Öğrenime Katkı Bursu Duyurusu


DUYURU

2020-2021 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvuru 01-20 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

Sevgi ve Dostlukla..
İMECE-DER Yönetim Kurulu
İmece-Der
Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:
Öğrenim sırasında kalınan yer:
Aile Yurt Akraba Arkadaş Diğer:
Öğrenim Sırasında kaldığınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler Boşanmış Baba vefat Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Güvenlik kurumu SSK ES Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba Anne Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb:
En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; çalışmayı dilediğiniz alanlar:
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz. İzmir Kampanya Grubu 7. nöbet eylemini yaptı. “Bugün bir kez daha İstanbul Sözleşmesini savunmak, yaşamlarımızı savunmak İçin nöbetteyiz.

10 Haziran Perşembe günü İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu  Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yedinci nöbet eylemini gerçekleştirdi.  Nöbet eylemi öncesinde katledilen kadınların adları okundu, katılımcılar  “burada”  ve “isyanımızdır”  derken faillerin adları okundu  “katildir”  diye haykırdılar.  Basından bir  haberi aktardılar;  R.T.

Erdoğan’ın  Beylerbeyi’nde bir dondurmacıya oturup dondurma yediğini ve dondurmacıda daha önceden oturmuş bacak bacak üstüne atarak dondurmasını yiyen bir kadına  Erdoğan ın korumasının işaretle oturuşunu düzeltmesini ihtar ettiklerini öğrendiklerini aktaran Grup sözcüsü bu “ikaz”ın öncekileri anımsattığını belirtti.  Kadınların nasıl oturup kalkması, nasıl gülmesi, giyinmesi, davranmasının erkeklerin iznine ve anlayışına göre belirlenemeyeceğini vurguladı.  Kadınların bağımsız bir kimliği,  kişiliği olduğunu, bedenlerine,  yaşam biçimlerine karışılmasına izin vermeyeceklerini söyledikten sonra yaşanılan durumu bir mizansen ile kınadılar. Topluluğu temsilen beş kadın sandalyelere bacak bacak üzerine atarak aldıkları dondurmalarını yediler. Erkek egemenliğine karşı protestolarını böyle ifade ettiler.

Eylem süresince :

“Bugün İstanbul Sözleşmesi nöbet eylemimizin 7.haftasındayız. Yedi haftadır ve öncesindeki birlikteliğimiz ile haklarımıza ve hayatımıza sahip çıktığımızı ve mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğimizi haykırıyoruz.

Kadın, lgbti+,  çocuk düşmanı politikalara karşı sokaklarda mücadelemizi büyütmeye devam ediyoruz. Yaşasın mücadelemiz, kadın dayanışmamız!

Tüm baskılarınıza, şiddetinize, kadın düşmanı politikalarınıza rağmen kadınlar susmayacaklar, boyun eğmeyecekler, aşağı bakmayacaklar ve #İstanbulSözleşmesiBizimVazgeçmiyoruz demekten geri adım atmayacaklar.

NÖBETTEYİZ, isyandayız,  birlikte güçlüyüz!

Bir  yılı aşkın bir süredir yönetilemeyen pandemi koşullarını yaşamaktayız. Halkın sağlığını düşünmeyen, intiharların ve ekonomik krizin sorumlusu olan iktidar böylesi bir dönemde dahi İstanbul Sözlesmesi’nin feshini, çocuk istismarı af yasa tasarısını gündemine alabiliyor. Kadın, lgbti+,  çocuk düşmanlığını gözler önüne seriyor. Bizler bu politikaları kabul etmiyor, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine, çocuk istismarı suçlularının serbest bırakılmasına karşı çıkıyoruz.

Gülistan doku 5 Ocak 2020 tarihinden beri kayıp. Şüpheliler hakkında işlem yapılmıyor. İpek Er’e tecavüz eden Musa Orhan  hala serbest.  Nadira Kadirova, Yeldana  Kahraman cinayetlerinde failler bir türlü bulunamıyor. Ve daha kaç kadın katili tecavüz suçlusu erkek elini kolunu sallaya sallaya aramızda dolaşabiliyor. Ülkenin içişleri bakanı ise bu ülkede faili meçhul kadın cinayeti yok hepsinin faili ya teslim oluyor ya intihar ediyor diyerek adeta kadın cinayetleriyle övünüyor.

Faili meçhul yok diyerek de işin içinden çıkamazsınız. Bu ülkede emniyetini alamadığınız her olaydan sorumlusunuz. “  dediler ve

Kadın cinayetlerinden

Trans cinayetlerinden

Çocuk istismarından

Erkek şiddetinden SORUMLUSUNUZ !

Tacizlerden

Tecavüzlerden

Şüpheli ölümlerin aydınlatılmamasından

Nefret cinayetlerinden

Çocuk istismarlarından

Katliama indirim isteyenlerden

Cezasızlık politikalarından SORUMLUSUNUZ!

KORUMA AKLAMA YARGILA!

ERKEK ADALET DEĞİL GERÇEK ADALET!  diye haykırdılar.

Mücadeleyle mutlaka biz kazanacağız. Geri döneceğiz

İzmir Eğitim-Sen  2 No’lu Şube, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bir gecede hukuksuz haksız bir biçimde işinden olan kamu emekçilerinin işlerine geri dönebilmeleri için başlattığı mücadelenin 173 haftasında da, basın açıklaması ve oturma eylemi  Karşıyaka Çarşı’da gerçekleştirildi.

AKP- MHP faşist bloğunıu  toplumun bütün kesimlerine karşı yürüttüğü ekonomik ve siyasi saldırılar yoğunlaşırken , Eğitim-Sen 2 No’lu Şube’nin “Mücadeleyle mutlaka biz kazanacağız. Geri döneceğiz” şiarıyla başlattığı  oturma eyleminin 173. Haftasındaki basın açıklamasına, CHP İzmir il Başkan Yardımcısı ve Emek ve Demokrasi  Güçleri’nin bazı temsilcileri de katılarak  eyleme destek verdi, dayanışma gösterdi.

Açıklamayı  Eğitim-Sen 2 No’lu Şube Başkanı Veyis Beyazadam okudu.  Açıklama şöyle:

“Modern zamanın bireyi öne çıkaran, kişisel hak ve hürriyetleri gözeten, yaşamı bir bütün olarak doğanın tüm bileşenleriyle birlikteliğini amaçlayan yaklaşımı insanlık tarihinin verdiği mücadele ve bedellerle oluşmuştur. İnsan türünün ortaya çıkardığı medeniyet elbette akıldan, bilimden, kolektif anlayıştan, uzlaşıdan uzak olamaz. Aksi ise dayatmadır, yok saymaktır, tekçi zihniyettir, baskıdır. Bugün de maalesef dünyanın az gelişmiş ülkelerinde bu türden otoriter yönetimler vardır. Ancak büyük insanlık tarihi karanlıkları aydınlığa dönüştürecek güce sahiptir. Günlerin bugünlerde Anadolu coğrafyasına getirdiği baskı, zulüm ve kan olabilir. Yönetenler daha fazla kar hırsı ile ülke toprağını, yer altı ve yer üstü zenginliklerini paraya tahvil etmeye yeltenmiş olabilir. Adalet duygusunu hiçleştirerek vatandaşının ülke ile bağını zedelemiş olabilirler. Yolsuzluk ve yoksullukla mücadele etmesi gerekenler çöpten gıda toplamaya çalışan vatandaşlarını nankörlükle suçlayabilirler. Bilimin rehberliğinden korkup gericiliği ve ırkçılığı geçer akçe yapmaya çalışmış olabilirler. Elbet büyük insanlığın da cevabı olacaktır. Elbet bu ülkenin insanından her zaman umut vardır. Elbet işçinin, emekçinin, kadının ve gencinin diyecekler vardır. Elbet her gecenin bir sabahı vardır.

Yaklaşık beş yıldır KHK hukuksuzluğunu teşhir edip işlerinden ihraç edilen kamu emekçilerinin işlerine iade edilmeleri için bu alanda direnmekteyiz. Yapılan türlü haksızlıkları anlattık durmadan, yılmadan. Daha da anlatırız bıkmadan, usanmadan.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası bu memlekette yapılanlar, darbe pratiğinin sonuçlanmasından farklı değildir. Darbe olmuş olsaydı ne olurdu sorusunun yanıtı 15 Temmuz sonrası yapılanlara bakılarak gözler önüne serilmiştir. Kişisel hak ve hürriyetlerin silindir gibi üzerinden geçenlerin gücü kamu emekçilerine yetmiştir. Uluslar arası alanda itibar kaybına neden olanlar ile kendi itibardan tasarruf edilmez diyenler aynı kesimdir. İhraçların kursağındaki lokmaya göz koyanlar ile dünyanın en zenginleri arasına girenler aynı kesimdir. Kendi bekalarını sağlamak için savaş çığırtkanlığıyla gençleri ölüme sürükleyen aynı kesimdir. KHK zulmüyle kamu emekçilerinin diplomalarını hükümsüz kılanlar ile diplomasız iş yürütenler aynı kesimdir. Adalet sarayları yapıp adaleti ve vicdanı o yapıların altında ezenler aynı kesimdir.

Adına OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu verdikleri süreci oluşturanlar, kamu emekçilerini adeta ikinci bir cezalandırmaya tabi tutmaktadırlar. Bu topluma ve büyük insanlığın erdemlerine sahip çıkmaktan başka bir icraatı olmayan arkadaşlarımız tertemizdir. Haktan ve adaletten, eşit bölüşümden, demokrasi ve barış mücadelesinden yana tutum takınan arkadaşlarımız masumdur. Aradan geçen uzun süreye rağmen arkadaşlarımızın dosyaları komisyon tarafından gündeme alınmamakta adeta sümen altı yapılmaktadır. Hukukun üstünlüğü üzerine yemin edenler hukuksuzlukta ısrar etmektedirler. Yargılama usül ve esaslarından olan “makul süre”nin çoktan aşılmış olması ülke itibarını zedelediği gibi toplumsal vicdanı da yaralıyor. Çok merak ediyoruz beş yıldır bakıp bakıp bulamadığınız nedir? Arkadaşlarımızın dosyalarını değil kendinizi yargılayın. Bizler biliyoruz ki iktidarın seçmeni bile bugünkü tablodan ve yapılan hukuksuzluklardan yana değil. KHK hukuksuzluğu asıl olarak toplumu eksiltmiştir, zayıflatmıştır. Bu denli zor zamanlardan geçtiğimiz bir dönemde arkadaşlarımızın bilgi ve birikimlerine ihtiyacımız varken onlardan mahrum bırakıldık. Her zaman söyledik: Onların değil bizim toplum olarak ihraç arkadaşlarımıza ihtiyacımız var. Kimse olmasa bile biz arkadaşlarımızla tam bir dayanışma içerisindeyiz. Her bir arkadaşımız işine iade edilene kadar da mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz.

