Öğrenime Katkı Burs Duyurusu

2021-2022 Öğrenim Yılı “Öğrenci Katkı Bursu” için başvuru 02-24 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu

Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile   Yurt    Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler    Boşanmış    Baba vefat    Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK   ES   Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba   Anne   Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb.

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf,  watsapp kullanıp kullanmadığınız;
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

Saygılarımla..

 

*Bursa hak kazanan öğrenciler 8 Ekimde belirlenmiş olacak ve cep msj yoluyla öğrenciye iletilecektir.

Burs alan her öğrencinin her dönem sonu transkripini Kurumumuza iletmesi; formdaki bilgilerde değişiklik olması durumunda bir hafta içerisinde Kurumumuzu bilgilendirmesi gerekmektedir.

İlk ödeme Ekim 2021 üçüncü hafta sonunda olup, haziran dahil her ayın üçüncü haftası yapılacaktır.

 

 

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; SAVAŞLARA HAYIR, BARIŞA SES VER

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanında  toplanarak 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde emperyalist savaşlara karşı çıktı.  Praksis  Müzik Grubunun   dinletisiyle başlayan etkinlikte ,  savaşlara karşı barışa ses verilmesini istendi.   Katılımcılar,  “Savaşa hayır barış hemen şimdi”,   “Biji bratiya gelan”,   “Biji aşiti” “Yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın halkların eşitliği ” , “Faşizme karşı omuz omuza”  sloganlarını  haykırdılar.. Açıklamaya HDP Milletvekilleri Murat Çepni ile Gülistan Kılıç Koçyiğit  ile Murat çepni de katıldı.

Açıklamayı Disk Ege Bölge Temsilcisi  Memiş Sarı okudu . Açıklama şöyle;

Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek ikinci dünya savaşını başlattığı tarih olan 1 Eylül, barış içinde bir dünya mücadelesini unutturmamak için “Dünya Barış Günü” olarak ilan edilmiştir. Dünya genelinde, barış isteyen halkların alanlara çıkarak taleplerini ifade ettiği gündür 1 Eylül.

82 yıl sonra bizler 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü selamlarken, emperyalist dünyanın güçleri halklara savaş ve zorbalığı dayatmayı sürdürüyor. Emperyalist ülkeler, iktidarını sürdürmek için savaşı bir yol olarak görenler, savaşların doğurduğu insanlık dramını görmezden gelmeye devam ediyor. Dünya ve bölge halkları bir Dünya Barış Günü’ne daha savaşların kuşatmasında, barışa susamış olarak giriyor.

Sayıları son yıllarda hızla artan mülteciler ile dünya büyük bir insanlık krizi yaşıyor. Ülkemiz ise bu insanlık krizinin yaşandığı yer haline geldi. Sadece geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin sayısı 3 milyon 700 bini aştı. 2014-2021 yılları arasında üçüncü ülkelere (Kanada, ABD, İngiltere, Norveç vb.) yerleştirilen Suriyelilerin sayısı ise 17 bin 600 ile sınırlı kaldı.

Suriye, Afganistan ve Libya başta olmak üzere, yaşanan güç ve iktidar savaşlarında en çok kaybedenler; işçiler, kadınlar ve çocuklar oldu.

SAVAŞ; SİLAH SANAYİSİ İÇİN KÂR, HALK İÇİN YOKSULLUK VE ÖLÜM DEMEKTİR

Bölgemiz çatışma ve yaratılan gerilimlerin başlıca odaklarından biri. Suriye ve Libya harabeye döndü. Karadeniz kıyıları, Ortadoğu ve Kafkasya ülkeleri, Akdeniz’in kritik bölgeleri emperyalist yığınak altında bulunuyor. Başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler ‘barışın tesisi’ iddiasıyla gittiği her yere savaş ve yıkım götürüyor. Özellikle Ortadoğu, bitmeyen bir savaşın nesnesi olarak emperyalizmin savaş laboratuvarı olarak işlev görüyor.

ABD’nin yıllardır süren işgali ile yıktığı Afganistan’dan geriye, şimdi ABD ile anlaşarak iktidara yürüyen şeriatçı zorbalıktan başka bir şey kalmadı. Kadınlar başta olmak üzere, Taliban’ın şeriatçı zorbalığına ve her türlü siyasal gericiliğe hayır diyen insanların geleceği tümüyle yok edilmek isteniyor.

Son NATO ve G7 zirvesinde Çin’e karşı 2030’a kadar süreceği ifade edilen yeni bir “soğuk savaş” başlatıldı. Dünyanın en büyük savaş örgütü olan NATO Amerikan şefliğinde yeniden işler hale getiriliyor.

AKP iktidarı Yeni Osmanlıcı propaganda eşliğinde emperyalistlerin savaş senaryolarına ekleniyor, gerilim ve çatışmalardan yeni manevra alanları yaratmaya ve pay kapmaya çalışıyor. Suriye ve Afganistan başta olmak üzere yaşanan kitlesel göçlerin ve insani trajedinin sorumlusu emperyalist politikalar ve ateşe odun atmakta beis görmeyen AKP’nin dış politika anlayışıdır.

Halklara “ulusal çıkarlar” diye yutturulmak istenen savaş politikalarının işçi sınıfına ve ezilen halklara zerrece yararının olmadığının artık üstü örtülemiyor.

Süren savaşlar acı ve gözyaşı getirmekle kalmıyor, yaşamın her alanına sirayet ederek büyük ekonomik ve sosyal sorunlara da yol açıyor, devasa göçlere ve ekolojik yıkıma neden oluyor. Savaş, havalanmakta olan bir uçağın kanatlarına tutunarak kaçmaya çalışmak gibi acıtıcı, çaresiz ve ölümcül oluyor.

Emperyalist savaş politikalarının izdüşümü ülke içinde barışın önemini bir kat daha artırıyor. Tek adam yönetimi yapay kutuplaşmalarla ülkeyi gerilimlere sürüklerken Kürt sorununa ilişkin geleneksek inkâr çizgisini devam ettiriyor. Kayyum sistematiği ve kitlesel tutuklamalarla Kürt halkının iradesi yok sayılıyor. Taliban meşru görülürken 6 milyon insanın oy verdiği HDP terörist olarak hedefe konuyor. Siyasal cinayetler ve ırkçı saldırılar cumhur ittifakının kışkırtıcı kutuplaştırıcı politikaları ile desteklenirken halklar, tüm bu kışkırtmalarla ile savaşsız, çatışmasız bir ülkenin mümkün olmayacağına ikna edilmeye çalışılıyor. Oysaki Kürt sorununun kürtlerin kimliğiyle, diliyle, eşit hak ve özgürlükler temelinde çözülmesi demokrasi ve barışın bir arada yaşamanın teminatı olduğu her geçen gün daha çok anlaşılıyor. Savaş ve yıkım politikaları kaybediyor. Kaybetmeye devam edecek.

EMEKÇİYE YÜZDE 5 ZAM VERİLİRKEN KAYNAKLAR SİLAHLANMAYA AKTARILIYOR

Türkiye, OECD verilerine göre; 34 Avrupa ülkesi arasında gelir dağılımı eşitsizliğinin en yüksek olduğu ikinci ülke (birincisi Sırbistan). Öte yandan Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından açıklanan verilere göre, 2020’de silahlanmaya en fazla kaynak ayıran 16. ülke konumunda bulunuyor. Türkiye, NATO üyeleri arasında da ABD’den sonra milli gelirine göre silahlanmaya en fazla kaynak aktaran ikinci ülke.

AKP iktidarı; ABD ve NATO’nun planına bağlı olarak Afganistan’da arabuluculuk rolü üstlenmeye soyunarak; Taliban’la “bir farkımız yok” sözleriyle bu karanlık çeteye yeşil ışık yaktı. Erdoğan; ”Türkiye güçlü bir devlet olduğu için göçmen kabul ediyoruz daha da edeceğiz” diyerek ülkeyi batı emperyalizminin göçmen deposuna dönüştürürken, göçmenleri AB ile insanlık dışı bir pazarlığın metası haline getiriyor. Türkiye egemenleri Suriyeli, Afgan göçmenleri ucuz işgücü olarak sömürürken, diğer yandan yabancı düşmanlığı ile işçi sınıfının birliğini parçalamak için ırkçılığı körükleyip milliyetçilik üzerinden kitleleri yedeklemek istiyor.

Mülteciler emperyalistlerin ve işbirlikçisi devletlerin masasında pazarlık ve şantaj konusu yapılamaz. Olası göçlerde sınırlar, zulümden kaçan halka kapatılmamalı, savaş suçluları ayıklanmalı, geçişlerde kayıt altına alınarak mültecilere iltica ve üçüncü bir ülkeye geçme hakkı tanınmalıdır. Taliban hiçbir surette tanınmamalıdır.  

Afganistan’daki Taliban zulmüyle karşı karşıya kalan kadınlarla, emekçilerle ve tüm ezilenlerle ve ülkemize göç etmek zorunda kalan mültecilerle dayanışma içinde olacağız. Laiklik, bağımsızlık, demokrasi ve barışı ülkemizde ve bölgemizde kazanmak için emperyalizmine ve işbirlikçisi dinci gericiliğe karşı halkların kardeşliği ve dayanışmasını savunarak mücadeleyi yükselteceğiz.

