir. Konuyla ilgili olarak ta TCK Madde 103/2 göre çocukların cinsel eylemlerle ilgili olarak rıza yaşı 15 yaşın doldurulması olarak belirtilmiştir.

Yapılması düşünülen yeni düzenleme gerek yürürlükte olan yasal mevzuata gerekse de T.C Devletinin bugüne dek onayladığı, imzaladığı uluslararası sözleşmelere aykırıdır.

18 Yaşa kadar cinsiyeti ne olursa olsun uluslararası sözleşmelerde çocuktur ve tüm yasalar çocuğun korunmasını, yararını gözetmelidir. (Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları sözleşmesi 1. ve 3. Maddesi ile 32., 34; Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi -İstanbul Sözleşmesi-; Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’nin 14. Maddesi) .

18 yaş öncesi evliliğin fiziksel ve ruhsal olarak insan gelişimine uygun olmadığı bilimsel olarak kabul edilmiştir. Erken yaşlarda kişiler, özgür ve bağımsız irade oluşturabilecek erginlikte değildir; hormonların inip çıkıp salındığı, bedensel, ruhsal, zihinsel olgunluğa erişilmediği düşünülür.

Metinde evlilik için önerilen kız çocuğunun14 yaşına girmiş olması, yani 13 yaştır. O yaşta bir çocuğun bilinçli, akıllı bir şekilde evliliğe “evet” demesi ruhsal olarak, kişilik oluşumu evresi ve gelişimi açısından ne kadar doğru, ne kadar mümkündür, o yaşta bir çocuğu bilinçli kabul etmek cinsel ilişkide rızayı 13 yaşa indirmek ne demektir? Bu açıkça bir çocuk istismarıdır, çocuğu evliliğe zorlamaktır..

Kadına yönelik şiddetin, erken yaşlarda yapılan evliliklerde yoğun yaşandığını biliyoruz, görüyoruz. Sosyolojik olarak dinci gericiliğin örf ve adetlerinin yaygın olduğu toplumlarda çocuk yaşta evlendirilen kadınların yaşam boyunca evlilikleri boyunlarında ağır bir kölelik halkası olarak taşıdıklarını da biliyor ve tanık oluyoruz. 2020 Yılında kadına boyun eğdirmeyi korku yaratarak, şiddet yoluyla uygulayan bir toplumda örf ve adetlerin evrensel normların, altına imza atılan sözleşme hükümlerinin önüne geçirilmesine izin veremeyiz, vermemeliyiz.

Bırakın 13 yaşını, 15 yaşında bile istismar (tecavüz) edilen sonra da tecavüzcüsü ile evlendirilen bir çocuk, zorunlu olarak gebe kaldığı çocuğu doğurmak ve o bebekle büyümek durumunda bırakılacaktır. Kendi isteği dışında bir birleşmeden doğacak bir bebekle büyümek zorunda kalan çocuklar her ilişkide tecavüz anını yaşayacak ve kendini “cinsel köle-tutsak” gibi hissedecekler.

Çocuk yaşta bir kız çocuğunu istismar eden o, tecavüz ettiği çocukla evlenecek olursa bu yasa ile hapis yatmayacak, yatıyorsa salıverilecek, böylelikle de kız çocuklarının tecavüzü, istismarı cesaretlendirilecektir. Aynı zamanda aile eşitlik, saygı ve saygı temelinde birlik değil tecavüzcü erkeği kurtaran kurum olacaktır.

İstismar edilen kız çocuklarının evliliklerine izin verilecek olursa bu, çocukların aileleri tarafından, hukuk tarafından, devler kurumlarınca korunamıyor olduklarına;

Ailelerin ekonomik zorlukları, toplumsal baskı, erkek tarafından gelen tehdit..vb nedenlerle bu evlenmeye izin verdiklerine;

Çocukların, uluslar arası sözleşmelerle kabul gören evrensel ilke ve sözleşme maddelerinden yararlanamadıklarını, korunmadıklarını;

Erken evlendirilen kız çocuklarının eğitim-öğretim hakkından yoksun bırakıldıklarını kabul etmiş olacağız.

Meclise bu yasa gelirse ve onay verilirse bu suça onay verenlerin de ortak olacakları bizce açıktır.