Türlü yönlerden mağdur edilen arkadaşlarımızın kendilerine yapılan haksızlıklara dair cevabı vardır ve var olmaya devam edecektir. Bulunduğumuz her alanda arkadaşlarımızın yanında olduğumuzu ve mutlak bir dayanışma içerisinde bulunduğumuzun da bilinmesini isteriz. Adeta terbiye edilmeye çalışılan hiçbir arkadaşımızı karanlığa teslim etmeyeceğiz. Önünde sonunda karanlıklar aydınlığa kavuşacak ve arkadaşlarımız işlerine iade edileceklerdir. Tüm kayıplarını alıp mücadelelerine de kaldıkları yerden devam edeceklerdir. Bizler de daha yaşanabilir bir ülke umudunu onların mücadele azminden alıyoruz. Bilinmelidir ki direnenler mutlaka kazanacak. Arkadaşlarımızın ortaya koyduğu tavır ülkenin emek ve demokrasi mücadele tarihindeki yerini almıştır. Bu tarih, insanlığı daha medeni bir topluma evrilten bir etkiye sahiptir. Bu tarih, toplumun tümünün yararını gözeten bir emektir. Bu tarih, emek ve demokrasi mücadelesinde aldığımız ve geleceğe teslim edeceğimiz mücadelenin tarihidir.

Biz kazanacağız, işimize geri döneceğiz!”

 

Yaşam savunucuları, ekolojik yıkıma ve talana karşı dayanışma, direnme ve mücadeleye çağırıyor..

Dünya Çevre Günü için bir araya gelen yaşam savunucuları  çevre sorunlarının; sağlıklı yaşam, hak, adalet, demokrasi ve sermayeye karşı emeğin mücadelesi olduğunu  vurgulayarak ekolojik yıkıma karşı direnme ve mücadele çağrısında bulundu.

Yaşam savunucuları  Alsancak’ta bulunan Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, Konak Kent Konseyi, Karşıyaka kent Konseyi, Ege Kent Konseyleri Birliği, İzmir Kent Konseyleri Birliği,  EGEÇEP, İZÇEP ve İzmir Yaşam Alanları, Halkevleri , İmece Dostluk, Çevreci Eczacılar Kooperatifi, HDK Ekoloji Komisyonu, Polen Ekoloji, Doğanın Çocukları’nın katılımıyla gerçekleşen açıklamada ” Kentte Ekolojik yıkıma ve talana karşı dayanışma var direniş var” pankartı açıldı.

Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Helin  İnay  Kınay, İzmir Tabip Odası Başkanı Lütfi Çamlı, Gıda Mühendisleri Odası Başkanı  İbrahim Uğur Toprak söz alarak  yaşam mücadelesinin önemine  ve  sağlıklı yaşam hakkını, havayı,  suyu, toprağı ve doğayı korumak için mücadelenin önemini vurguladılar ve doğadan , yaşamdan yana mücadeleyi desteklediklerini belirtiler.

Kurumlar adına Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu tarafından yapılan açıklama  sırasında sık sık “AKP elini doğamızdan çek”, “Cengiz defol bu memleket bizim”, “Hayvana, doğaya, yeryüzüne özgürlük” sloganları atıldı.  Açıklamadan sonra  Gündoğdu Meydanına  yürümek isteyen yaşam savunucularını  polis çember içerisine alarak,  yürütmedi..

Açıklama şöyle;

“Dünyanın doğal dengesinin korunması için insan ve doğal varlıklara öncelik veren bir anlayışın
egemenliğinde tanımlanmış “Dünya Çevre Günü” tüketim kültürünün bir parçası olarak tek güne
indirgenerek “kutlanıyor”. Oysa kutlayabileceğimiz sevineceğimiz, mutlu olabileceğimiz bir durum
yok. Biz 5 Haziran Dünya Çevre Gününü kutlamıyoruz. Kentlerimizde, yaşam alanlarımızda çevre
sorunlarına, ekolojik yıkıma dikkat çekiyor, mücadele çağrısı yapıyor, “Ekolojik Yıkıma” karşı
direniyoruz.

Sanayileşme, kentleşme ve nüfus artışı ile birlikte çevre sorunları da geçmişten günümüze artarak
devam ederken, kapitalist düzenin kar hırsına dayanan ve tüketimi sürekli destekleyen ve yönlendiren
yönetim anlayışı, doğanın yaşamsal varlıklarını giderek artan bir hızla ortadan kaldırıyor.
İnsan eli ile yürütülen tüm faaliyetler, küresel ölçekte felaketler yaratmaya devam ederken ekolojik
yıkımı yaşadığımız süreç, geri dönüşü olmayan yaşamsal bir sorun olarak büyüyerek devam ediyor.

Çevre Gününde mesajlar, yok ettiğimiz Ekosistemi iyileştirebilmek, geri döndürebilmek için veriliyor.
Geçtiğimiz yıllarda, çevre sorunlarının çeşitli yönlerine dikkat çekmek amacıyla “Çölleşme, Yeşil
Kentler, Dünyaya Bir Şans Ver, Birçok Tür Tek Gezegen Tek Gelecek ve Küresel Isınma, Yeşil Ekonomi,
Doğa ile Temasta Ol” gibi farklı temaların işlendiği Dünya Çevre Gününün 49.Yılında, ekolojik yıkım
kabul edilmiş ve bu yılın Teması “Ekosistem Restorasyonu” olarak belirlenmiştir.

Bugün yüzeysel ve yeraltı su varlıklarımız, toprağımız, havamız kirlenmiş durumda. Kentlerimizde
hava kirliliğinin boyutları giderek artıyor. Yeşil alanlarımız yok denecek kadar azaldı. Var olanlar da
çarpık kentleşmenin ve sermayenin saldırısı altında. Tarım alanlarımız, meralarımız yapılaşma, sanayi,
enerji gibi yatırımlarla amaç dışı kullanılıyor.

Ormanlar, tarım alanları, meralar, doğal karakteri korunması gereken alanlar; mevzuatlar eli ile
maden, sanayi, enerji turizm, konut gibi faaliyetlere açılarak kaybediliyor. Özellikle son yıllarda; çılgın
projeler, faaliyetler, izinler ile ülkemizin hemen her yerinde doğamız ve yaşamımız talan ediliyor.
Bütün bunlara ek olarak, Çernobil ve Fukuşima felaketlerini görmezden gelerek Nükleer Santral
Macerasına sürükleniyoruz.

Kaz Dağları, Salda, Akkuyu, Sinop, İğneada, Kuzey ormanları, Aliağa, Bergama, Trakya, Alakır Vadisi,
Alpu Ovası, Gediz Ovası, Gördes, Menderes, Murat Dağı, Munzur Dağı, Çataltepe, Karadeniz, Aydın,
Karaburun, Yarımada, Ovacık, Soma, Yatağan, Kazdağları, Kanal İstanbul, Çeşme, İkizdere ve adını
buraya sığdıramadığımız daha pek çok yerde yürütülen ekolojik yıkım projeleri, artarak devam
ediyor…

Ekolojik Yıkıma Karşı Direniş ve Dayanışma kentimizde devam ediyor;
 Aliağa’da yaşadığımız kirliliğe karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
 Bergama’da, Efemçukuru’nda, Turgutlu ÇalDağ’da, Gördes’te Madencilik Projelerinin yarattığı
çevresel yıkıma karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor
 Kültürpark’ta parka zarar verecek, gereksiz inşaat planlarına ve amaç dışı kullanıma karşı
Direniş ve Dayanışma 6 yıldır devam ediyor.
 Gaziemir’de çözüm bulunmayan radyoaktif ve tehlikeli atıklara karşı Direniş ve Dayanışma 14
yıldır devam ediyor.2
 Gemi Söküm Tesislerinde söküm için gelen asbest ve tehlikeli atık yüklü gemilere karşı Direniş
ve Dayanışma devam ediyor.
 İnciraltı’nı ranta ve talana açacak “Kalkınma Projesine” karşı Direniş ve Dayanışma devam
ediyor.
 Yarımadayı, Çeşme’yi “Turizm Projesi” ile parselleyenlere karşı Direniş ve Dayanışma devam
ediyor.
 Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes’te suyumuzu, yaşamımızı kirletenlere, canlı yaşamını
hiçe sayanlara karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
 Başta Gediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes deltaları olmak üzere, kıyı ve sulak
alanlarımızın ranta peşkeş çekilmesine karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
 Büyük Menderes ve Gediz havzalarında, vahşi bir şekilde işletilen ve bu havzaları kirlettiği
bilirkişi raporlarıyla kesinleşen jeotermal sondaj ve santrallere karşı Direniş ve Dayanışma
devam ediyor.
 Planlanamayan, betonlaşan, sağlıksız kentleşmeye karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
 Depremi, yağmuru afete dönüştüren canımızı, yaşamımızı ranta feda eden anlayışa karşı
Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
 Doğal Sit Alanlarımızı, Ormanlarımızı, tarım alanlarımızı, meralarımızı yağmalayan politikalara
karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
 Kültürel varlıklarımızın talana açılmasına karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.
 Geleceğimizi tehdit eden nükleer santral macerasına karşı Direniş ve Dayanışma devam ediyor.