BARIŞA HAVA KADAR SU KADAR İHTİYACIMIZ VAR

Savaş; demokratik, eşit, özgür ve adil bir yaşam hakkını engeller, işçi sınıfına daha fazla işsizlik, daha fazla yoksulluk ve sömürü getirir.  Emek sömürüsü, açlık, yoksulluk, işsizlik anlamına gelen savaşlardan doğrudan etkilenen işçiler, emekçiler halklar olarak bizler yaşanır bir dünya talebini yineliyoruz. Bu nedenle şiddetin çözümü emek, barış ve demokrasidir diyoruz.

Barışın hiçbir zaman olmadığı kadar yüksek bir sesle haykırılması, “çocuğun gördüğü düş” olmaktan çıkıp somut koşullarının sağlanması için mücadele etmeye devam edeceğiz.

İşçi sınıfı ve ezilen halklar olarak, emperyalizme ve işbirlikçi rejimlere karşı demokrasi, bağımsızlık, barış ve eşitlik mücadelesini yükselteceğiz. Savaşsız, sınırsız, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya için mücadele edeceğiz.

Tabii ki bundan 5 yıl önce ülkemizde de barış için ses veren akademisyenler haksız ve hukuksuzca ihraç edilmiş, yargılanmış barış için imza vermekten yaşamları pahasına geri durmamışlardır. Onları bir kez daha barış elçileri olarak tüm coşkumuzla alkışlıyoruz.

Savaşa karşı barış, ayrımcılığa karşı eşitlik, ırkçılığa karşı kardeşlik! 

 İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ”

İzmir Kadın Platformu sokağa çıktı; “Adkoturk İşçisi Yalnız Değildir.  Adkoturk Grevi Kazanacak”

İzmir Kadın Platformu Indomie Adkoturk  işçileriyle  Alsancak Halkbankası önünde dayanışma eylemi yaptı. “Adkoturk İşçisi Yalnız Değildir.  Adkoturk Grevi Kazanacak” pankartı açan kadınlar,  “Adkoturk grevi kazanacak “,  ” Adkoturk işçisi yalnız değildir”,   “Sendika haktır,  işten atmak suçtur”,  “Kod 29 kaldırılsın”, “Yaşasın kadın dayanışması”,  ” Yaşasın sınıf dayanışması”,   “Kahrolsun işçi düşmanları”,  ” İşçilere değil patronlara barikat”,   “Adkoturk’te direnen kadınlara bin selam”  sloganlarını haykırdı.

İzmir Kadın Platformu’nun açıklaması  şöyle;

“Tekirdağ Çerkezköy’de faaliyet gösteren sebze, tavuk, köri çeşnili hazır makarnalar üreten Endonezya-Suriye sermayeli Indomie Adkoturk fabrikasındaki işçiler 2017 yılında kötü çalışma koşullarına, düşük ücretlere, baskılara karşı anayasal haklarını kullanarak Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlendiler. Ancak Adkoturk patronu işçilerin anayasal hakkı olan sendikalaşma hakkını çiğneyerek Çalışma Bakanlığı’ndan gelen yetki tespitine itiraz etti. 4 sene süren hukuk mücadelesi 2021 yılının Şubat ayında kazanıldı. Çalışma Bakanlığı tarafından taraflara gönderilen yetki belgesi sonrasında toplu sözleşme sürecine girildi. Ancak İndomie Adkoturk patronu toplu sözleşme sürecinin hiçbir aşamasına uymadı, masaya oturmadı ve taslağı kabul etmedi. Sırtını devlete yaslayan Adkoturk patronu ne anayasa ne yasa ne mahkeme kararını dinledi.

Bu süreçte patron sendikalaşmayı kırmak için çoğunluğu kadın 21 öncü işçiyi kod 29 (ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırılık) bahanesiyle iftira atarak işten çıkardı. İçeride de baskılarla, mobbingle sendikalaşmayı engellemeye devam etti. Bunun üzerine 130 gün fabrikalarının önünde direnişe geçen işçiler yasal sürecin de tamamlanmasıyla direnişlerini 23 Ağustos’ta greve taşıdılar.

Salgın ve artan ekonomik kriz sistemin ilk gözden çıkardıklarının kadınlar olduğunu bir kez daha ortaya koydu ama eşitsizlik ve ayrımcılık ile mücadele kadınların her dönemdeki gündemi. Kadınlar bu sermaye düzeninin ve erkek egemenliğinin yarattığı, iktidarın ise beslediği cinsiyetçi politikalarla çalışma hayatından ev hayatına kadar yaşamın her alanında karşı karşıya kalıyor. Ayrımcı muameleler henüz iş görüşmelerinden başlıyor. Erkeklerin muhatap olmadıkları sorular, kadınlara bir işe alınma şartı olarak soruluyor. Aynı işlerde daha düşük ücretlere çalıştırılan kadınlar esnek çalışma saatlerine, güvencesizliğe itiliyor. Üstelik kadınların mesaisi eve geldiklerinde de devam ediyor. Ev işlerine koşturulan kadınlar ayrıca erkek şiddetine, baskıya, tehdide maruz bırakılıyor. Şiddet ve baskı, kadınları hizada tutmanın bir aracı olarak kullanılıyor.

Tüm bunlara karşı kadınlar meydanlarda seslerini yükseltmeye, kazanılmış haklarını korumaya, ekmeğini büyütmeye, hayatlarını kazanmanın mücadelesine devam ediyor. Dün bunu Adkoturk emekçisi kadınlar gücüyle, direnciyle kadınların mücadelesini ve öncülüğünü bir kez daha herkese gösterdi. Adkoturk patronunun ve polisin tam teşekküllü grev kırıcılığına rağmen pek çok işçi grev alanında yerini aldı. Ama özellikle kadın işçiler polislerin önünde kenetlenip zincir oluşturarak, kendilerine yapılan baskının önüne geçmek için kahramanca direndiler.

Bugün Adkoturk işçilerinin ve mücadelede en öne geçen kadınların grevi sadece ekmeklerini kazanmanın mücadelesi değildir. Aynı zamanda kadını ucuz iş gücü olarak gören, çalışma hayatından ve toplumdan ayırıp eve hapseden erkek egemen kapitalizme ve onun bu topraklardaki temsilcilerine verilmiş bir yaşam mücadelesidir. İzmir Kadın Platformu olarak hakkını aramak için mücadele eden, jandarmanın-polisin önünde korkmadan, yılmadan dimdik duran kadınlara selam gönderiyoruz. Bu grevin hepimizin olduğunu bir kez daha vurgulayarak tüm İzmir’li kadınları greve destek olmaya, Adkoturk işçisi öncü kadınların seslerini duyurmaya davet ediyoruz.”

 

 

 

 

 

 

Foça Ilıpınar Gölyüzü mevkiindeki, pasa tepeleri havayı, toprağımızı, yeraltı sularımızı, kirleterek, zeytinlikleri ve makilik alanları yakıp yok ediyor..Derhal kapatın..yeter artık!

 

Foça Ilıpınar Gölyüzü mevkiinde  Ağustos ayı içerisinde  3. kez yangın çıkması yöre halkını ve yaşam savunucularını kaygılandırdı. Aliağa demir-çelik havzasının atıklarıyla oluşan pasa tepeleri çevrede havayı solunamaz, yer altı sularını kullanılamaz, toprağı kirleterek verimsiz hale getirmeye devam ediyor. Toprağı, suyu ticarileştirerek yaşanabilir olmaktan çıkaran, sadece kar amaçlı özel kullanım kaynağı haline getiren kapitalist mantık ve uygulama;  yaşamı, çevre köyleri, doğayı tehdit etmeye devam ediyor. Denetlenmeyen, hiçbir biçimde önlem alınmayan, plansız olarak genişleyen atık alanı-pasa tepeleri  yemyeşil doğayı çöplük haline getiriyor yangın çıkma olasılığını ve potansiyeli arttırmaya devam ediyor.

Ekolojik dengenin bozulmasının yaşanabilir ve geleceğe devredilebilir yaşam alanlarını yok ettiğini,  savunan yöre yaşayanları, köylüler, muhtarlar, çevre ve yerel platformlar;  Foça Çevre ve Kültür Platformu (Foçep), Foça Forum, Yeni Foça Forum, Foça Barış kadınları, Foça Kent Konseyi Çevre Meclisi, Foça Kent konseyi, İzmir Çevre Gönüllüleri Platformu,  Foça CHP kadın Kolları, sorunla ilgili olarak ortak bir basın açıklaması yaptılar. Açıklamaya Foça Belediye Başkanı  Fatih Gürbüz  de katıldı. Basın Açıklaması metnini Yeniköy muhtarı Hasan Ercan okudu.  Açıklama şöyle:

“Sevgili dostlar.

Hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyoruz.

İyi ki varsınız. Hoş gelmedik biliyorum. Umarım bu gelişimiz de boş olmaz!!!

Sizlere bir metin okuyacağım.

“Bizler Foça’nın havasından suyundan ekmeğinden vücut bulmuş insanları olarak, havamıza suyumuza ekmeğimize karşı yapılan bu saldırıyı, bu insanlık suçunu duyurmak için toplandık,

Bunun için bir olduk ve bu saldırı devam ederse binler, on binler olacağımızı da herkesin bilmesini istiyoruz.

Ilıpınar Gölyüzü mevkiinde 6 Nisan Cumartesi günü ikinci kez çıkan yangının ardından dün de daha henüz bir ay geçmeden 3. Kez aynı alanda yangın çıktı. 6 nisandaki yangın 48 saat sürmüştü. Bu bakalım ne zaman sönecek? Bu nasıl bir iştir. Bu nasıl bir aymazlıktır. Gencelli,  Ilıpınar,  Yenifoça,   Kozbey’li dumanlar altındadır.