YASA TEKLİFİ MECLİS GÜNDEMİNE ALINMAMALIDIR!
BU YASAYA İZİN VERİLEMEZ!
İZİN VEREN DE SESSİZ KALAN DA BU SUÇA ORTAK OLACAKTIR!

İmece-Dostluk Dayanışma Derneği

TMMOB İZMİR İKK: ÇEŞME PROJESİ, HEM YASAL MEVZUATA HEM KAMU YARARINA AYKIRI

Siyasi iktidarın “Çeşme projesi” olarak bilinen rant projesine karşı düşüncelerini açıklayan TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından bir basın toplantısı gerçekleştirildi. TMMOB İzmir İKK tarafından, projenin; şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve yürürlükteki yasal mevzuata aykırı olması nedeniyle uygulanabilir olmadığı ifade edildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca Çeşme Yarımadası’nda gerçekleştirilmesi amaçlanan projeye ilişkin basın açkılama yapıldı. Açıklamayı TMMOB İzmir İKK adına Mimarlar Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı İlker Kahraman yaptı. Kahraman açıklamasında, projenin, Türkiye’nin taraf olduğu Biyolojik Çeşitlilik Yasası’na ve anayasaya, bütüncül koruma anlayışına, çevre düzeni planı, nazım imar planı gibi planlara aykırı olduğunu belirtti. Kahraman, Özellikle proje kapsamında ihtiyaç duyulacak su kullanımının, yer altı ve yer üstü su kaynakları açısından yaratacağı sorunlara dikkat çekti. Kahraman açıklamasında şunları söyledi:
“TMMOB Yasası’nın değiştirilmeye çalışıldığı bugünlerde politikacıların kendi isteklerini, toplumun isteğiymiş gibi göstermeye çalışmaları “normal” görünebilir. Ancak, bilimsel gerçeklerin, toplumsal ve vicdani sorumlulukların, popülist siyaset adına görmezden gelinmesi TMMOB’nin geleneğinde yer almamaktadır. Bu bakış açımız nedeniyle hedefe alınan meslek odaları olarak, söz konusu projeye ilişkin değerlendirme ve görüşlerimiz; bilimsel gerçekler, yasal mevzuat ve kamu yararı gözetilerek değerlendirilmiş ve aşağıda aktarılmıştır:

•Toplumun gündemine yerleştirilen büyük ölçekli kentsel projelerinin, tek sayfalık yapılacak listesi sunumu şeklinde değil, bölgeye ilişkin yürürlükteki plan kararları, yapılmış planlama çalışmaları, bölgeye ilişkin yazılmış bilimsel kaynaklarının incelenmesi ve değerlendirilmesi ile oluşturulması gerekmektedir. Toplantılarda tarafımızca yapılan eleştirilere karşın hiçbir değişiklik yapılmadan sürekli aynı beyanın tekrarlanmasının TMMOB bileşenlerince kabul edilmesi mümkün değildir.

•Yarımadanın yaklaşık yüzde 55’ini kapsayan “Çeşme Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi”ndeki ormanlık alanları; içinde nadir ve endemik türler barındıran, kendine has yaban hayatı ve habitatlar oluşmuş uluslararası öneme haiz doğal ve bakir, korunması gereken alanlardır. Bu alanlarda turizm vb. amaçlı tesislerin yapılmasına izin verilmesi, bölgenin büyük çapta zarar görmesini kaçınılmaz hale getirecek olup, taraf olduğumuz Biyolojik Çeşitlilik Yasası’na ve anayasaya aykırı bir uygulama olacaktır.

•Alaçatı Önemli Doğa Alanı sınırları içinde kalan bu alan, hassaslık ve benzersizlik kriterleri ile uluslararası öneme sahiptir.

•Tescil edilen tarihi, arkeolojik ve doğal sitlerin, bütüncül koruma anlayışına aykırı olarak turizm amacına yönelik yapılaşmaya açılması, başta yarımada olmak üzere İzmir’in geleceğini ilgilendiren son derece tehlikeli bir müdahale olup, geri dönülmez sonuçları olabilecek hatalı bir karardır.