Bizler çevre sorunlarının yaşamdan, toplumsal sorunlardan ayrılamayacağını biliyoruz. Çevre
mücadelesinin aynı zamanda bir yaşam mücadelesi, hak mücadelesi, emek mücadelesi, adalet
mücadelesi, demokrasi mücadelesi olduğunu biliyoruz. Bu mücadele içerisinde bilim, mühendislik ve
planlama ışığında kamu ve halkın yararına, kentimizde, ülkemizin her köşesinde varız, var olacağız.

İzmir halkı Anayasal hakkını; sağlıklı yaşam hakkını, yaşam alanlarını, havasını, suyunu, toprağını
korumak için mücadele ediyor. Doğadan ve yaşamdan yana bu mücadeleyi destekliyor,
Bu Kentte Ekolojik Yıkıma Karşı Dayanışma Var diyoruz.

İZMİR BAROSU ** İZMİR TABİP ODASI
TMMOB İZMİR İL KORDİNASYON KURULU
KONAK KENT KONSEYİ ** EGE KENT KONSEYLERİ BİRLİĞİ**
İZMİR KENT KONSEYLERİ BİRLİĞİ
EGEÇEP ** İZÇEP ** İZMİR YAŞAM ALANLAR”

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz. İzmir Kampanya Grubu 6. nöbet eylemini yaptı. “Bugün bir kez daha İstanbul Sözleşmesini savunmak, yaşamlarımızı savunmak İçin nöbetteyiz.

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu altıncı nöbetini Alsancak’ta Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde  gerçekleştirdi.  “İstanbul Sözleşmesi bizim vazgeçmiyoruz” pankartının açıldığı eylemde kadınlar  “İstanbul Sözleşmesi Bizimdir, Vazgeçmiyoruz”, “Kadın cinayetleri politiktir “, “Musa Orhan tecavüzcüdür”, “Erkek-devlet şiddetine son” ve “Kadınlara değil mafyaya barikat” sloganlarını  attı.

Kadınlar yaptıkları  açıklamayı  sloganlar ve zılgıtlarla  bitirdi.

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu adına yapılan açıklamada  şunlar söylendi;

“Bugün bir kez daha İstanbul Sözleşmesini savunmak, yaşamlarımızı savunmak İçin nöbetteyiz.

Kadın düşmanı iktidarınızı da erkek şiddetini de tolere etmiyoruz. Bir taraftan İstanbul Sözleşmesi gece yarısı kararname ile fesh edilerek kadınlar her türlü şiddete açık hale getiriliyor, bir taraftan da mafya-devlet iç hesaplaşmasında erkekler adeta kadınlarının bedeni, hayatları üstünden birbirine laf edip üstümüzde tepinmeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise cinsiyetçi söylemler ile siyasetçileri hedef gösteriyor. Her gün biz kadınlar erkek şiddeti ile öldürülürken Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık kadın cinayetlerinin tolere edilebilir olduğunu söylüyor. İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu ise her seferinde kadın cinayetlerinin abartıldığını iddia ediyor. Kadın cinayetlerini saklayarak, üstünü örterek gizleyemezsiniz. Bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok biz tolere etmeyeceğiz, size de ettirmeyeceğiz. Yok sayılan hayatlarımız, bedenimiz, hayallerimiz, arzularımız, yıllarca mücadele ederek kazandığımız haklarımız bizim!

Erkek şiddetini tolere etmiyoruz

Kadın cinayetlerini tolere etmiyoruz

Trans cinayetlerini tolere etmiyoruz

Kadın düşmanlığınızı tolere etmiyoruz

LGBTİQ+ düşmanlığınızı tolere etmiyoruz

Musa Orhan kimdi hatırlayalım. Batmanlı 18 yaşındaki İpek Er intihar etti. Bıraktığı mektupta  uzman çavuş “Bozkurtlar” üyesi Musa Orhan’ın tecavüzüne uğradığını şikayet edeceğini söylediğinde saçlarından sürükleyerek darp edildiğini, “nereye şikayet edersen et bana bir şey olmaz!” dediğini yazdı. ipek Er’e tecavüz ederek hayatına son vermesine sebep olan Musa Orhan hala serbest, tecavüze ses çıkaran oyuncu Ezgi Mola hakkında ise Orhan’a hareket ettiği iddiasıyla dava açıldı. Ezgi Mola’nın sözlerini yineleyelim: Tecavüzcüye tecavüzcü denir!

ipek Er’in failini biliyoruz!

11 yaşındaki Rabia Naz, Giresun’daki evinin önünde yaralı olarak bulunduktan sonra kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Rabia Naz’ın ölümü ile ilgili yürütülen soruşturma da ölümü nedeni yüksekten düşme dendi. Adli  tıp raporları ölüm nedenine yüksekten düşme olamayacağını belirtse de Meclis komisyonları kurulmuş olsa da Rabia Naz’ın ölümü aydınlatılamadı. Ancak olayla ilgili araştırma yapan gazeteciler gözaltına alındı. Kızının ölümünden dönemin AKP’li belediye başkanının yeğenini sorumlu tutan baba Şaban Vatan ise defalarca tehdit edildi, ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırıldı.

Rabia Naz’ın failini biliyoruz!

23 yaşındaki üniversite öğrencisi Feray Şahin, evinde silahla vurularak öldürüldü. Feray’ın katilinin öldürüldüğü silahın sahibi polis memuru Fatih Burak Aykul olduğu anlaşıldı. Kasten değil “taksitle öldürme” suçundan 5 yıl 3 ay ceza alan ve iyi hal indiriminden yararlanan katil Fatih 1,5 yıl hapis yattıktan sonra 4 Ocak 2019 tarihinde serbest bırakıldı. Dava dosyası hala Yargıtay’da. Katil Fatih Burak Aykul ise elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıyor.

Failleri biliyoruz!

AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde çalışan 24 yaşındaki göçmen işçi Nadira Kadirova, Ünal’ın evinde ölü bulundu. Ünal’ın silahıyla intihar ettiği söylendi ama olay yeri polis kamera kaydında odasının üç ayrı noktasında birbirine mesafeli alanda kan birikintisi görüldü. Nadira ölmeden önce arkadaşına Ünal tarafından taciz edildiğini anlattı. Nadira’nın otopsisi bir gün içeri topar yapılarak cesedi Özbekistan’a gönderildi. Şüpheli ölümü Hakkı’nda etkin bir kovuşturma yürütülmedi. AKP’li vekil hakkında hiçbir soruşturma yürütülmedi.

Faili biliyoruz!

Üniversite öğrencisi 21 yaşındaki Gülistan Doku, bir buçuk yıldır kayıp. Gülistan’ı son gören kişi eski sevgilisi Zaynal Abakarov. Önceki günlerde Abakarov’un Gülistan’ı darp ettiğine, zorla bir araca bindirdiğini dair tanık ifadeleri var. Gülistan’ın kaybolması ile ilgili baş şüpheli olan Zaynal, emniyette verdiği ifadenin ardından şehri terk etti. Olay günü Zaynal’ın polis memuru olan babasına ait aracın Çamura bulanmış olması delil açısından değerlendirilmedi. Gülistan’ın ailesi defalarca tehdit edilip Gülistan Doku nerede diye soran kadınların karşısına polis dikilirken Zaynal elini kolunu sallayarak dolaşıyor.

Faili biliyoruz!

Boşandığı eşi tarafından tehdit edilen Ayşe Tuba Arslan 23 kez savcılığa suç duyurusunda bulundu. Savcılık fail Yalçın Özalpay hakkında bir işlem yapmazken uzlaştırıcı aracılığı ile Ayşe Tuba faili ile uzlaştırılmaya çalışıldı. Ayşe Tuba, 11 Ekim 2019 tarihinde Özalpay tarafından katledildi. Ayşe Tuba Arslan’ Internet 23 kez şikayetini görmezden gelen, uzlaştırmacı aracılığı ile bizi faillerimizle uzlaşmaya zorlayan erkek yargıyı tanıyoruz.

Faili biliyoruz!

Çok uzağımızda değil, bir kaç sokak ötemizde Bornova sokağında seks işçisi trans kadın Hande Buse Şeker, 9 Ocak 2019 tarihinde polis memuru Volkan Hicret tarafından cinsel saldırıya uğradı ve evinde katledildi. Hande için adalet arayanlar “genel ahlak” gerekçesi ile mahkeme salonlarına alınmadı, kapalı kapılar ardında bir yargılama gerçekleşti.

Faili biliyoruz!

21 yaşındaki üniversite öğrencisi  Yeldana  Kaharman, kontrgerilla şefi Mehmet Ağar’ın AKP milletvekili oğlu Tolga Ağar’ın evine röportaj yapmak için gitti. Sonrasında jandarmaya giderek cinsel saldırıya maruz kaldığını söyledi. Şikayetten bir gün sonra Tolga Ağar özel helikopterle şehri terk etti. Bir gün sonra Yeldana ölü bulundu. Olaya yayın yasağı getirildi, soruşturma karartıldı, otopsi raporunu gündeme getiren gazeteci hakkında soruşturma başlatıldı. Geçtiğimiz günlerde ise mafya suç örgütü lideri  Sedat Peker’in sözleri ile Yeldana cinayeti yeniden gündeme geldi. Biz kadınlar Yeldana’ya, Nadira’ya ne oldu diye sormaya faillerini söyledik. Soylu AKP döneminde faili meçhul cinayet yok diyor. Faillerimiz meçhul değil faillerimizi biliyoruz. Faillerimiz; mafya-kontrgerilla-devlet-milletvekili, asker, polis….

İstanbul Sözleşmesi uyarınca kadınları şiddete karşı etkin biçimde koruması gerekenlerin iktidar piramidinin en tepesinden en alt basamaklarına kadar kadınlara karşı işlenen suçları aklayan, koruyan, cezasız bırakan bir suç örgütü gibi çalıştığını biliyoruz. İstanbul Sözleşmesi’ni iptal edenlerin iktidar piramidinin en tepesindeki kadın katillerini koruyanlar olduğunu biliyoruz.