Bu bölgede yıllardır açtığımız davalara, çığlıklarımıza, ne zaman kulak verilecek.

İlla birileri kameralar önünde canlı yayın ölene kadar mı?  Ancak bu lanet maalesef birden bire öldürmüyor. Sinsice, yavaş yavaş öldürüyor. Önce yer altı yerüstü sularımızı kirletmeyle başladılar, sonra toprağımızı şimdi sıra havamıza geldi, yavaş yavaş ölüyoruz.

Bu daha ne kadar sürecek bizleri buralardan gönderilene kadar mi? yoksa öldürene kadar mı?  Söyleyin de bilelim.

Cüruf depolama tesisindeki ilk yangın hakkında bilirkişi raporuna göre; depolanan malzemelerden açığa çıkan yanıcı gazların, sıcaklığın ve nemin etkisi ile kızışarak reaksiyon oluşturduğu, kolay yanıcı maddelerin tutuştuğu sonucuna varılmıştı. Bu kolay yanıcı maddeler nedir Cüruf zaten yanmış bir maddedir. Nasıl bir daha kolay yanar. Başka bir plastik, ambalaj, kagıt atıklar çöpler olmasın bunlar…

Her şeyin bir sınırı olduğuna göre Para kazanmanın bir sınırı olmalı. Daha dumanı üstünde tüten cürufu, başka atıklarla beraber vahşice depolayacaksın,  sonra da diyeceksin açığa çıkan gazlar, nem sıcağın etkisiyle.

Bölgedeki kirleticilerin denetlenmesini ve yeni işletmelere faaliyet izni verilmemesini talep ediyoruz. Derhal bu tesis kapatılmalı Gölyüzü mevkii kurtarılmalıdır. Yer altı sularımızın en önemli su havzasına ait bu vadi derhal boşaltılmalıdır.”

Sevgili dostlar bu metin 6 Mayıs 2019 da kaleme aldığımız bir basın duyurusu.

Ne kadar zaman geçmiş?   2 yıl 3 ay.

Peki bu süre içinde ne oldu?

Sayısız yangınlar çıktı.

En son 12 Ağustosta.

Hem de bu sefer ağaçlarımız, zeytinlerimiz, canlarımız yandı.

İşte hala kokusunu duyuyoruz.

Yetti mi? Yetmedi !!!

Daha 3 gün önce

İzmir Demir Çelik tesisinin atık depolama alanında yangın çıktı.

Nefes alamadık.

Boğulduk.

Peki başka neler oldu?

Bu tepeler dağ oldu.

Ağaçlarımız daha da karardı.

Sularımız daha da kirlendi.

Topraklarımız daha da zehirlendi.

Bitiyoruz.

Ölüyoruz.

Yeter artık.

Buna bir son verelim.

Sel, deprem, yangın, kuraklık …..

Her gün başka bir felaket.

Derelerimiz, denizlerimiz bir bir tükeniyor.

Tabiat Ana isyan ediyor

Daha ne bekliyoruz, haydi!

Ağacı ile,

Suyu ile,

canlısı ile

Yaşam kutsaldır!!!

Gelin hep birlikte buna bir son verelim.

İş işten geçmeden!!

Tekrar ediyoruz:

GÖLYÜZÜ KURTARILMALIDIR!

KURTAR! KURTAR! KURTAR!

Tehlike saçmaya devam eden bu tesisi derhal kapatın!

KAPATIN!

Yer altı sularımızın en önemli su havzasına ait bu vadiyi derhal boşaltın!

BOŞALTIN!

Bölgede hukuksuz olarak çalışan işletmeleri durdurun!

DURDURUN!

YETER ARTIK”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; Tüm demokrasi güçlerini iktidarın gerici, kutuplaştırıcı politikalarına karşı, herkesin yaşam hakkının kutsal olduğu, eşit, özgür ve güvenli bir şekilde yaşayacağımız demokratik bir ülke mücadelesinde birleşmeye çağırıyoruz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri,  ırkçı saldırılara, orman yangınları ve seller karşısında AKP MHP faşist iktidar blokunun  can ve mal kayıpları, doğanın tüm canlılarının,  ağaçlarının, kelebeğin, börtü böceğin kısaca ekolojik dengenin yok  olması karşısında yetersiz  tedbirlerini protesto etmek için, Türkan Saylan  Kültür Merkezi önünde basın açıklaması yaptı.  Katılımcılar  “Yakıyorsunuz, yıkıyorsunuz yok ediyorsunuz , yönetemiyorsunuz ” pankartı arkasında toplandı.  “Afet değil, yapma rant savaş düzeniniz öldürüyor”  ve “Yangından sele sisteminiz çürümüştür”  dövizleri de  açıldı.  Açıklamada, sık sık “Faşizme karşı omuz omuza” sloganı atıldı.

Açıklamayı,  Kamu Emekçileri Konfederasyonu (KESK) İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Mustafa Güven, yaptı.

Açıklama şöyle,

 “YÖNETEMİYORSUNUZ

Neredeyse ülke aylardır bir felaket sarmalının içine düşmüş ve bundan çıkamıyor. Yolsuzluk, mafya, rant ilişkileri ile halkın malları, ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası yağma edilmesinin sonuçlarını ülkemizde her doğa olayının bir felakete dönüşmesine üzülerek şahit oluyoruz.” Bir yanda ormanlar yanıyor, su yok; diğer yanda selde insanlarımız boğularak ölüyor. “AKP iktidarı yaşanan her sorunda önce sorunu yok saymayı, mecbur kalırsa sorunun kaynağı olarak muhalefeti suçlamayı hatta çoğu zaman yangına körükle gitmeyi tercih ediyor ya da mecbur kalıyor.

Tüm kamu bürokrasisi durmuş kamunun kaynaklarının yağmalanmasının sonucu önlenebilir doğal olaylarının felakete dönüşmesini izliyor. Hatta felaketlere kendi imkanıyla seferber olan vatandaş veya kimi kuruluşların yaptıkları çağrılar devletin acizliğini ortaya koyduğu için engelleniyor, tehdit ediliyor hatta hedefe konuluyor. Bütçeden sürekli sermayeye teşvik yaratılırken, ormanlar yanarken bir yangın söndürme uçağı dahi kaldırılamıyor, her yoğun yağış bir sel felaketine dönüşürken insanlar evsiz barksız çaresiz bırakılıyor.

Ormanları yakan hava sıcaklıklarından çok maalesef alınmayan önlemler ve iktidarın rant politikalarının bir sonucu olduğunu görüyoruz. Orman Genel Müdürlüğünün resmi verilerine göre; son beş yılda yıllık ortalama 2 bin 771 yangına karşılık 11 bin 819 hektar orman alanı yandığını, önceki beş yılda ise 2 bin 492 yangında 6 bin 372 hektar alan yanmış Bu verilere göre; yıllık ortalama yangın sayısı yüzde 11,2 artarken yanan alan miktarı yüzde 85,5 artmış durumda, yangınlara müdahalede ise gönüllüler, yardım kuruluşları adeta devletin yerini almış durumda.

Aynı basiretsizlik sel felaketlerinde de yaşandı. Giresun Dereli, Artvin ve Van’da yaşanan sellerden sonra Kastamonu Bozkurt, Sinop Ayancık ve Samsun başta olmak üzere diğer illerimizde yaşanan seller sadece mal kayıpları ile sınırlı kalmadı ve çokça da can kaybına sebep oldu. Biliyoruz ki, yağmurun yağışı doğal bir süreçtir fakat yağan yağmurun sele dönüşerek can ve mal kaybına sebep olması başta siyasi iktidarın ve yerel yönetimlerin akarsu ve derelere müdahalesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Dere yatağına geri döner’ atasözünü unutan siyasi iktidarlar ve belediye yönetimlerinin ihmalleri nedeniyle yağışların fazlalaşması sonucu dereler eski alanlarını geri alırken can ve mal kayıplarına neden olmuştur. ‘Ne yapalım doğal afet’ sözü iktidarın suçunu örtbas etme çabasından başka bir şey değildir.  Esas felakete sebep olanlar HES’ler ve dere yataklarının imara açan iktidar ve belediye yönetimleri olduğu açıktır.

İktidarın orman yangınları ve sellerin yarattığı yıkımın yükünü IBAN göndererek vatandaşa yüklemeye çalışması bir yönetememe halinin açık itirafıdır. Tüm vatandaşların ihtiyaçlarının acilen kamu kaynakları ile karşılanmalı ve temelde bu felaketlere sebep olan politikalardan derhal vazgeçilmelidir.

Tek Adam Saray rejimi ve ortakları halkın gerçek sorunlarına çözüm bulmak, orman yanıyorsa söndürmek, önlem almak, sel oluyorsa felakete neden olan rant politikalarından vaz geçmek v.b işleri yapacağına gerici, ırkçı politikalarda ısrar ediyor. Bunun sonucunda ülkenin dört bir yanında nedeni ne olursa olsun daha sonra ırkçı kışkırtmalara neden olan saldırılar meydana gelmeye devam ediyor. Son iki ayda İzmir’de HDP İl Binasında Deniz Poyraz’ın katledilmesi dahil en az sekiz saldırının meydana geldiği; 2010 Yılından bu yana ise 280 ırkçı saldırıda 15 kişinin öldüğü , 97 kişinin yaralandığının İnsan Hakları örgütlerinin verilerine yansıdığını görüyoruz. Maalesef iktidarın yarattığı kutuplaştırıcı iklimin sözde bazı muhalif kesimleri de etkisi altına aldığını görüyoruz. Bolu Belediye Başkanının mültecilere yönelik ayrımcı uygulaması bu politikaların bir sonucudur ve kabul edilemez.