•Parsel bazında tahsis yöntemiyle ihale edileceği belirtilen alanların özel mülkiyetin kullanımına verilmesi ve kamu kullanımından alınması başta Anayasa olmak üzere ilgili tüm mevzuata aykırıdır.

•Kamu kullanımına açık ve devlete ait olan kıyıların ve hatta tapuda kaydı olmayan deniz alanlarının turizm amaçlı bölge ilan edilmesi ve hatta özel kullanıma tahsis edilmesi, başta Anayasa olmak üzere mevzuata aykırı olduğu gibi, bu kamusal alanların İzmir halkı tarafından kullanılamaması sonucunu da doğuracaktır. Proje ile ilgili bilgilendirmelerde kıyı alanlarının halkın kullanımına açık olacağı ifade edilmiş olsa da, projenin içeriği ve hitap edeceği ‘üst düzey gelir grubuna’ yönelik bilgilendirmeler değerlendirildiğinde; İzmir halkının buradan yararlanamayacağı açıktır.

•Yarımadanın önemli bir bölümünü yapılaşmaya açacak böyle bir proje, İzmir’i kısa sürede çok büyük bir nüfus yoğunluğu ile karşı karşıya bırakacağı gibi, yarımada tamamen yapılaşma baskısı altında kalacak, yaşanan olağanüstü nüfus artışı kent kimliği ve kent kültürünü yok edecektir.

•Bakanlık sunumunda; proje kapsamında 100.000 kişilik bir istihdam öngörüsü ile söz konusu alanda hastaneler, tema parkları vb. yapılacağı belirtilmektedir (Bakanlığın hazırlamış olduğu 2 sayfalık ilke, hedef ve yapılması öngörülen tesislere ilişkin metin basın metnimizin ekindedir.). Yeni bir şehir yaratılması anlamına gelen bu durum, bölgenin kendi itfaiyesi, kendi polis karakolu, kendi ibadethanesi, lojmanları ve 12 ay kalacak personeli için yapılacak okullarıyla en az 4 milyon metrekarelik inşaat alanı oluşturacak ve doğanın koruma/kullanma dengesinde geri dönüşü olmayan kayıplara neden olacaktır.

•Kendine özgün bir kimlik taşıyan yarımada, İzmir kent merkezinin etkilenme bölgesinde olmasına rağmen, doğal ve kültürel değerlerini günümüze kadar büyük oranda korumuştur. Bu alanın sadece İzmir için değil, bölge ve hatta ülkemiz için önemli bir yaşamsal rezerv alanı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Kaldı ki bölgede ve İzmir’in başka bölgelerinde belirlenmiş ve turizm kullanımı öngörülmüş, uygulaması tamamlanmamış alanlar dururken bu büyüklükte yeni bir turizm alanı belirlemek için hiçbir bilimsel gerekçe bulunmamaktadır.

•Doğal alanlarda koruma statülerinin değiştirilmesi ya da kaldırılması, toplantılarda açıkça ifade edildiği üzere kişilerin inisiyatifinde yürüyemez. Farklı kurum ve kuruluşların destek ve ortaklaşması ile İzmir ve bölgesinin gelecek öngörüsü için hazırlanmış 1/100.000 ve 1/25.000 ölçekli planların yaklaşımı korunmalıdır. 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı, içerdiği tarım alanı, ormanlık alan, hassas koruma alanları, nitelikli koruma alanları, bölge içerisinde yer alan endemik tür bitkiler göz önüne alınarak değerlendirilmiştir. Söz konusu kararda belirtilen alanın planlama, su, tarım alanı, ormanlık alan ve korunması gereken hassas korunma alanları açısından tehlikeli ve geri dönülmez zarar verme, yok etme süreçlerini başlatacağı tehlikesi nedeniyle bilime ve tekniğe aykırı olduğu ve kamu yararı olmadığı kanaatindeyiz

•Proje, İzmir ve bölgesinin gelecek öngörüsü için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmış İzmir-Manisa Planlama Bölgesi 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisince onanmış 1/25.000 ölçekli Çevre Düzeni/Nazım İmar Planlarındaki plan kararlarına ve bütünlüğüne aykırı niteliktedir. Kaldı ki mevcut 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planının genel kapsamda sorunlu kararları, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubemizce dava konusu edilmiş olup, hukuki süreç devam etmektedir. Anılan planda dahi bölge için tarım alanları, orman alanları, mera alanları, ağaçlandırılacak alanlar, içme ve kullanma suyu koruma alanlarına yönelik kararlar getirilmiştir. Bu proje ile, korunması öngörülen, nitelikli doğal koruma alanları ve bölge içerisinde yer alan endemik tür bitkilerin bulunduğu alanları yok edecek uygulamalar öngörülmektedir.