Suçları cezasız bırakarak erkek şiddetini cesaretlendiren İstanbul Sözleşmesini gece yarısı kararıyla iptal ederek şiddetin önünü açanların aldığı karar hükümsüzdür, tanımıyoruz! Gayri meşru kararları tıpkı iktidarları tıpkı kadına karşı şiddet gibi gayri meşrudur, tolere etmiyoruz!

Kadınlara karşı iktidarın en tepesinden en basamaklarına kadar oluşturulan suç örgütlerinin dağıtılmasını kadına yönelik şiddetin önlenmesinde devleti sorumlu tutan İstanbul Sözleşmesi’nin derhal uygulanmasını, gayri meşru kararının iptal edilmesini istiyoruz.

Tüm kadınları İstanbul sözleşmesini savunarak ve öldürülen tüm kadınların hesabını sorarak isyanı büyütmeye sokaklarda evlerde işyerlerinde hayatın olağan akışını sarsacak bir kadın isyanını örgütlemeye çağırıyoruz. 1 Temmuza kadar 1 Temmuz’da ve daima kadınların hayatları ve haklarını savunmak için sokaktayız!”

 

Çevre örgütleri ve yurttaşlar ; Türkiye Avrupa’nın,  Aliağa Türkiye’nin çöplüğü değildir.  Başka bir Türkiye, başka bir Aliağa yoktur. Çevremizden, ormanlarımızdan,  Tarım alanlarımızdan  ve kıyılarımızdan kirli ellerinizi çekin.

“Aliağa dünyanın çöplüğü değildir” sloganıyla  Alçep,  EGEÇEP  , zehir saçan  Brezilya Nae Sao Paulo Uçak Gemisinin  gelmesini ve sökülmesini istemediklerini haykırmak için,  Aliağa  Demokrasi Meydanında, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle,  basın açıklaması düzenlediler.   Açıklamaya  Foçep, Yeni Foça Forumu, İzçep, İzmir Yaşam Alanları, Salihli Çevre Derneği, Aliağa Forum,  Konak Kent Konseyi, Karşıyaka Kent Konseyi Çalışma Grubu,  İzmir Tabip Odası,  İzmir Barosu, TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, Doğanın Çocukları, Halkların Demokratik Kongresi, Öğrenci Kollektifi, İmece Dostluk ,  duyarlı yurttaşlar  ve  HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni  katıldı.

Açıklamada “Aliağa dünyanın çöplüğü değildir” ,  “Asbest solumak istemiyoruz”, “Aliağa asbest çöplüğü değildir” sloganları atıldı.

Katılımcı olan HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni  söz alarak; “Dört bir yanda sermaye iktidarının yarattığı sömürü düzenine karşı mücadele ettiklerini” ve “ekoloji mücadelesinin de bu anlamda kıymetli olduğunu” belirtti, “Doğamıza yaşam alanlarımıza sahip çıkmaya devam edeceğiz. Sizin şirketlerinizin de talan düzeninin de sonunu getireceğiz” dedi.

ALÇEP  ve Egecep  adına açıklamayı Özgül Çağlar okudu.

Açıklama Şöyle;

“1972 yılında düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve insan Konferansı’nda 5 Haziran tarihinin Dünya Çevre Günü olması oybirliği ile kabul edilmiştir.

 

Sanayi devrimi ile başlayan daha fazla kar hırsı, 21. yüzyılda dağ çevre katliamları ile son hızla devam etmektedir. duamız kirlilik özümseme kapasitesini açmış, ekolojik denge geri dönüşü zor, neredeyse imkansız bir şekilde  yıpratılmıştır. bu durum Aliağa’da canlı hayatını tehdit eder boyuta ulaşmış, doğamız Can çekişmeye başlamıştır Bu çevre, bu hayat hepimizindir

2012 yılında TMMOB İzmir İl koordinasyon kurulu raporuna göre Alihan’ın artık bir çivi çakılmayan dahi tahammül yokken, etrafımız ekolojik katliamlarla doludur. Taşocakları rafineriler, ağır benim Demir Çelik sanayi, enerji dönüşüm Tesisleri, gemi söküm Tesisleri ile Aliağa’ya kıyılıyor; çevremiz karlı yatırım alanı olarak görülüyor. tarım alanları, doğal kaynaklar, ormanlar, hazine arazileri, kıyılar, yeraltı ve yerüstü su kaynakları  kirletilerek, çevrenin yok edilmesi  yönünde aliağa’nın geleceği karartılmak  isteniyor.

Bizler yaşamı seviyoruz, zehir solumak istemiyoruz ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir Aliağa bırakmak istiyoruz. Bu ülke bizim, Aliağa bizim, bu yaşam bizimdir. Fakat yeni bir kirlilik ile karşı karşıyayız.” Nae Sao Paulo”  adında, 32.800 ton  ağırlığında bir uçak gemisi Aliağa’ya getirilmek üzere. IHM  envanter raporu hazırlanmadan satın alındı.  51 yaşındaki Bu gemi, Fransa’da birçok savaşa katılıyor, nükleer denemeler de kullanılıyor.Nae SAo Paulo’nun  kardeş gemisi olan, 760 ton asbest; 635 asbest ve çeşitli kirleticilerle temaslı madde barındıran Clamenceau’nun  da  yıllar önce Hindistan’da sökülmek istendiği,  Çevre aktivistlerinin  Fransa’da ciddi tepkiler göstermeleri üzerine İngiltere’de kapalı havuz sistemlerinde döküldüğü  biliniyor.  Bu nedenleSao Paulo,  Türk şirketi tarafından satın alındı ve önümüzdeki günlerde İzmir Aliağa’ya giriş yapması bekleniyor. Bu gemide birçoğu 1. derece kanser listesinde bulunan madeni yağ, ağır metal, poliklorürler, zehirli gazlar, radyasyon, bifeniller, organotinler  yani bizleri, yani canlı sağlığını ölümcül derecede de etkileyecek Tonlarca malzeme var.   Bunun anlamı açık,  zehir soluyacağız,  sağlığımız, hayatımız hiçe  sayılacaktır.İşte bunu kabul etmemiz  asla mümkün değildir. Yeter artık diyoruz. Sesimize ses olun. Havama suyuma toprağıma Dokunma!

 Dünya Sağlık Örgütü tarafından insan sağlığına, doğaya son derece zarar veren ve bu nedenle pek çok ülke tarafından kullanımı yasaklanan asbestli araçların söküm işlemi gelişmiş kapitalist ülkelerde yapılmıyor. Onlar ekolojik yaşama, vatandaşlarının sağlığına değer veriyor. Peki biz, neden vatandaşlarımızın sağlığını hiçe sayıyoruz. Oysa gelişmiş ve demokratik bir ülkenin en büyük zenginliği vatandaşlarının sağlığı değil midir?

Ülkemiz bugüne kadar 30 uluslararası sözleşme, 29 Bildirge, 15  ikili anlaşmaya  imza koydu. Tehlikeli atıkların sınırlar ötesi  taşınmasını  yasaklayan “ Basel Sözleşmesi”, tehlikeli atıkların ihracatını yasaklayan “ İzmir Protokolü ( Barselona Sözleşmesi)” “ ciddi çevresel bozulmaya neden olan veya insan sağlığına zararlı olduğu tespit edilen  maddenin diğer devletlere taşınmasını önleyen “ Rio Çevre ve Kalkınma Bildirgesi” ,”Herkes, Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”  diyen ve bizi koruyacak olan Anayasamız (Madde 56)  var ama uygulama yok.  Sözde vaat değil,  özde koruma istiyoruz.

Şu sorularınızın yanıtını istiyoruz

-Sao Paulo  gemisini Asud’un  denetimine açacak mısınız?

-Nae Sao Paulo  Gemisinin, Gas free raporu  alınmışmıdır?

– Aliağa  Gemi Söküm tesislerinde  şimdiye kadar kaç gemi söküm işi yapılmıştır?

-Nae Sao Paulo Gemisinin, Deretizasyon İstisna Belgesi var mıdır?

–  sökülecek olanNae SAo Paulo Gemisi  ile  ilgili atık ve tehlikeli atık kapsamında değerlendirilen maddelerin bertarafı  için neler yapılmıştır?

– TMMOB  İzmir İl koordinasyon Kurulu  2012 tarihli raporunda “ Aliağa’ya bir çivi bile  çakıl maması gerekir.”  kararına rağmen bu geminin tarla getirilmesine göz yummak,  burada yaşayan halkı gözden çıkardığınız anlamına mı gelmektedir?

 Bu ilk değil. Ancak biz istersek son olabilir.

Aliağalılar  olarak taleplerimiz açık ve nettir; ismi geçen geminin  Aliağa’ya gelmesini kesinlikle istemiyoruz.

Burada çalışan emekçi sınıfının  ölümle yüz yüze,   açlıkla tehdit edilerek, iş güvenlik kurallarına uyulmadan çalıştırılmasını istemiyoruz.

Şu unutulmamalıdır: Türkiye Avrupa’nın,  Aliağa Türkiye’nin çöplüğü değildir.  Başka bir Türkiye, başka bir Aliağa yoktur. çocuklarımıza yaşanabilir bir kent ülke bırakmak bizlerin tarihsel ve  insani sorumluluğudur,  Vicdan borcumuzdur.

Çevremizden, ormanlarımızdan,  Tarım alanlarımızdan  ve kıyılarımızdan kirli ellerinizi çekin.

Saygılarımızla

Alçep-Egeçep”


Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı; dünden bugüne mücadelemizde ekolojik yıkıma karşı, yaşamın, doğanın, emeğin yanındayız..

Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Helin İnay Kınay, 5 Haziran Çevre Günü kapsamında basın toplantısı düzenledi. Çevre Günü’nü kutlama olarak görmediklerini, ‘ekolojik yıkıma dikkat çektiğimiz, kamuoyunu bilgilendirdiğimiz mücadele çağrısı yaptığımız, Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası olarak değerlendiriyoruz ‘ dedi.   Çevre Bakanının, çevre mühendislerinin diplomasını yok saydığını belirten Kınay,  Homeros`un “Gök kubbenin altındaki en güzel şehir” olarak tanımladığı İzmir’de de birçok sorun yaşandığını ve bu kapsamda İzmir Çevre Durum Raporu hazırladıklarını söyledi.