Emperyalist projelere uygun olarak Suriye’de kışkırtılan iç savaşa Türkiye’yi taraf eden iktidar, bu savaşın sonucu olarak ortaya çıkan kitlesel göçleri de fırsat olarak gördü. Milyonlarca mülteci yerinden yurdunda edilirken AKP bunu fırsata çevirerek AB’ye karşı koz olarak kullandı, yetmedi insanlık dışı bir şekilde ekonomik krizin yönetmek için sermayeye kayıt dışı ucuz iş gücü de sağlanmış oldu. Hatta iktidar açıkça kayıt dışı mültecileri ekonominin belkemiği olarak görmektedir.  Öte yandan gerici ırkçı politikalarla bizzat bu zorunlu göçlerin sebeplerin sorumlusu olan AKP iktidarı tarafından kışkırtılarak, ülkede sürekli olarak bir savaş, faşist saldırılara açık bir siyasal iklimin yaratıldığını görüyoruz.

UYARIYORUZ.

Yaşadığımız işsizliğin, yoksulluğun, zamların, yangınların, sel felaketlerinin sorumlusu mülteci ve göçmenler değildir. Onlar bu sürecin mağdurlarıdır. Gerek kimi siyasetçilerin söylemlerinde gerek basın yayın organlarında ve gerekse de sosyal medyada her gün çeşitli örneklerini gördüğümüz ırkçı, yabancı düşmanı dilin, failleri değil mağdurları suçlayan söylemlerin sorunları daha da derinleştirdiği açıktır. Bu söylemler toplumda kutuplaşmaları derinleştirmekte, provokasyona açık bir zemin hazırlamaktadır. Muhalafetin de bu popülist gerici politikalardan etkilenen, oy devşirme kaygısı ile çanak tutan değil tam aksine çözüm üreten barıştan demokrasiden yana bir tutum alması önemlidir. Aksi takdirde tek adam rejiminin iktidarını korumak için sarıldığı kutuplaştırıcı politikaların tuzağına düşülmüş olur, ve bu gerici, ırkçı, kutuplaştırıcı politikaların bedeli tüm toplum için ağır olur.

Bu ülkedeki tüm faşist gerici saldırıların sorumlusu siyasal iktidarın Saray Rejiminin ta kendisi olduğunu biliyoruz, görüyoruz.  Tüm demokrasi güçlerini iktidarın gerici, kutuplaştırıcı politikalarına karşı, herkesin yaşam hakkının kutsal olduğu, eşit, özgür ve güvenli bir şekilde yaşayacağımız demokratik bir ülke mücadelesinde birleşmeye çağırıyoruz.

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ”

Nerede yaralı bir yürek varsa, haksızlığa, katliama, işkenceye maruz bırakılan bir canlı varsa “SİZİNLEYİZ BİRLİKTEYİZ, DAYANIŞMAYLA GÜÇLÜYÜZ ve mücadele ederek kazanacağız

Şengal’de 3 Ağustos 2014 tarihinde DAİŞ tarafından gerçekleştirilen  Êzidî Soykırımı’nın yıldönümü dolayısıyla   Türkan Saylan Kültür merkezi önünde Kadınlar Birlikte Güçlü platformu  açıklama yaptı, temsili olarak kara çarşaflarını atıp, uğradıkları işkencelere dikkat çektiler.  Açıklama şöyle;

“Bugün 3 Ağustos. Şengal’de katliama ,tecavüzlere maruz bırakılan, köle pazarlarında satılan, yerinden yurdundan türlü işkencelerle sürülen Ezidi halkına, Ezidi kadınlara yaşatılan türlü zulümlerin 7.yılı.

Kadınlar Birlikte Güçlü İzmir olarak; bu katliamda köhnemiş zihniyete sahip  katil DAİŞ eliyle türlü acılara, işkencelere maruz bırakılan Ezidi halkının yanında olduğumuzu, kız kardeşlerimize yaşatılanlara hiçbir zaman sessiz kalmayacağımızı burdan bir kez daha haykırıyoruz.

SAVAŞLARI egemenler çıkarır ve bundan en çok kadınlar ve çocuklar zarar görür.

Katliamın, tecavüzün iyisi, haklısı olamaz!

Devletli uygarlık sistemine geçişle hiyerarşinin oluşmasıyla birlikte sınıflar ortaya çıkmış, efendi köle ilişkilerinin zemini oluşmaya başlamıştır. Artı ürünün  ortaya çıkışıyla mülk sahiplerinin  yoksullar üzerine tahakkümü baş göstermiş, ataerkiyle de gücünün doruğuna ulaşan bu zihniyet  yoksullar, kendine benzemeyenlerle birlikte en çok kadınları vurmaya, köleleştirmeye devam etmiştir. Artık en çok ezilen, güçsüz bırakılan, sesi kısılan, yok sayılan kadın sınıfı olduğu için de tarihten günümüze en büyük zulme maruz bırakılanlar her yerde farklı boyutlarda da olsa kadınlar ve lgbti+lar olmuştur.

Sözde efendiler, köle olarak gördüğü tüm kesimleri tahakkümü altına almak için  böl parçala yönet yaklaşımı çerçevesinde her türlü  ayrımcı, tekçi,c insiyetçi, dinci, milliyetçi politikalarıyla “eşsiz” zor yöntemlerine başvurmuş ve zamanla bu konuda kendilerini epeyce geliştirmişlerdir.

Zorla alıkoyma, tecavüz, gasp, yağma, talan, işkence, sürgün, katliam… hiçbir zaman vazgeçemedikleri ve egemenlerin kendi çıkarları için sürekli olarak yenilediği, kamunun tüm kaynaklarını bu işe aktardığı yöntemler olmuştur, olmaya da devam ediyor. Kâr ve iktidar uğruna çıkarılan savaşlar her dönemde en çok kadınları ve çocukları vurmuştur. Kadın emeği yok sayılmış, adın iradesi görünmez kılınmış, kadın bedeni herkesin tüm hücrelerine kadar kullanabilecekleri, üzerinde pazarlık yapabilecekleri bir mülke, nesneye dönüştürülmüştür. Hiçbir dönem insan statüsüne konulmamıştır kadınlar. Bu saldırılar çoğu zaman insanların dini duyguları istismar edilerek, inançları kullanılarak, y alan ve yanlış bilgilendirmelerle toplum manipüle edilerek gerçeklestirilmiş  ve tüm bu yalanlara inananlar bu zulüm karşısında adeta lâl olmuştur. Sessizliğin, tepkisizliğin ölüm getirdiğinin ve halklar üzerinde oynanan oyunların  farkında olan biz kadınlar ve Lgbti+lar, t opluma yaşatılan zulümlere de,  İnsanlık adının kirletilmesine de, yerleşim alanlarımızın, doğamızın rant ve iktidar uğruna yangın yerine çevrilmesine de asla razı olmayacağız ve asla sessiz kalmayacağız. Nerede yaralı bir yürek varsa, haksızlığa, katliama, işkenceye maruz bırakılan bir canlı varsa “SİZİNLEYİZ BİRLİKTEYİZ, DAYANIŞMAYLA GÜÇLÜYÜZ ve mücadele ederek kazanacağız” demeye devam edeceğiz.

Ayrımcı politikalara, yağmaya, talana, ranta, gaspa, tecavüze, şiddetin her türlüsüne karşı her yerde sözümüzü birleştirmeye, demokratik bir toplumda, özgür ve eşit bir şekilde bir arada yaşamaya devam edeceğiz. Asla vazgeçmeyeceğiz.

Yaşasın halkların eşitliği

Ezidi halkı yalnız değildir.

Yaşasın kadın dayanışması

Jin jiyan azadi

Kadınlar Birlikte Güçlü İzmir”

BİR YASA, İNSAN VE DOĞA KATLİAMI ve DÜŞÜNDÜRDÜKLER

 

Ülkemizde siyasi iktidarlar, özellikle 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü  sonrasında emekçilere yönelik ekonomik, sosyal hakları elinden alınmış, sendikasız, ucuz iş gücüne dayalı bir ekonomik politika sürdürdü. Zamanla çalışma yaşamında kayıt dışı, esnek çalışma, evde parça başı üretimle maliyeti düşük, kar oranı daha yüksek ekonomik üretim biçimleri devreye girdi. Kent içindeki fabrikalar kapatıldı, ranta ve yapılaşmaya açıldı. Kamu İktisadi Teşebbüsleri özelleştirildi sonrasında tasfiye edildi. Tarımsal alanda insani çalışma ve yaşama koşullarından yoksun, yerleşim ve çalışma alanlarından uzakta kurulan mevsimlik işçi çadırları, pazarları kuruldu. Kürt sorununun çözümünde “güvenlikçi” politikalar güçlendirildi, 90’lı yıllarla birlikte bölgede binlerce köy boşaltıldı, yakıldı, çatışma koşullarında başta metropollere olmak üzere iç göç hızlandı. Yaşam ve üretim alanlarını terk etmek zorunda kalan Kürtler potansiyel suç odakları olarak görüldü, öyle muamele edilmeye başlandı.  Güvenlikçi, asimilasyoncu politikalara ayrımcı, ötekileştirici politikalar eşlik etti,  toplumda Kürt karşıtlığı hatta düşmanlığı kışkırtıldı. Kürtçe konuşmak, şarkı, türkü söylemek, hatta yeni doğan çocuklara Kürtçe ad vermek “suç” olarak gösterildi. Kürtlere karşı şiddet, saldırı ve linç girişimleri hızla yaygınlaştı. Medya ve siyaset bu algıyı güçlendirmek üzere kurgulandı, satın alındı ve güçlendirildi. Karadeniz’de, ya Adapazarı’nda, ya Ege’de mevsimlik Kürt işçilere karşı kitlesel linç girişimi veya fiziksel saldırılar gerçekleşti, kışkırtılan milliyetçi, ayrımcı, ırkçı söylemler nedeniyle kardeşçe bir arada yaşamak değil, nefret ve düşmanlık geliştirildi, nefret söylemleri zaman zaman kürt kimliğine sahip çıkanların yaşamını elinden aldı, cinayetler, katliamlar yaşandı. Körfez krizi, Irak savaşı ve sonrasında memleketin ekonomik sorunlarına mülteci akını, mülteci kampları ve bunlara içkin insani sorunlar eklendi.