•Çeşme-Karaburun Yarımadası’nda yer alan yerüstü ve yeraltı su kaynaklarının potansiyeli, adanın mevcut kullanımına yönelik içme, kullanma ve tarımsal su ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Bölgenin mevcut su ihtiyacı Alaçatı Barajı ve Ildırı kaynaklarından karşılanmaya çalışılmaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, COVID-19 gündeminde daha yoğun temizlik yapıldığı için, su kaynaklarında “orta ve uzun vadede” bir azalma olabileceği açıklanmışken, proje kapsamında öngörülen tesis ve kullanımların yaratacağı ilave su ihtiyacına yönelik değerlendirmeler yetersizdir. Mevcut su kaynaklarının korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması sürecinde mevcut durumda yaşanan kirlilik ve miktar sorununun proje kapsamında yapılacak uygulamalar ile daha da büyüyeceği ortadadır.

Proje kapsamında yapılması planlanan golf sahaları bile tek başına en az 15 milyon metreküp su tüketecek ve bununla birlikte bu alanların devamlılığını sağlamak için kullanılacak ola kimyasal gübre ve ilaç takviyeleri yüksek oranda su ve toprak kirliliğine sebep olacaktır. Proje kapsamında ihtiyaç duyulan suyun mevcut kaynaklardan sağlanacağı, ilave ihtiyacın ise deniz suyunun arıtılması ile temin edileceği belirtilmektedir. Planlama ve etüt çalışmaları yapılmadan temel kullanıma tahsis edilmesi gereken su planlamasının, ilk yatırım maliyetinin binlerce metrekare alanın tahsis edilmesi ile mümkün olacağı ifade edilen denizden su temini gibi maliyetli projeler ile karşılanamayacağı, bu anlayışın kamu yararı taşımadığı gerçeği göz ardı edilmiştir.

•Turizm dışında bir kalkınma stratejisi sunamayan, tarımsal destekleri her geçen yıl azaltan, tarımı ve sanayiyi dışarıya bağımlı kılan yaklaşımların İzmir halkının geleceğini tehlikeye atacağı tartışmasız bir gerçektir.

•Salgın sürecinde çok daha görünür olan kırsal kalkınmanın ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu nedenle İzmir’de korunması gerekli su kaynakları, tarım alanları, orman alanları, doğal sit alanları vb. kullanımları tehlikeye düşüren, doğanın ve toplumun yararına olmayan “çılgın proje”lerden vazgeçilmelidir.

•İzmir’de de ülke genelinde olduğu gibi çözüme kavuşturulması gereken çok sayıda sorun bulunmakta iken, kamu kaynakları bu tür projeler yerine var olan bu yaşamsal sorunları çözmek amacıyla, doğa ve toplumdan yana kullanılmalıdır.
Sonuç olarak; sadece mesleki açıdan değerlendirdiğimizde bilimsel dayanaktan yoksun olarak gördüğümüz söz konusu proje, şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına ve yürürlükteki yasal mevzuata aykırı olması nedeniyle uygulanabilir olmadığı gibi; kamu ve doğa yararına da aykırıdır. TMMOB’ye bağlı meslek odaları olarak bilgi birikimimizi, kentimizin kalıcı çıkarları için kullanmak, sermayenin saldırılarına karşı kentimizi ve doğamızı korumak toplumsal sorumluluğumuzdur.
Sürece ilişkin yaşanacak gelişmelere bağlı olarak kamuoyuna gerekli bilgilendirmeler yapılacak olup, başta üyelerimiz olmak üzere, tüm İzmir halkını ve ilgili bütün kurumları bu sorumluluğa ortak olmaya davet ediyoruz.”