Kınay’ın açıklaması şöyle;

“Birleşmiş Milletler tarafından 5-16 Haziran 1972 tarihlerinde, Stockholm‘de 113 ülkenin katılımı ile düzenlenen Çevre Konferansında dile getirilen dünyanın doğal dengesinin korunması için insan ve doğal varlıklara öncelik veren bir anlayışın egemen olması gereği ile ortaya konan “Dünya Çevre Günü”, süreç içerisinde çevrenin 1 güne indirgendiği “Kutlama” ile tüketimin bir parçası olmuştur.

Her yıl ayrı bir tema ile çevre sorunlarının çeşitli yönlerine dikkat çekmek amacıyla Çölleşme, Yeşil Kentler, Dünyaya Bir Şans Ver, Birçok Tür Tek Gezegen Tek Gelecek ve Küresel Isınma, Yeşil Ekonomi, Doğa ile Temasta Ol gibi farklı temaların işlendiği 5 Haziran Çevre Günü 49. Yılını yaşamımızı kasıp kavuran Covid 19 pandemisi ile geride bırakırken, geldiğimiz noktada Ekolojik Yıkım kabul edilmiş ve 2021 Yılı Teması “ Ekosistem Restorasyonu” olarak belirlenmiştir.

Sanayileşme, kentleşme, nüfus artışı ile birlikte çevre sorunları da geçmişten günümüze artarak devam ederken, kar hırsına dayanan ve tüketimi sürekli destekleyen yönlendiren yönetim anlayışı doğanın varlıklarını ortadan kaldırıyor. İnsan eli ile yürütülen tüm faaliyetler küresel ölçekte felaketler yaratmaya devam ederken Ekolojik Yıkımı yaşadığımız süreç geri dönüşü olmayan yaşamsal bir sorun olarak büyüyerek devam ediyor. Çevre Gününde mesajlar yok ettiğimiz Ekosistemi iyileştirebilmek, geri döndürebilmek için veriliyor.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası olarak; 5 Haziran Dünya Çevre Gününü kutlama değil, 31 Mayıs-5 Haziran tarihlerini çevre sorunları, ekolojik yıkıma dikkat çektiğimiz, kamuoyunu bilgilendirdiğimiz mücadele çağrısı yaptığımız, Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası olarak değerlendiriyoruz.

Ekolojik yıkımı dünyada olduğu gibi ülkemizin doğal varlıklarında, biyolojik çeşitliliğinde havası, suyu, toprağında yaşıyoruz. Ülkemizin her köşesinde yürütülen çevre mücadelelerini değerlendirdiğimizde; 30 Yılı aşkın Çevre Kanunu ve Çevre Bakanlığı geçmişine sahip ülkemizin, çevre kalitesinin korunup geliştirildiğini, ülke yönetiminde ekonomik kalkınma ile doğal varlıkların korunmasını esas alan yönetim politikalarının etkin olduğunu söyleyemiyoruz.

Kentleşme, sanayileşme, tarım, madencilik ve diğer tüm sektörlerin yarattığı çevresel risklerin planlanması, doğru yönetilmesi ve çevresel yüklerinin bütünsel bir planlama anlayışı ile değerlendirilmesi gerekmektedir. Çevre Mühendisliği meslek disiplininin de var olma nedeni ve ana uzmanlık alanı olan tüm bu süreçlerde planlama ve denetim çok önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sağlıklı Çevrede Yaşama yönelik çalışmalarının en önemli parçası olan çevresel altyapı süreçleri ve çevre yönetimi; kentlerin planlanması ve yönetimi süreçlerinin tüm aşamalarında çevre boyutunun değerlendirilmesi, doğru yönetilmesi ve bu noktada da konu ile ilgili uzman meslek disiplini olan çevre mühendislerinin bakış açısı ve yaklaşımının zorunlu ve yaşamsal olduğunu söylemeye devam ediyoruz.

Merkezi ve Yerel Yönetimlere baktığımızda ise; su temini, atıksu, atık yönetimi, hava kalitesi, iklim değişikliği, gürültü, enerji ve planlamanın diğer çevresel süreçlerini yürütecek çevre mühendisi istihdamının yetersiz olduğunu, çevre mühendisi istihdamı arttırmak yerine ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çevre görevlisi gibi tanımlar ile farklı disiplinlere birkaç günlük eğitim ve uygulamalar altında verildiği uygulamalar ile çevre mühendisliği diplomasının yok sayılması, çevre mühendisliği çalışma alanlarında ise çevre yönetim süreçlerinin etkisizleştirilmesi devam ediyor…

Bugün su kaynaklarımız, yer altı sularımız, toprağımız havamız kirlenmiş durumda. Yapılan bilimsel araştırmalar, İlgili Kamu Kuruluşları değerlendirmeleri ve TUIK İstatistikleri bu gerçeği önümüze koyuyor. Yüzey sularımızın %80 i, yeraltı sularımızın büyük kısmı kirlenmiş durumda; vatandaşlarımızın % 50 si sağlıklı içme suyuna ulaşamıyor. Kentlerimizde hava kirliliği boyutları artıyor. Yeşil alanlarımız yok denecek kadar az.. Tarım alanlarımız, meralarımız yapılaşma, sanayi , enerji vb. yatırımlarla amaç dışı kullanılıyor.

Orman Alanlarımız, tarım alanlarımız, meralar, doğal karakteri korunması gereken alanlar mevzuatlar eli ile madencilik, sanayi, enerji turizm, konut vb. faaliyetlere açılarak kaybediliyor. Bir taraftan yangınlarla kaybettiğimiz orman alanlarımız en büyük tahribatı Orman Mevzuatı kapsamında verilen izinlerle yaşıyor.

Özellikle son yıllarda gerçekleşen faaliyetler, çılgın projeler, izinler ile ülkemizin her yerinde doğa ve yaşam talanı ile karşı karşıyayız. Bütün bunlara ek olarak Nükleer Santral Macerasına sürükleniyoruz.

Geçtiğimiz yıllarda Kaz Dağları, Salda, Akkuyu, Sinop, İğneada, Kuzey Ormanları ,Aliağa ,Bergama, Trakya, Alakır Vadisi, Alpu Ovası, Gediz Ovası, Gördes ,Menderes, Murat Dağı ,Munzur Dağı, Çataltepe, Karadeniz ,Aydın, Karaburun, Yarımada ,Ovacık, Soma, Yatağan gibi ülkemizin her köşesinde yürütülen Ekolojik Yıkım projeleri Kanal İstanbul, Çeşme, İkizdere adını buraya sığdıramadığımız pek çok yerde artarak devam ediyor…

Bölgemizde Bergama Altın Madeninin yarattığı yaratacağı çevresel risklerle ilgili hukuki ve toplumsal mücadele devam ederken; Efemçukuru Altın Madeninin İzmir’in Su kaynağı olan Çamlı Baraj Havzasında , Çukuralan Altın Madeninin Balıkesir’in Su kaynağı olan Madra Barajı Havzasında, Gördes Nikel Madeninin İzmir ve Manisa’nın Su Kaynağı olan Gördes Havzasında , Çaldağ’da İşletilmesi Planlanan Nikel Madeninin Gediz Havzasında, Kışladağ Altın Madeninin Uşak’ta yarattığı çevresel riskler ve bu projelere verilen ÇED Olumlu kararları ile ilgili Odamızın da içerisinde bulunduğu hukuki süreçler devam ediyor, diğer taraftan işletmelerin yarattığı olumsuz etkileri de yaşıyor ve görüyoruz..

Ülkemizin her yanında yaşanan kent ve doğa talanı ve çevre sorunlarının bir çok örneğini Homeros`un “Gök kubbenin altındaki en güzel şehir” olarak tanımladığı İzmir`de de yaşamaya devam ediyoruz.

Doğa İle Uyumlu, Yaşanabilir Kent hedefini ortaya koyan İzmir ne yazık ki bu hedeften uzaklaşarak, her tarafında kuşatıldığı çevre problemleri ile boğuşmaya devam ediyor. Her yıl yaptığımız Çevre Durum Raporu değerlendirmelerinde iyileşme görmek bir yana tüm sorunların çözülmeden büyüyerek devam ettiğini, üzerine yeni çevre mücadeleleri ve sorunları eklendiğini görüyoruz.

• İzmir Kentinin İçme, Kullanma ve Tarımsal Sulama amaçlı Su Kaynakları olan Gediz, Küçük Menderes, Kuzey Ege Havzalarında su kalitesi en kötü seviyede ve kirlenmeye devam ediyor. Planlanan önlemlerin uygulanması halinde bile kısa ve orta vadede etkili sonuç alınamayacağı öngörülüyor. Benzer süreç Yeraltı Sularımız için de geçerli.. Kalite, miktar ve Yönetim sorunları yaşam kalitemizi etkilemeye devam ediyor.

• Kentleşme, artan kentsel göç ve nüfus ile yapılaşmanın getirdiği altyapı yetersizlikleri, su kayıpları,seller, körfezde koku problemi olarak karşımıza çıkıyor. Kentleşme ve Sanayileşme sorunlarından birisi olan Hava Kalitesi ve Atık Yönetiminde de karnemiz iyi değil.. İzmir Kenti bir taraftan Aliağa ve Sanayi tesislerinden kaynaklanan, plansız kentleşmesinin de getirdiği hava kalitesi problemleri ile boğuşurken, bölgemizde termik santral projeleri bütünsel yaklaşımdan uzak planlama süreçleri ile devam ediyor.

• Bir taraftan ülkemizin ilk düzenli depolama tesisi olan ve son günlerde İBŞB nin Atıktan Enerji eldesine yönelik projesi ile doğru bir yaklaşım yürüttüğü Harmandalı Depolama alanının yıllar içerisinde plansız kentleşme ile yapılaşmanın ortasında kalmış olmasının yarattığı problemlerle uğraşıyor, diğer taraftan atık değil kaynak olarak görülmesi gereken günlük 3500 ton çöpünü kaynak olarak değerlendirecek ve bertarafına yönelik gerçekleştirmeyi planladığı entegre katı atık bertaraf tesisine yönelik yer seçiminine yönelik süreçleri tamamlamaya çalışıyor.