Suriye savaşı sonrasında yaşanan mülteci, göçmen düşmanlığı ile birlikte  ırkçı-şoven dalga daha da artı. Ana akım medya siyasi iktidarın politikalarının gerçekleşmesi yönünde algı operasyonlarıyla yönetildi, hala da yönetilmeye devam ediliyor. Ekonomik sorunların özellikle de işsizliğin, ücretlerin düşürülmesi, kayıt dışı üretimin yaygınlaşması, sendikasızlaştırma nedeninin Kürtler, güncel olarak ta çoğalmaya başlayan diğer mülteciler olduğu algısı yaratılarak nefret ve ayrımcı propagandalar insani değerleri yerle bir ederek, insanı köleleştiren, birbirine düşman eden politikalar emek-sermaye çatışmasının görülmesini engelledi. İç düşmanlar yaratıldı, yaratılmaya devam edilmekte. Siyasi iktidarın bu politikaları, yerel yönetimlerin demokratik ve eşit politikalar geliştirme nitelik ve yeteneğinden yoksunluğu, bağımsız, özgür medya organlarının kapatılarak yazılı ve görsel medyanın siyasi iktidarın elinde toplanmış olması nefret suçlarını, kötülükleri olağanlaştırması, sıradanlaştırılması, önemsizleştirilmesi, halkın iş ve ekmek derdine düşmesi kitlelerin duyarsızlığı ve derin sessizliğiyle sonuçlandı. Yaşam hakkının açık ve pervasız ihlali olan cinayet ve katliamlar ardı ardına geliyor. İzmir’de HDP’ye gündüz gözüyle yapılan saldırı, Deniz Poyraz’ın katli, Konya Meram’da 24 yıldır aynı mahallede yaşayan Dedeoğlu ailesinin yedi üyesinin kurşunlanarak öldürülmesi yani saldırıların yayılması yakın gelecekte de ciddi risklere işaret etmekte. Emekten, özgürlüklerden, ulusal aidiyeti, etnik kimliği, dili, dini, rengi ne olursa olsun göçmen- mülteci ve Kürt karşıtlığı, emeğin güçlerini parçalıyor, sınıf kardeşliğini ve dayanışma kültürünü yok ediyor, bizleri, halk kitlelerini kutuplaştırıyor sadece egemen sınıfların siyasi iktidarın devamını sağlıyor. Bu Türk olmayanı ötekileştirici, ayırıcı, düşman gören-gösteren nefret söylemi ve ırkçı-türk milliyetçisi dil yaşadığımız yoksulluğun, işsizliğin, güvencesizliğin, karanlığa, çaresizliğe mahkum bırakıldığımızı gözlerden saklamaktan başka bir sonuç vermiyor ki bu insanlığın yangına kurban edilmesidir. Bu ırkçı-milliyetçi dil ve politikalar, İzmir,  Elazığ, Marmaris, Ferhiye HDP binalarına saldırının, Soma da katledilen 301 maden işçisinin ve diğer kömür ocaklarındaki maden işçilerinin  ekonomik, sosyal haklarını yıllardır alamamasının nedenlerini gözlerden gizleyen sosyal ve siyasal zeminini oluşturuyor. İş, emek dünyasındaki tüm adaletsizlikler, kadın ve çocuklara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz olaylarında yaşanan cezasızlık, adaletsizlik birbirinden bağımsız,  ayrı ve, farklı değil. Bu haksızlıklar, adaletsizlik, katliam, cinayetler çürüyen bu sistemden kaynaklanıyor, besleniyor, o nedenle de devam ediyor. Hangi alanda olursa olsun bu olguları önlemeye yönelik etkin önlem alınmaması, kolluk güçlerinin her defasında geç müdahale etmesi ya da göz yumucu hattı ve yargı süreçlerinin etkin, tarafsız ve hukuka uygun işlememesi, faillerin cezasız bırakılması tesadüf , kader olabilir mi? Adalet, eşitlik , ezilenlerin, emekçilerin kardeşliği ve barış mücadelesinin yönü ayrımcılığa, ırkçılığa, nefret söylemine ve göçmen karşıtlığına karşı mücadele ve ezilenlerin, sermayenin insafsız iktidarına karşı mücadeleden geçmelidir.

Memleket yangın yeri, yüreklerimiz yanıyor, ormanlarımız, dağlarımız yanıyor, bağırları delik deşik oyuluyor, insanlık değerlerimiz yok sayılmak isteniyor, unutturuluyor, insanlığımız yakılmak isteniyor, yeni cinayetlerle, katliamlarla, ekonomik sosyal ve siyasal politikanın her aracıyla..

VE BİR YASA..

En özet haliyle durum buyken 28 Temmuz 2021’de Recep Tayyip Erdoğan’ın imzalamasıyla yeni bir yasa Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanunun 1’inci maddesi “d” fıkrasına göre, “Kültür ve Turizm Gelişme Bölgeleri dışında kalsa bile” orman arazileri “kamu yararı” kapsamına alınarak turizm yatırımcılarına açılabilecek. “Yeri, mevkii ve sınırları Cumhurbaşkanı kararıyla tespit ve ilan” edilecek bu alanlardaki bütün devlet taşınmazları da turizm kapsamına alınabilecek, yenileri eklenebilecek.

Kanunun 6’ıncı maddesine göre Millî Parklar içinde konaklama tesisi kurma yetkisi de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na veriliyor. Ayrıca, tarım ve hayvancılığın içinde bulunduğu sıkıntıya karşı, mera, otlak, yayla gibi alanların da turizm tesisine dönüştürülmesinin yolu yasal olarak açılmış oluyor. Yat limanı, marina gibi tesislerin ruhsatlandırma yetkileri de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devrediliyor. Yatırımlar için bundan böyle “Çevresel Etki Değerlendirmesi” aranmayacak. “Kararı verilen yatırımlar hakkında, yatırımın gerçekleşmesi için alınması gereken tüm izin, onay ve ruhsatlar, ilgili kurumlarca başkaca hiçbir işleme gerek kalmaksızın on beş gün içinde” verilebilecek.  Ruhsatlandırma işlemlerinde “Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı” ve “Akreditasyon Kurumu” söz sahibi olacak.

Yeni yasa ile halka açık alanların yandaş şirketlere, holdinglere verilmesi, yasanın hukukun üzerine çıkılarak halkın çıkarlarına karşı “kar” amaçlı kullanılması, ormanlık alanların ranta açılması, “tesis”lerle betonlaştırılması; doğal dengenin betonlaşmayla iyice bozulması yaygınlaştırılacak. Yaşam alanlarının  kullanımında yöre halkının söz hakkının, bilim insanlarının, meslek kurumlarının çevre etki değerlendirmesinin, halkın söz hakkının yok edilmesi yağma ve talanın sınır tanımaması demek olacaktır. Orman yangınları kontrol altına alınamaz ve yayılırken, kıyıların ve ormanlık alanların ciğerleri boğulurken sessiz sedasız çıkarılan bu yasa, bir yandan yerel yönetimlerin son seçimlerden sonra zaten kısıtlanmış olan yetkilerini daha da  tırpanlayarak bakanlıklara devrederken, girdi maliyetlerinin yükselmesi sonucu iyice gerilemekte olan hayvancılığa, tarımsal üretime de ayrı bir darbe de vurulmuş olacak.

Yaşam alanlarının  korunarak geleceğe devredilebilirliği bu yasa ile yok edilmiştir. Yaşam savunucuları, muhalif partiler, çevreci topluluklar  mücadeleyi yükseltip, güç birliği yaparak  talepleri seslendirmez  ise kıyılar, ormanlık alanlar, meralar, yaylalar ve hatta yat limanları, marinalar belli şirketlerin elinde toplanacak halkın kullanımı olanaksız hale gelecektir.

02 Ağustos 2021

 

 

İzmir’de Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanına çıktı. Faşizmi yenmek için mücadele çağrısı yaptı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, temel hak ve özgürlükler için ve   demokrasi güçlerine yönelik faşist  saldırılara karşı “Demokrasi için bir nefes” mitingi düzenledi.  Gündoğdu Meydanı’nda düzenlenen  mitinge  sendika ve meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri   ve muhalif siyasi partiler,  HDP binasında silahla katledilen Deniz Poyraz’ın annesi Fehime Poyraz, KESK Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik  HDP Eş Genel Başkanları Mithat Sancar ve Pervin Buldan ile HDP yöneticileri  Emek  Partisi yöneticisi Selma Gürkan,  İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı  Tunç Soyer, Balçova Belediye Başkanı Fatma Çalkaya ile CHP İzmir İl Başkanı  Deniz Yücel’de mitinge katıldı.