• İzmir Kenti; bütünsel planlama ilkeleri hiçe sayılarak yaşadığı “GELİŞİM” sürecinde; kentin her yerinde karşımıza çıkan kentsel dönüşüm adı altında kontrolsüz yapılaşmalar, gökdelenler, AVM ler ile altyapı eksiklikleri, trafik, gürültü ile boğuşan Egenin İncisi olmaktan çok uzakta bir geleceğe doğru hızla yol alıyor…

• Kentin planlanması ve gelişimi adı altında sadece ekonomik kaygı odaklı, ekolojiyi, çevresel yaşam kalitesini dikkate almayan, bölgenin yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek tüm projelerin ÇED süreçlerinde ortak senaryonun tekrarlandığını görüyoruz. ÇED adı altında içi boşaltılmış Onay belgeleri ile yürütülen çalışmalara ilişkin açılan davalar, bilirkişi raporları ile ÇED süreçlerinin yetersizliğinin ispatlanması, kazanılan davalar ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından bu süreçler hiç yaşanmamışçasına aynı projelere yeniden ÇED belgeleri düzenlenmesi artık alıştığımız yöntemler haline geldi. ÇED oyunu aynı yöntemle her projede devam ediyor..

• “ Turizm Projesi”, “Planlama” adı altında kalkınma, istihdam gibi sihirli kavramlar ile kentin ekolojik, doğal özellikleri korunması gereken alanları ranta kurban ediliyor..

• Gemi Söküm tesislerinde yapılan işlemlerin nasıl kontrol edilemediği KUITO ve ETHANE Gemileri ile yaşamıştık. Bugün Aliağa’da Söküm için geleceği iddia edilen Fransız Donanmasına ait savaş gemisi ile süreç yeniden bir kez daha karşımıza çıktı. Gemi Söküm Tesislerinin yarattığı kirlilik devam ediyor.

• Gaziemir`de 2007 Yılında tespit edildiği ortaya çıkan radyoaktif atıklarla ilgili süreç hala devam ediyor. Ülkemize girişi yasak olan nükleer atıkların oraya nasıl geldiği, kimler tarafından getirildiği hala bilinmiyor, Hukuki süreçler devam ediyor, Acil Müdahale çalışması yapılması gereken Gaziemir Nükleer Atıkla yaşamaya devam ediyor.

Doğanın ve emeğin sömürülmesi süreçleri bu dönemde tüm yıkıcı etkileri ile karşımızda durmaktadır.
Ülkemizde ve kentimizde yurttaşlarımızın yaşam alanlarını ranta ve talana karşı korumak adına yaptığı mücadeleler; çevre sorunları ile toplumsal sorunlar arasında ayrılmaz bir ilişki olduğunu, çevrenin korunmadığı bir demokrasi olamayacağı gibi, demokrasinin olmadığı bir ülkede de çevrenin korunamayacağını göstermiştir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi olarak dünden bugüne yarına sözümüzü tekrarlıyoruz; ülkemizde ve kentlerimizde doğal varlıklarımızın korunarak geliştirilmesini yaşamsal bir olgu olarak değerlendiriyoruz. Çevre korumanın en kalıcı teminatı olarak sosyal gelişimin sürekli kılınması ve katılımcı çağdaş bir yönetim anlayışının hayata geçirilmesinin önemini bir kez daha vurgulamaktadır. Bu anlayış ve inançla, 5 Haziran Dünya Çevre Günü`nde, Mersin Akkuyu ve Sinop`ta nükleer santrallara, Aliağa`da, Soma, Yatağan’da Kömürlü Termik Santrallere, Gaziemir`de Nükleer atıklara, Bergama ve Eşme`de siyanürlü altın madenciliğine, Gördes ve Turgutlu Çaldağ`da nikel madenciliğine, İkizdere’de, Kanal İstanbul’da, ülkemizin her köşesinde ekolojik yıkıma karşı mücadele yürüten toplum kesimleri ile dayanışma kararlılığımızı dile getiriyor, Bu süreçte taraf olduğumuzu; Yaşamın ve Kamu Yararı tarafında olduğumuzu tekrarlıyor; yurttaşlarımızın esenliği ve doğal varlıkların korunmasını esas alan yönetim ve çevre politikalarının hayata geçirilmesi konusundaki kararlılığımızı; örgütlü birliğimizi güçlendirerek, ülkemizi adalet, eşitlik, barış ve bilim temelinde yeniden kurmak, insanımıza, doğamıza, yaşamımıza sahip çıkma inancımız ve kararlılığımızı kamuoyu ile paylaşıyoruz.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri “Umut Bitmez Karanlık Gider Gezi kalır”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Gezi Parkı eylemlerinin 8. yıldönümünde sokağa çıktı.  Türkan Saylan Kültür merkezi önünde ‘Umut Bitmez Karanlık Gider Gezi Kalır’  pankartı  arkasında  toplanan  kitle  polis çemberine  alındı. Geziciler  Gezi Parkı eylemlerinde yitirdiğimiz,  Mehmet Ayvalıtaş,  Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük,  Ali İsmail Korkmaz,  Ahmet Atakan,  Berkin Elvan,  Burak Can Karamanoğlu, Mehmet İstif ve Elif Çermik  alkışlarla anıldı.   Katılımcılar “Her yer taksim her yer direniş” , “AKP gider gezi kalır”,  “Umut bitmez karanlık gider”,  ” Kurtuluş yok tek başına,  ya hep beraber ya hiçbirimiz” , “Faşizme karşı omuz omuza”,  “Çeteler halka hesap verecek” sloganlarını attı.

Açıklamayı Disk Ege bölge Temsilcisi  Memiş Sarı yaptı. Açıklama  şöyle;

“Bundan 8 sene önce, bu iktidar insanlık onurumuza dokunduğu için, haklarımızı gasp ettiği için, kentsel hafızamızı yok ettiği için, doğayı ranta kurban ettiği için, bize yaşam alanı bırakmadığı için Gezi’de buluşmuş, bir arada olmanın coşkusunu, gerçeği haykırmanın gururunu, direnmenin onurunu yaşamıştık.

Biz Gezi’de söylemiştik:

Pandemi süreci bir kez daha gösterdi ki bu iktidar halkına yabancıdır. Yasaklar, cezalar hep halka, tüm imtiyazlar ise bir avuç muktedirden yanadır. Ne halkın sağlığı, ne yoksulluğu, açlığı, işsizliği ne de gençlerin geleceksizliği umurlarındadır.

O kürsülerden çekilen azarlar, savrulan tehditler, hukuksuz yargılamalar, siyasi tutuklamalar hepsi korku salmak için, çünkü iktidarlarını ayakta tutabilmenin tek yolu bu.

Gezi’yi yargılamaya kalktılar. Bir, iki yetmedi üçüncü kez torba dava ile adını kirletmeye çalışıyorlar. Değil üç; beş, on, bin kere de yargılasanız Gezi’nin haklılığı ve gerçekliği karşısında her seferinde yenileceksiniz.

Gezi, defalarca ortaya saçılan mafya-devlet-sermaye-çete ilişkilerine benzemez. Onlar çetelerle, mafyayla rant peşinde koşarlar, biz bir fidana su vermek için.

Biz, ağaçları yerinde tutmak için, dereler kurumasın diye, ekmeğini kazanırken bir can daha göz göre göre gitmesin diye, kimse ayrımcılığa uğramasın diye, bu ülkenin neredeyse yarısı açlık sınırındayken yüzde biri daha da palazlanmasın diye uğraşırız.

Biz direnişin adıyız onlar saldırının. Bu iktidar karanlık ilişkileri yüzünden yarattığı pislikle boğuşurken biz tarihin sayfalarında tertemiz, alnı açık bir halk hareketi olarak anılacağız.

Umudumuzu yitirelim istediler. Bunca hukuksuz yargılama, cezalar, şiddet, gözaltı, göz göre göre talan…

Ama bir şeyi unutuyorlar: Gezi başlı başına bu halkın eşitlik, özgürlük, adalet umududur. Gezi yurttaşların kendi kaderini tayin etme iradesi ve kararlılığıdır. Bir kez yaşayan ömrünce unutamaz, Gezi unutturulamaz!

Gezi ruhu Boğaziçi’ndeki gençlerdedir,  142 gündür her hava koşulunda rektörlüğe sırtını dönerek bekleyen akademidedir. Gezi direnişi İstanbul Sözleşmesi için tüm yurtta sokaklara çıkan, kolluk şiddetine rağmen pes etmeyen kadınlardadır, İkizdere’de yolları kesilse de dik yamaçlardan, sarp yollardan iş makinaları önüne çıkmayı başaran, Van Gürpınar’da üzerlerine ateş açılsa da haklarını savunmaya devam eden köylülerdedir. Biz size yalvarmayacağız, çayımızı satacağız diyen ve geri çekilmeyi reddeden Hopa’nın, emeğine sahip çıkışındadır Gezi.

1 Mayıs alanlarında saldırıp gözaltına aldığınızda, kolları arkadan kelepçelenmiş, başı asfalta yapıştırılmış olsa da kameralara gülümsemeyi başaran gözlerdedir Gezi.

Soma’da, Çorlu’da, Hendek’te, Aladağ’da ve ülkeye yayılmış tüm kadın cinayetleri davalarında yükselen adalet taleplerindedir Gezi.

Gezi’de söylemiştik;

Parayı ve rantı tek değer olarak kabul edenlerin karşısında paylaşımın, tüketimin karşısında üretimin, yozlaşmanın karşısında aydınlanmanın direnişidir Gezi!

Bugün de aynı taleplerimizi bir kez daha yükseltiyoruz:

Acil demokrasi istiyoruz. Bu halk, adil, özgür ve eşit bir ülkede yaşamayı hak ediyor.

Haklarımızı istiyoruz, alana kadar direneceğiz!

Gezi’de canlarımızı bıraktık. Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Hasan Ferit Gedik, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz ve Berkin Elvan için direneceğiz! Düşlerdeki özgür dünyayı kuracağız. Onlara sözümüzdür.

Gezi bizim dünümüz değil geleceğimizdir. Kayyumlarla, kararnamelerle gasp edilen demokrasinin parlak ve temiz geleceği için en somut dayanağımızdır. Mazide kalmayacak kadar büyük ve hayatidir.

Gezi burada, Gezi biziz!

 Hala bir aradayız, her yerdeyiz.

 Karanlık gider, Gezi kalır!

 Yaşasın eşitlik, Yaşasın özgürlük Yaşasın adalet!

 Yaşasın Gezi Direnişi!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri “

 

İşçiler, emekçiler, üreticiler demokrasi ve emeğin iktidar mücadelesini büyütmeli

İşbirlikçi tekelci kapitalist düzen derin bir ekonomik kriz yaşıyor. Krizin yanı sıra da salgın üretiyor.  Covid-19 ve mutasyonları  kokuşmuş  düzende  artıyor.  Emperyalizm dünyayı kirletti.  Tekelci burjuvazi, dünyada ve ülkemizin  her yanında yaşama, doğaya düşman projeler uyguluyor.  Ekonomik  Kriz ve  pandemi,   sermaye ile  işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki çelişkiyi derinleştirdi.  Egemen sınıfların  ve partilerinin  iç çelişkileri ve çıkar kavgaları da derinleşiyor  ve büyüyor.  İşsizlik, düşük ücretler, sigortasız çalıştırma, sendikal örgütlenmeye saldırı ve işten çıkarmalar, pandemi koşullarında yoğunlaştı.  İşçiler emekçiler, emekliler çıkış yolu arıyor.  Emekçilerden yana konuşlanmış  siyasi güçler, sendikalar,  zayıf, dağınık ve bir araya  gelme basiretini gösteremiyor..

Gün geçmiyor ki   güdük laikliğe, temel hak ve özgürlüklere yeni bir sınırlandırma getirilmesin…Halk pandemi gerekçesiyle yasaklamalara alıştırılıyor.  Birincisi, içki yasağı genelgesi. İkincisi toplumsal olaylarda polisin hareketlerini kayıt altına almayı yasaklayan genelge. Üçüncüsü  birçok il ve ilçede açık ve kapalı miting ile toplantılar, gösteri yürüyüşleri, basın açıklamaları, imza kampanyaları, broşür dağıtma, anma töreni gibi etkinlikler  süreli de olsa  yasaklanmış  durumda..

Ülkemiz günlerdir,  akademisyenlere ‘kan banyoları” yaptıran  Peker’in açıklamalarını tartışıyor.  Mafya ekonomisinde  rant savaşı, kara para trafiği başta olmak üzere krizi çatışmayı körüklüyor.  Ekonomi küçüldükçe paylaşım kavgası da büyüyor. 1990 lı yıllarda derin devlet dehlizlerinde büyütülen ve kullanılan  Sedat Peker, AKP döneminde de muhaliflere ve AKP karşıtı partilere, halka  yıllarca terör estirdi.  Düzen o kadar mafyatikleşti ki Alaattin çakıcı gibi organize bir suç örgütü liderini özel yasayla cezaevinden çıkardı. Derin devletin ve çürümüş düzenin aktörleri  ve siyasal cinayetlerin sorumluları Bodrum Marina önünde fotoğrafı vermekten çekinmediler. İktidar ortağı Bahçeli, Çakıcı’ya “dava arkadaşım” diyerek sahip çıktı; AKP’liler Sedat Peker”e “hayırsever iş adamı” ödülü verdi.  Peker dizileri kontrgerillanın gerçekleştirdiği ‘bin operasyonun’ bir kısmının deşifresidir. Kirli savaş konseptinin izlendiğinin itirafıdır. Çetelerin “vatan-millet” edebiyatı gerçekte çürümüş kapitalist düzenden nemalanma kavgasıdır. Tek birleştikleri nokta bu çürümüş düzeni korumaktır. Ona bekçilik yapmaktır. Cumhuriyetin savcıları,  derin çeteler karşısında etkin ve belirleyici aktör değiller. Hiçbir zamanda olmadılar, faili meçhul cinayetleri, kayıpları gerçek anlamda soruşturmadılar, açılan soruşturmalar takipsizlik ya da zaman aşımına uğratıldı. Peker’in Kutlu Adalı ve Uğur Mumcu cinayetleri ve diğer itirafları karşısında Mehmet Ağar, Korkut Eken gibi “derinler” e yönelik savcılar üç maymunu oynuyor.. medyanın derin tetikçileri siyasi konsepte uygun iş başında..

Siyasi iktidar  ve kapitalist devlet   hukuk ilkelerini  bir tarafa bırakmıştır.  Hukuk ilkeleri uygulanmıyor.   AKP destekçileri,  AB hayranları, demokrasinin AB den geleceğini varsayanlar,  şaşkınlık içindedir. Şaşırmayınız,  burjuva demokrasisi AB ülkelerinde de tasfiye sürecindedir.  AB ülkelerinde de siyasi gericilik rejimin ekseni olmuştur. Ülkemiz ise faşizmin cenderesi içindedir.  Siyasi tarihi kırımlar ve  katliamlara dolu ve yenilerine gebedir.  Demokrasinin ve özgürlüklerin, laikliğin  tüm kazanımlarının tasfiye edilmesi, Kürt sorununda çözümsüzlük,  kamuya ait bütün  birikimlerin,  yağma edilmesi,  doğanın  talanı ve  tekellerin doğayı  yağmasına bekçilik etme,  kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve kadın cinayetleri, yolsuzluk ve rüşvet   adaletsizlik, hukuksuzluk, tarikatçılık,  düzenin ekseni. Burjuva muhalefetine  bile katlanamayan iktidar, “Bu daha bir. Daha neler olacak neler. Daha dur bakalım bunlar iyi günler.”  diyecek kadar faşist-kapitalist düzenin bile güvensizlik ve pasifikasyon  kaynağı..

İşçiler ve emekçiler  şalterleri indirmedikçe, emekçiler  kitlesel tepkilerini  sokakta, sandıkta ortaya koymadıkça,   faşist uygulamalar daha da yoğunlaşacak.  Emeğin iktidarı kurulmadan demokrasi ve sosyal kurtuluş gerçekleşemez.

 

İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz İzmir Kampanya Grubu 5. nöbetini gerçekleştirdi. Ben Fatma Altınmakas’ın-Ez Fatma  Altinmeqes’ın cinayet öyküsü Kürtçe olarak da okundu

İzmir Kampanya Grubu “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz” talebiyle  5. nöbet eylemini Alsancak Türkan Saylan Kültür merkezi önünde gerçekleştirdi. Saat 18.00 de başlayan nöbet eyleminde kampanya grubu adına yapılan konuşmalarda, şiddet kullanan erkeğin devlet mekanizmalarınca korunduğu, cezasız kaldığı, bunun kadın cinayetlerinin devamına yol açtığı belirtildi.

Beşinci nöbet olan etkinlikte , Fatma Altınmakas’ın cinayet öyküsüne yer verildi.

İzmir Kampanya  Grubu 5. Nöbet eyleminde “Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet”, “Yaşamak İstiyoruz”, “İstanbul Sözleşmesinden Vaz geçmiyoruz”, “Kadın Cinayetleri Politiktir”, “Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Erkek vuruyor, Devlet Koruyor”,  “Gelsin Baba Gelsin koca,  Gelsin Devlet ,  Gelsin Cop,  İnadına İsyan İnadına isyan, İnadına Özgürlük” , “Dünya Yeriden Oynar Kadınlar Özgür Olsa”, “Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz” sloganlarını  atarak, Sözleşmeye kararlılıkla sahip çıkacaklarını ifade ettiler  Etkinlikte okunan  Fatma Altınmakas’ın cinayet  öyküsü şöyle;

Ben Fatma Altınmakas;

başımda, alnıma oyaları düşmüş bir yazma;

elimde bir yavru kedi,

belli belirsiz gülümsediğim o fotoğraftan tanıyorsunuz beni,

Ha bir de katledişimden sahi.

Ben Fatma Altınmakas; 32 yaşında, 2 kurşunla

Geride kalan 6 çocukla ve kimsenin dinlemediği bir dertle öldüm.

Ölüm de benim değildi gerçi,

yaşarken olduğu gibi giderken de ne olacağıma başkası karar verdi,

ölmedim, öldürüldüm.

Çok çektim Sinan’dan.

Aylarca tecavüz etti bana,

Ben Sinan’ın zorbalığından öldüm.

İstismar mı ne yazmış sonradan gazeteler, ben bilmiyorum o kadar anlamını,

İstemiyorum dedikçe üzerime gelen neyse o,

benim bedenimi benden rızasız alan neyse o,

Kadınım diye beni yok sayarken,

kendini arkasına saklandığı erkeklikle var eden neyse o

Yapma dedikçe durmayan, gelme dedikçe gitmeyen neyse o.

İstediğimi yapmazsan, kocanı vururum diyen,

çocuklarını öldürürüm diyen neyse  0.

O, Sinan Altınmakas. Kaynım,

kocamın kardeşi yani.

Uçsuz bucaksız bir korku gibi her yanımı saran Sinan,

Öz kardeşinin katili, mümkünü yok rahat bırakmazdı beni.

Temmuzun 12’siydi,

Sıcaktan ayrı, Sinan’dan ayrı bunalmıştım.

Gölağılı köyü büyüyüp büyüyüp üzerime geliyor,

dağlar, taşlar içime oturuyordu sanki, öyle bir ağırlık ki anlatamam.

Anlattım. Önce Kazım’a anlattım,

Kazım, kocam; hani şu beni vurup yere seren iki kurşunla.

Kader de şahit kazım dedim, yeğenleri olur kader.

sonra Kazım’ı da aldım yanıma Konakkuran Jandarma karakoluna gittim.