Miting Praksis Müzik Grubuyla başladı,

Cumhuriyet Meydanı’nda  toplanan sendikalar ve kitle örgütleri Gündoğdu Meydanı’na yürüyüş düzenledi. Yürüyüşte “Deniz’e sözümüz barış olacak”, “Hak hukuk adalet”,  “Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Deniz’in hesabı sorulacak”, “Faşizmi yeneceğiz” sloganları atıldı.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Disk  Ege Bölge Temsilcisi memiş Sarı  yaptı. Açıklama söyle;

“Bugün vereceğiniz bir ses yarın doya doya alacağınız nefestir. O sesi verdiniz hepinize teşekkür ederiz.

“Sabahları uyanıp bir insanı öldürmeye gitmeden, yurdumuzu sevmenin bir yolunu bulmalıyız. Sabahları, birilerini öldürmek için uyananların yurdumuzu sevmesine artık müsaade etmemeliyiz.”

‘DEMOKRASİ İÇİN BİR NEFES’

Uzun süredir bir yok oluş hikâyesi yaşıyoruz.

Varlığımız parça parça gidiyor elden.

Faşist kutuplaştırıcı politikalarla bizi biz yapan ne varsa inançlarımız, kimliğimiz, emeğimiz, değerlerimiz yok sayılıyor, paramparça ediliyor,

Yaratılan korku iklimiyle toplum kendi içine hapsedilmek isteniyor. Kendimizi ifade edemiyoruz. Tek adam rejiminin korku, baskı politikaları tüm toplumsal kesimleri bunaltıyor,

Nefes alamıyoruz!

Kadınlar katlediliyor !

Kadınların özgürce sokakta dolaşma hakkı yok, tam aksine İstanbul Sözleşmesinden çıkarak kadına yönelik şiddetin cinayetlerinin önü açılıyor. İktidarın bu faşist saldırılarına karşı kadınlar toplumsal muhalefetin en önünde yer alıyorlar ve asla İstanbul sözleşmesinden asla vazgeçmeyeceğiz.

Toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine saldırılar bitmiyor. Onur yürüyüşüne ırk, cins ve renk ayrımcılığına dayalı saldırıları şiddetle kınıyoruz. Biz tüm cinsel yönelimlerin var olma mücadelesini,  tüm renklerin ve halkların kardeşliğini savunmaya devam edeceğiz.

Demokratik kazanımlarımız, temel hak ve özgürlüklerimiz, üniversitelerimiz yok edilmek isteniyor; barışın yerini savaş, demokrasinin yerini kayyumlar, özgürlüklerin yerini fezlekeler, toplumsal cinsiyet eşitliği yerine kadına dönük şiddet-cinayetlere çocuk istismarına karşı cezasızlık,  yaşam hakkının yerini siyasal cinayetler, nefret suçları alıyor.

TBMM, Anayasa bypass edilmiş, demokrasi sürgünde, demokrasi cezaevinde, demokrasi tek adam rejiminin ayakları altında can çekişiyor, milletvekillerinin dahi siyaset yapma hakkı elinde alınıyor, gün geçmiyor ki bir muhalif vekile Cumhurbaşkanına, İçişleri Bakanına hakaretten suç duyurusu yapılmasın. Düşünce ve ifade özgürlüğü yok ediliyor!

Korkak kendini ifade edemeyen biatçı bir toplum tasavvur ediliyor

Her insanın en doğal hakkı olan düşünmek, düşündüğünü özgürce ifade etmek Milletvekillerine bile yasak, bir twit yüzünden dokunulmazlığı AYM kararı beklenmeden kaldırılan ve paldır küldür cezaevine atılan Ömer Faruk Gergerlioğlu uzun mücadeleler sonucunda Yargıtay kararı ile daha dün ancak özgürlüğüne kavuşabiliyor.

Cumhur ittifakı sözcüleri, 7 Haziran seçimlerinde seni başkan yaptırmayacağız, yolsuzlukların hesabını soracağız diyen MHP Genel Başkanı Devlet bahçeli, bugün yolsuzlukların üstünü örtme görevini layıkıyla yerine getiriyor. Muhalefete, demokrasi güçlerine azgın, saldırgan bir dille katliam çağrıları yaparak siyasal cinayetlere kadar varan toplumsal iklimin oluşmasında canla başla uğraşıyor.

İnsan insanlığımız yok ediliyor!

HDP İzmir İl Binasında güpegündüz tüm emniyet güçlerinin gözü önünde Deniz POYRAZ katlediliyor, aynı gün Anayasa Mahkemesinde yeniden kapatma davası açılıyor. Bu demokrasiye, hukuka, barışa açıkça saldırıdır. Bu faşist saldırıyı şiddetle kınıyoruz.

Toplumsal mutabakat, dayanışma, Anayasa, hukuk lime lime ediliyor.

Siyasal cinayetler, parti kapatma davaları ile demokrasi yok ediliyor!

Ancak Deniz’in katledildiği gün İzmir’de ortaya çıkan dayanışma Cumhur İttifakının faşist saldırılarına karşı en güzel yanıt oluyor. Bu oyunu bozacak olan Deniz’leri yaşatacak olan işte bu dayanışmadır, işte bugün birlikte alanlardayız.

Çürümüş bir iktidar, çürümüş bir düzen! Her yerinden irin akıyor. Artık gizlisi saklısı yok: Yolsuzluk, mafya, rant ilişkileri ile halkın malları, ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası yağma ediliyor. Kayıt dışı ekonomi almış başını gidiyor.

Mızrak çuvala sığmıyor !

Ülke ekonomisi karanlık güçlere mafya siyaset rant üçgenine teslim edilmiş durumda. Her gün ortaya çıkan ifşaların üstü örtülemiyor. Bütçe, Merkez Bankası, kayıtlı kayıtsız tüm ekonomi saraya teslim edilmiş durumda, saraydan habersiz kuş uçmuyor? Bu arada emekçiler yoksul halka pandeminin ve ekonomik krizin bedeli ödetiliyor. Bütçenin % 75’ni biz emekçiler oluşturuyoruz, ama bu bütçeden ne emekçiler ne de halk olarak % 25 pay alamıyoruz. Sürekli olarak artırılan dolaylı dolaysız vergiler, elektiğe, doğalgaza temel tüketim maddelerine yapılan zamlarla alım gücümüz yok ediliyor, asgari ücret yoksulluk sınırının altında işçiler emekçiler artık bunalmış durumda, emekçi artık nefes alamıyor !

Hak arama hürriyetimiz, sendikal haklarımız yok ediliyor!

15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL KHK’larla binlerce kamu emekçisi, işçi işinden ekmeğinden edilirken, açlığa sefalete mahkum edilerek yalnızca ülke demokrasisi değil; aslında sendikal hak ve özgürlüklerimiz, kamu emekçilerinin gerçekten Grevli TİS’li sendika hakkı mücadelesine darbe yapıldı. Bugün sahte enflasyon rakamlarına dayalı sözleşmelerin sonucunda tüm işçiler ve kamu emekçileri sefalet ücretleri ile ödüyor.

Pandemiyi fırsata çeviren iktidar ve sermaye için dikensiz bir gül bahçesi oluşturdu. İşten atmalar yasak dedi, kod-29 ile binlerce işçi ahlaksızca işten atıldı. Kriz var dedi, işsizlik fonu, halkın bütçesi sermayeye teşvik olarak dağıtıldı. Pandemi bahanesiyle emek yoğun sömürü, esnek kuralsız çalışma biçimleri artırıldı; işsizler, işten atılanlar, emekliler, yoksullar sefalete mahkum edildi. Daha fazla üretim daha fazla kar düsturumdan pandemide asla vazgeçilmedi. Herkes evine kapanırken işçiler fabrikalarda karantinaya çalındı hasta hasta çalıştırıldı, iş cinayetleri rekor seviyeye çıktı. Sağlık emekçileri alınmayan önlemler nedeniyle pandemi ile mücadelede yaşamlarını, sağlıklarını yitirdiler. (Pandemi ile mücadelede yitirdiğimiz tüm emekçi kardeşlerimizi saygıyla anıyoruz. )

Geleceğimiz, gençlerimiz yok ediliyor !

Üniversite öğrencilerinin özerk demokratik üniversite ve özgürce bilim talebirektör polis iş birliği bastırmaya çalışılıyor. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin liyakatsız rektör atamasına karşı başkaldırısı demokratik üniversite ve seçim talebi elbet bir gün gerçek olacak.

Bizleri yan yana tutan ne varsa; demokrasi, adalet, barış açıkça tehdit altında…

Kadın, genç, işçi, işsiz, emekçi, köylü, emekli,  İnsan yok ediliyor!

Nefes alamıyoruz, varlığımız, var olma nedenlerimiz, geleceğimiz tehdit altında!

Bizler, bu ülkenin gerçek sahipleri, üretenleri, gençleri, kadınları, ezilen halkları olarak hep vardık, varız, var olmaya devam edeceğiz, bizi azgın faşist saldırılarla asla yenemeyeceksiniz. Tek adam rejiminin tüm faşist saldırılarına karşı yan yana omuz omuza duracağız. Ve hep birlikte eşit özgür demokratik bir ülkeyi inşaa edeceğiz.