Bir seferde onlara anlattım.

Ne olduysa anlattım,

Sinan’ı anlattım,

yaptıklarını anlattım

tehditlerini, dayaklarını,

karşı koyuşlarımı ve  yenilişlerimi anlattım.

Anlattım, anlattım, anladılar sandım.

Konuştum, konuştum, Dinlediler sandım

meğer sadece yüzüme bakıyorlarmış.

Şikayetten sonra gözaltına aldılar Sinan’ı. Mahkemeye çıkacak dediler.

Sinan tutuklanır, rahat ederim sandım ama salıverdiler. Delilleri karartma şüphesi yok dediler.

Delil dedikleri bendim galiba, geceden beter kararmıştım.

Benim sözüme karşılık Sinan’ın sözü. Bana tecavüz eden Sinan.

Benim sözüme karşılık Sinan’ın sözü, katil Sinan, kardeşini öldürmüştü 2005’te.

Sinan salıverilince, ne yaptı, ne etti kime ne dedi bilmem, Kazım ne duydu, ne düşündü, ne anladı bilmem;

şikayetten hemen iki gün sonra, İki el silah sesi  duydum,  Malazgirt’in Gölağılısında, son duyduğum ses

olacakmış, ben bu sesle öldüm.

Ben derdimi anadilimde  anlatmaya çalışırken kovuldum bu dünyadan.

Ben Fatma Altınmakas, derdimi aynı böyle anlattım jandarmaya, beni anlamadılar. Ben bu yüzden öldüm. İstanbul Sözleşmesi Madde 19 uygulanmadığı için, kürtçe tercüman olmadığı için, kimse beni dinlemediği için, sinan 2 günle salıverildiği için öldüm ben kazım beni kurşunladı diye öldüm.

Ben o namus, ben o erkeklik yaşasın diye öldüm.

32 yaşımda Kazım Altınmakas tarafından katledildim.

failim Kazım’dır, failim Sinan’dır,

failim dilimi anlamayanlar,

failim Kürtçe tercüman sağlamayanlardır.

Failim erkeği kayıran yargıdır.

Failim bu kahrolası erkek egemen devlettir.

Ben Fatma Altınmakas unutmayın beni.

 Metin Kürtçe olarak da okundu.

Ez Fatma  Altinmeqes;

Li serê min çarik û destmalek ku çînên xemlên wê xwe ser eniya min ve berdayî;

Di destê min çêlikek pisîkê,

Hun min ji wêneyê ku ez tê de nîvdiyar dikenim dinasin,

Yek jî hun bi rastî ji qetilkirina min dinasin.

Ez Fatma Altinmeqes; 32 salî,bi dudo guleyan

Bi şeş zarokên li pey xwe hiştî û bi derdekî ji aliyê kesî ve nehatî guhdarkirî ve mirim.

Ya rastî mirin jî ne ya min bû,

Çawa gava ku dijîm, gava ku ez çûm jî hineke din biryar da bê ez bibim çi. Ez nemirim, hatim kuştin.

Min pir kişand ji destê Sînan,

Bi mehan destdirêjî li min kir,

Ez ji ver zordestiya Sînan mirim.

Îstîsmar, rojnameya çi nivîsî,

Ez ewqas wateya wê nizanim,

Êdî çi be ew ê her ku min digot ez naxwazim, bi ser min de dihat.

Ew ê ku bedena min bêxwesteka min ji min distand, her çi be,

Ew ê ku ez ji ber ku jin im tune dihesiband

Û xwe bi zilamtiya ku xwe dixiste pişt ava dikir, her çi be

Ew ê her ku min digot neke, ranediwestiya û her ku min digot newe, nediçû êdî her çi be.

Ew ê digot ku ger tu bi ya min nekî, ez ê hevjînê te bikujim,

Ew ê digot ku ez ê zarokên te bikujim, her çi be.

Ew, Sînan Altinmeqes,

Tiyê min,

Ango birayê hevjînê min.

Sînanê ku wekî tirseke bêser û binî ez dorpêç dikirim.

Kujerê xwîşka xwe ya rast, ne gengaz e ku wê ez rihet neberneda.

12’ê Tîrmehê bû,

Ez ji germê cuda, ji Sînan cuda diltengav bûbûm.

Gundê Golaxili mezin dibû û bi ser min de dihat,

Te digot qey çiya û kevir diketin ser dilê min. Giraniyek wisa ku ez nikarim bînim ziman.

Min bilêv kir. Min destpêkê ji keça xwe re vegot.

Keça min, hevjînê min; te dît ew ê ku ez bi dudo guleyan li erdê rast kirim.

Qeder jî şahîd e, min got Kazim; Qeder û Kazim û biraziyê wî ne.

Pişt re min Kazim jî min da kêleka xwe û ez çûm qereqola jenderma ya Qonaqqûran.

Min carekê jî ji wan vegot.

Min her tiştê qewimî ji wan re vegot.

Min Sînan vegot.

Min kirinên wî vegotin,

Min gefên wî, lêdanên wî, li dij derketinên xwe û têkçûnên xwe vegotin.

Min vegot, vegot û min got qey fam kirin.

Ez axivîm, axivîm û min got qey guhdar kirin.

Tu nabêjî ew tenê li rûyê me temaşe dikin.

Piştî gilî, Sînan hildan binçav. Gotin ku wê derkeve dadgehê.

Min digot qey dê Sînan were girtin û ez ê jî rihet bikim.

Lê wî serbest berdan. Gotin ku gumana reşkirina bersucan tune ye.

Herhal ya ku jê re digotin bersuc, ez bûm.

Ez ji şevê reştir bûbûm.

Li beramberî gotina min gotina Sînan. Sînanê ku destdirêjî li min kir.

Li beramberî gotina min gotina Sînan. Sînan ê kujer, di 2005’an de xwîşka xwe kuştibû.

Gava ku Sînan serbest hate berdan, çi kir û jî kî re çi got, ez nizanim.

Kazim çi bihîst, çi fikirî û çi fam kir, ez nizanim; piştî gilî bi dudo rojan, min dengê dudo guleyan bihîst, li gundê Melezgirtê yê Golaxili, dê bûbûya dengê dawî ku ez bibihîzim. Ez bi vî dengî mirim.

Ez jî gava min hewl dida ku derdê xwe bi zimanê xwe yê dayîkê bînim ziman, ji vê dinyayê hatim qewirandin.

 

 

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; İfade özgürlüğü, temel hak ve özgürlükler yasaklanamaz.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Yürütme Kurulu  (DİSK,  KESK, TMMOB, İzmir Tabip Odası ve İzmir Barosu)  İzmir Valiliği’nin temel hak ve özgürlükleri yasaklama kararına karşı İzmir Barosu konferans salonunda açıklama yaptı.

Açıklama şöyle

“İzmir Valiliği tarafından 26 Mayıs tarihinde il sınırları içinde tüm toplantı ve gösteriler bir kez daha yasaklanmıştır. Açıklamada valilik ve kaymakamlıklar tarafından uygun görülecek etkinliklerin bu yasağın kapsamı dışında kaldığı görülmektedir.

İl genelinde açık ve kapalı miting ile toplantılar, gösteri yürüyüşleri, basın açıklamaları, imza kampanyaları, broşür dağıtma, anma töreni gibi etkinliklerin tamamı 1 Haziran tarihine kadar yasaklanmış bulunmaktadır.

Söz konusu yasağın Anayasamızın 34. Maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere ülkemizin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerde yer alan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına aykırı olduğu açıktır.

Barışçıl toplantı ve gösteri hakkının kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir
toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması,
kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için
gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz.

Bugün İzmir Valiliği tarafından açıklanmış bulunan yasağın söz konusu istisnalar dahilinde olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü, valilik açıklamasından da açıkça görüleceği üzere yasağa her ne kadar Kovid salgını bahane gösterilmiş olsa da söz konusu kararda seçilmiş gruplara keyfi şekilde uygulanan yaptırımlar söz konusudur.

İzmir Valiliği kararına göre ekonomiyle ilgili toplantılar yapılabilmekte, spor faaliyetleri devam etmekte, ticari toplantılara izin verilmektedir. Buna karşın basın açıklaması, miting ve oturma eylemi gibi muhalefetin sesini duyurma araçları olan etkinlikler tümüyle yasak kapsamında bulunmaktadır.

Söz konusu yasağın yasayla düzenlendiği şekilde, demokratik bir toplumun gereği olarak sağlığı korumak amacıyla getirildiğini söylemek mümkün değildir. İzmir Valiliğinin yasağı, toplumun bir kısmını söz söylemekten alıkoyan, anayasa ve uluslararası sözleşmelerde yer alan istisnai halleri kötüye kullanan, evrensel kurallara aykırı ve keyfi bir yasaktır.

Bu yasağın temel hak ve özgürlüklerin sürekli surette sınırlandırıldığı, halkın söz söyleme hakkının tamamen ortadan kaldırıldığı bir ülke tahayyülünde olanların kendi zihinlerindeki karanlık ülkeyi yaratmak için ortaya konulduğunu biliyoruz. Pandemiyi bahane göstererek alkolü yasaklayanlar, barışçıl gösterileri engelleyenler, yaş gruplarına özel sokağa çıkma yasakları ilan edenler bir taraftan fabrikalarda yüzlerce insanı bir arada çalıştıran, otobüsleri tıka basa dolduran, lebaleb kongreler yapılmasına izin verenlerdir.

İşçiye ve emekçiye reva görülen pandemi cezaları orta yerdeyken aynı cezaları AKP kongrelerine uygulayamayanların salgınla mücadele ettikleri iddiası safsatadan ibarettir.
Mafya siyaset ilişkilerinin orta yere döküldüğü, yurttaşların maruz bırakıldıkları açlığa isyan ettiği günlerde İzmir Valiliğinin aldığı kararın yurttaşların sesini kısmak için alındığının farkındayız. Bu haksız, hukuksuz, taraflı ve ayrımcı kararı kabul etmiyoruz. Anayasal haklarımıza sahip çıkmaya dün olduğu gibi bugün de devam edeceğiz.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.”