.Deniz’ler kazanacak, faşizm kaybedecek!

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ”

Bajar müzİk grubunun konseriyle  miting bitti.

Madımak yanıyor yaşamını yitirenleri saygıyla anıyor, katliamı lanetliyoruz. Madımak’ı unutmadık unutmayacağız.

Sivas  Madımak Oteli’nde 335 aydın, yazar, şair,  halk ozanı ve  iki otel çalışanının yakılarak katledildiği Sivas Katliamı’nın 28’inci yıl dönümünde; İzmir’de  Alevi kurumlarının çağrısı ve İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin katılımıyla  Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir kez daha  yaşamını yitirenler saygıyla anıldı, katliam  lanetlendi ve açıklama yapıldı.  Açıklamaya  katliamda yaşamını yitiren Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok da katıldı.

Katılımcılar açıklama sırasında  “Karanlığa teslim olmayacağız”,  “Faşizme karşı omuz omuza”, “Sivas’ın ışığı sönmeyecek”,  “Sivas, Maraş, Roboski unutulmaz hiçbiri”, “Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek”,  “Faşizme ölüm halka hürriyet ” , “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” ,  “Deniz’e sözümüz barış olacak” , ” Sivası yakanlar AKP’yi kuranlar”  sloganları atıldı.

Faşizmin saldırılarına karşı  8 Temmuzda  Gündoğdu meydanında  yapılması planlanan “Demokrasi için nefes almak istiyoruz”  mitingine  çağrı yapıldı.

Alevi Kurumları adına basın açıklamasını Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği Başkanı Mustafa Arslan  yaptı.  Açıklama şöyle;

“Bundan tam 28 yıl önce Pirimiz Pir Sultan Abdal’ı anma etkinlikleri kapsamında Sivas’a giden yüzlerce canımızdan 33′ anımız gerici ve katil bir sürü tarafından vahşice katledildiler. Bu katliam, devlet güçlerinin göz yummaları ve ötesinde yönlendirmeleriyle, son derece planlı ve organize bir çalışmanın sonucunda gerçekleştirildi….

Katliamın öncesinde gerici ve şeriatçı örgütler haftalarca nefret ve düşmanlık içeren bildiriler dağıtıp “kıyam” çağrılarıyla Sivas’a gelecek olan aydınlarımızı ve canlarımızı hedef gösterdiler.

Katliamın yaşandığı gün devlet yetkilileri şeriatçı güruhun toplanmasını ve kalabalıklaşmasını saatlerce seyrettiler. Bu insanlık düşmanı katiller kan ve intikam sloganlarıyla katliam için harekete geçerlerken hiçbir devlet gücü onlara değil müdahale etmek, herhangi  bir hamlede dahi bulunmadı. Bu katiller planlı bir şekilde teşvik edilip yönlendirildiler. Katliamcı güruh önce etkinliğin yapıldığı Kültür Merkezine saldırdı. Ancak orada bulunan canların direnişiyle püskürtüldüler. Şeriatçı-yobaz katil sürüsü nefret saçarak, sloganlar ve tekbirler eşliğinde otele yönelip güvenlik güçlerinin gözleri önünde bu barbarca katliamı gerçekleştirdiler.

Açıkça görüldüğü gibi Sivas Madımak Oteli Katliamı egemenlerin organize ettiği ve katil güruhun tetikçiliğiyle hayata geçirdiği planlı bir katliamdı. Sonra bu katliamda yer alan gerici katil güruh içinden sadece çok küçük bir grup hakkında dava açıldı. Uzun süren yargılamalar sonunda bu katillerin çoğu ya hiç ceza almadılar ya da küçük cezalarla kurtuldular. Hiçbir sağlık sorunu olmayan, katliamda başı çekenlerden biri olduğu kanıtlanan ve mahkemede hiçbir pişmanlık belirtmeyen Ahmet Turan Kılıç tamamen hukuksuz bir kararla affedildi. Haklarında dava açılan katillerin bir kısmı ise hiç bulun(a)madı. Daha sonra bu katillerin bazılarının Sivas’tan hiç ayrılmadan yaşamlarına devam ettikleri, hatta resmi olarak haklarında arama kararları olmasına rağmen evlendikleri, askere gittikleri, işe girip çalıştıkları, ehliyet aldıkları anlaşıldı. Bir kısmı da arama kararlarına rağmen hiçbir engelle karşılaşmadan rahatça yurtdışına çıktılar. Bu gün özellikle Almanya’da yaşadıkları tespit edilen bazı katillerin ise hala iade edilmediği gibi, İçişleri Bakanlığının ”aranan teröristler…” listesinde de olmadıkları  avukatlarımızca tespit edlimiştir. Madımak Katliamının zamanaşımına uğratılmasına ”hayırlı olsun” diyenlerin iktidarında;

Kürt halkının inkarından, Roboski katliamına, Ankara gar katliamından, Suruç katliamına, Diyarbakır’dan Antep’e kadar sayısını dahi unuttuğumuz katliamları yaşadık,  gördük. Milyonlarca insanı açlığa ve yoksulluğa mahkum eden bu iktidar Covid 19 pandemisini bahane ederek, insanların özel yaşam alanlarını kısıtlamıştır. Ülkede onbinlerce esnaf iflas etmişken, insanlar intihar ederken AKP’nin derdi canlı müzik yasaklamaktır.

AKP nefret ve kin,  ötekileştirici ve inkarcı söylemleri yaşamın her alanında sürdürmektedir. Bu gün çok daha net görüyoruz ki o gün Madımak otelini kuşatan zihniyet, mafyalaşarak ülkeyi kuşatmış durumdadır. Bu nefret ve ötekileştirici  söylemlerin bir sonucu olarak HDP İzmir il örgütüne yapılan saldırı sonucuna Deniz Poyraz katledilmiştir.

Yine Akp iktidarı kadının özgürleşmesine karşı açık ve aleni bir tavır içindedir. Buna verilecek en somut ve belirgin örneklerden biri de, kamuoyunda  ”İstanbul sözleşmesi” olarak bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İsstanbul  sözleşmesi’nden  çekildi.  Bu   zaten hayatın bir çok alanında  şiddete maruz kalan kadınların daha da savunmsız kalmaları anlamına geliyor.

Ama  biz Aleviler, biz Demokratlar, biz Laikler, biz Devrimciler, biz yurtseverler asla karanlığa teslim olmayacağız.

Şah Kalender’den Koray Kaya’ya Pir Sultan Abdal’dan Hasret Gültekin’e uzanan bu onurlu tarih bizimdir. Ve asla onların yolunu terk etmeyeceğiz. Sivas’ın ışığını söndürmeyeceğiz.

2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamı özünde sadece Alevilere karşı değil; ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, yok sayılan bütün toplumsal kesimlere  karşı yapılan bir katliamdır. O yüzden ezilen, ötekileştirilen, dışlanan ve yok sayılan herkesi zulme karşı ortak mücadeleye çağırıyoruz. Gelin hep birlikte tek adam rejimine, faşizme, ırkçılığa, gericiliğe ve baskı politikalarına karşı laikliği, özgürlüğü, eşitliği, adaleti, barışı, demokrasiyi ve halkların kardeşliğini savunarak dayanışmayı ve mücadeleyi büyütelim. Başta Sivas Madımak Katliamı olmak üzere tüm katliamları Unutmadık Unutturmayacağız!

Sivas’ın Işığı Sönmeyecek!

Sivas’ın Hesabı Sorulacak!

Madımak Utanç Müzesi Olacak!

İzmir Alevi Kurumları”

İzmir’de polis kalkanları, barikatı, biber gazı ve şiddet kadınları engelleyemedi. Haklarımızdan, hayatlarımızdan, İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmeyeceğiz, mücadele edeceğiz!

İzmir’de İstanbul Sözleşmesi Kampanya Grubu, bu haftaki nöbet eyleminde, 1 Temmuz’da Sözleşmenin resmen yürürlükten kaldırılmasını protesto etmek üzere Alsancak Türkan  Saylan Kültür Merkezi önünde toplanmak istedi. Alanı kapatan ve kadınları çembere alan Çevik Kuvvet ve Güvenlik Şube  Müdürlüğü polisleri kadınların toplanmalarını engellemeye çalıştılar.

Basın açıklaması yapmak üzere pankart açmak isteyen kadınlara sert biçimde müdahale edilirken zor kullanıp darp ettiler Basın açıklaması saati yaklaştıkça katılmak için gelen kadınlar Türkan saylan Kültür  Merkezi’ne çıkan   sokakta toplanmaya, kafelerde beklemeye başlayınca sokak girişi polislerce girişe kapatıldı. Bunun üzerine kadınlar sokağın diğer çıkışından arka sokağa doğru sloganlarla yürümeye başladı. Çevik Kuvvetin arkadan dolaşarak o sokağın girişini de tutmasıyla kadınlar bir alanda sıkıştırılmış oldu.

 

Durumu protesto eden kadınlar “kadınlara değil, çetelere barikat”,  “erkek adalet değil gerçek adalet”, çocuk istismarları politiktir” “Sözleşme bizimdir, vaz geçmiyoruz” sloganlarıyla protestolarını sürdürdüler.

Bu arada  kadınlar önlerine kurulan kalkanlı çevik kuvvetin yolu açmasını istediler, polis biber gazı kullanınca arbede yaşandı,  çok sayıda kadın arbedede  zarar gördü.

 

Tüm engellemelere, dağıtılmak istenmesine rağmen kadınlar Alsancak Vapur İskelesinde yeniden bir araya gelerek basın açıklamalarını gerçekleştirdiler.

Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nin tekrar yürürlük kazanıncaya dek mücadele edeceklerini vurguladılar.  Basın açıklaması yüksek bir moralle, mücadele ve dayanışma duygularıyla  neşeli bir şekilde sonlandırıldı. Vapur iskelesi önünde yapılan açıklama şöyle:

“Basına ve Komuoyuna ;

1 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzalandığı için İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ve Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” 20 Mart 2021 günü gece yarısı Resmi Gazetede yayınlanarak Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile feshedilmesine karar verildi. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile Uluslararası Sözleşmenin sona erdirme yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi öngörülmüş olsa da Anayasanın 104. Maddesi uyarınca yasama yetkisine ilişkin konularda ve temel hak ve özgürlükler hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi düzenlenemez.

Ayrıca bu hukuksuz kararın ardından barolar, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri, LGBTİ+ örgütleri ve bireysel olarak birçok kişi Danıştay’a yürütmeyi durdurma davası açtı. Ülkede hukuk o kadar iyi işliyor ki Danıştay 29 Haziran’da yani iki gün önce Yürütmeyi durdurma davasına ret cevabı verdi!

Siz İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alsanız da Danıştay yürütmeyi durdurmasa da bizler İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırmaya yönelik hukuksuz girişimleri tanımayacağız ve 1 Temmuz’dan sonra da İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması için mücadele etmeye devam edeceğiz!!

SLOGANNN: SÖZLEŞME BİZİM VAZGEÇMİYORUZ

Şiddetin, kadın katliamının, tecavüz ve tacizlerin artarak sürdüğü, kadına karşı tüm şiddet biçimlerinin sıradanlaştırıldığı, LGBTİ+’ların sistematik olarak hedef gösterildiği, şiddete ve sistematik ayrımcılığa maruz bırakıldığı bir ortamda sözleşmeyi kaldırmak tüm bu suçlara zemin hazırlamak ve izin vermek demektir.

Bu girişimin arkasından, 6284’ün etkisiz hale getirilmesi, boşanan kadının yoksulluk nafakasının kısıtlanması, çocuk istismarcılarının affedilmesi, tecavüzcü ile evliliğin yeniden getirilmesi ve evlilik yaşının 16’nın da altına, çocuklarla cinsel ilişki yaşının 15’in de altına indirilmesi, şiddet suçlarında belge istenmesi, çocuk cinsel istismarı ve tecavüz suçlarında, kadına karşı şiddet suçlarında “somut delil” aranması, aile arabuluculuğu gibi temel haklara saldırıların gündemde olduğunu biliyoruz.

Açık açık ilan ediyoruz: Kazanılmış haklarımızın hiçbirinden VAZGEÇMİYORUZ!

SLOGAN: SUSUMUYORUZ KORKMUYORUZ İTAAT ETMİYORUZ

AKP Hükümeti’nin iktidara geldiği günden beri, taciz, tecavüz, şiddet, çocuk istismarı, LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı söylemler ve hedef gösterme politikası, ayrımcılık ve kadın cinayetleri gittikçe arttı.

2003’te öldürülen kadın sayısı 83 iken, 2020’de öldürülen kadın sayısı 300 oldu, 2021 yılının ilk 6 ayında ise 185 kadın öldürüldü. Kadın cinayetleri artık o kadar meşrulaştı ki giderek vahşileşti, kadınlar sokak ortasında fiziksel şiddete maruz bırakılarak, boğazı kesilerek, balkondan atılarak, çocuklarının gözleri önünde işkence yapılarak, yakılarak, üzerine beton dökülerek katledildiler.

Cinayeti işleyen caniler ise tahrik indirimi ya da kravat taktıkları ve iyi hal indirimi alacaklarını bildikleri için de asla çekinmeden kadınları katletmeye devam ettiler, ediyorlar.

Özellikle de kadınları katledenler, iktidara yakın kişiler, kamu görevlisi, kolluk kuvveti ya da milletvekili olunca, devlet eliyle dosyalar birer birer ve hızla kapatılarak katillerin ceza almaları engelleniyor, katledilen kadınlar ise bizim isyanımız da yaşıyor.  Tıpkı Yeldana KAHARMAN ve Nadira KADİROVA’nın ölümüne neden olanlar, Gülistan DOKU’yu kaybedenler ve İpek ER’e tecavüz ederek intihar etmesine sebep olanlar gibi.

 

SLOGAN: KATLEDİLEN KADIN İSİMLERİ VE HEP BİRLİKTE YAŞIYOR SLOGANLARI

Her gün neredeyse bir kadının katledildiği ülkemizde bizler hayatta kalabilmek için mücadele ederken, ülkeyi yönetenler 6284 sayılı kanunu etkin olarak uygulamadığı gibi İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alarak kadın ve LGBTİ+’ lara karşı düşmanlığını açıkça ortaya koymaktan çekinmedi.

Kadınlar en yakınlarındaki erkekler tarafından fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete uğramakta, şüpheli ölümlerle yaşamları çalınmaktadır. Hayatta kalmak için meşru müdafaada bulunan kadınlar ağırlaştırılmış cezalar almakta, kadınları katledenler de eril yargı sistemi ile tahrik adı altında serbest bırakılarak şiddet ve kadın cinayetlerini meşrulaştırmaktadırlar. Daha da ileri gidilerek çocuğa uygulanan cinsel istismar delil olmadan suç sayılmamakta ve cinsel istismarda bulunan kişiler serbest bırakılmaktadır.

En son ortaya çıkan ELMALI’da 7 yaşındaki kız çocuğu ile 10 yaşındaki ağabeyinin öz annelerinin onayı ile çocukların cinsel istismar ve fiziksel şiddete maruz bırakılmaları ve çocukların istismarı anlatmalarının ardından adli tıbbın da doğrulamasına rağmen anne ve üvey baba yargı tarafından alınan kan dondurucu bir kararla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Bu durum İstanbul Sözleşmesi’nin önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Eğer İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı çocuklara yönelik cinsel istismar failleri tutuklu yargılanacak ve cezasız kalmayacaktı.

Devlet; yetişkin kadınları, LGBTİ+’ları ve hatta çocukları dahi korumuyor, korumak istemiyor. Tüm bu şiddet, istismar, yıkım ve ölüm karşısında gökyüzünü maviye boyayacağız ve İstanbul Sözleşmesi’ni uygulatacağız.

SLOGAN: ÇOCUK İSTİSMARINI AKLATMAYACAĞIZ

Kadına yönelik şiddet sadece fiziksel olarak değil işyerlerinde, fabrikada, tarlada, daha az ücrete mahkum edilerek, düşük statülü, güvencesiz, kayıt dışı çalıştırılıp ucuz emek gücü olarak da sürmektedir. İşyerlerinde fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddete de maruz kalmaktadır. İstanbul Sözleşmesi çalışma hayatında da eşitsizliğin şiddetin, ayrımcılığın, önlenmesini sağlamaktadır. Sadece İstanbul Sözleşmesi değil, ILO 190 sayılı Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Önlenmesi Sözleşmesi’nin de imzalanmasını ve gereğinin yerine getirilerek her iki sözleşmenin de çalışma yaşamında kadınların hayatını kolaylaştırmasını istiyoruz.

Evde, sokakta, şantiyede, okulda ve işyerlerimizde kadının adının dahi olmadığı ülkemizde; sesini çıkartamayan her bir kadının sesi olmak, kadın emeğinin varlığını kabul eden eşitlikçi bir toplum talebini dile getirmek, çocuğa yönelik fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet ve istismarı önlemek, LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemi, hedef gösterme ve her türlü ayrımcılığa engel olmakla birlikte, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne, emeğimize, bedenimize, çocuklarımıza, ülkemize ve geleceğimize sahip çıkmak için bugünden sonra da, alanlarda meydanlarda sokaklarda omuz omuza bıkmadan usanmadan yılmadan İstanbul Sözleşmesi yaşatır demeye ve bir kişi daha eksilmemek için mücadele etmeye devam edeceğiz!

SLOGAN: EMEĞİMİZ, BEDENİMİZ, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ BİZİM

Şiddet faili erkekleri koruyanların ‘bu ülkede faili meçhul kadın cinayeti yok’ diyenlerle, mafya-devlet hesaplaşmasını kadın bedeni ve hayatı üzerinden yürütenlerle, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı çekilmeye kalkanlarla aynı kişiler olduğunu iyi biliyoruz.

Ve tüm bu kirli ilişkiler, cinayetler ortaya serilirken sermayedarlardan hükümet temsilcilerine, bürokratlara, emniyet ve yargı mensuplarına, medyaya kadar yayılan bu çürümüşlük içinde kimse hele kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar asla güvende olamaz biliyoruz. Bu nedenle barış, demokrasi, eşitlik mücadelesinden de İstanbul Sözleşmesi’nden de vazgeçmeyeceğiz. Çürümüş düzenin ayakta kalma çabası olarak toplumu kutuplaştırmaya, sindirmeye, hak talep edeni ezmeye dönük nefret saçan kirli politikalarınız Deniz Poyraz kız kardeşimizin katledilmesine neden oldu. Deniz Poyraz’ın isyanıyla buradayız.

Gökkuşağının bütün renkleriyle buradayız.

HAKLARIMIZDAN DA, HAYATLARIMIZDAN DA, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN DE VAZ-GEÇ-Mİ-YO-RUZ!

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İZMİR KAMPANYA GRUBU”