WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

Covıd-19 salgınına karşı alınması gereken önlemlere ilişkin DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu’nun açıklaması


Covıd-19 salgınına karşı alınması gereken önlemlere ilişkin DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu’nun açıklaması

Ülkemizi ve bütün dünyayı tehdit eden Covid-19 salgınına karşı etkin bir mücadele için alınan önlemlere ek olarak çalışma hayatına ilişkin aşağıdaki tedbirlerin de hayata geçirilmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Çalışma hayatında alınacak bu tedbirler hem salgının yayılmasını engellemek hem de işçilerin ve tüm çalışanların sağlığını ve işini korumak açısından gereklidir. Salgını önleme konusunda kamu otoritelerinin gerek sosyal yaşam için gerekse işyerlerindeki üretim süreçlerini kapsayan iş sağlığı ve güvenliği için aldığı ve alacağı tedbirleri hayati önemde görüyoruz.

Ülkemizin en kısa sürede ve el birliği ile bu ağır felaketin üstesinden gelmesi dileğiyle aşağıdaki tedbirlerin alınmasını kamuoyunun ve yetkililere sunuyoruz.

1) COVID-19 salgını süresince işten çıkarmalar yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için COVID-19 ile mücadele döneminde işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır.

2) COVID-19’a karşı mücadele kapsamında zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, en az 15 gün süreyle, bütün işlerin durdurulması işçilerin korunması ve salgının yayılma hızının önlenmesi için önem arz etmektedir.

3) İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır. Küresel salgın nedeniyle iş ve gelir kaybına uğrayan bütün işçilere işveren, İşsizlik Sigortası Fonu ve devlet tarafından gelir desteği sağlanmalıdır. İşten çıkarılmaların izlenmesi için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır.

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

Newroz piroz be/Nevruz kutlu olsun!

Newroz geldi. Bu gün, doğadaki tüm canlıların hareketliliğinin ivme kazandığı, kışın soğukları geride bıraktığı, doğanın uyanışının, yeniden canlanışının, baharın muştulandığı, gündüz ile gecenin eşitlendiği gün.. Newroz geldi, ezilen halkların zalim DEHAK’ın kimliğinde ezenlere karşı siyasi ve sosyal mücadelelerini yükselttikleri simge gün..

MÖ 612’de, Mezopotamya’da Asur’lu Dehak isimli zalim bir hükümdar vardı. Dehak bir kayanın başında çok sağlam yapılmış bir kalede oturuyordu. Dehak hayvanlar ve yılanlar beslerdi. Halkın çocuklarının beyinlerini yediği gibi, hayvanlarına da yedirirdi. Halkına her gün yenmek üzere çocuklarının beyinlerini kalesine getirilmesini emretmişti. Halk, her gün kralın kalesine hazırlanmış insan beyni götürürdü. Gün geldi, halk çocuklarının beyniyle kralı beslemek istemedi, çocuklarını götürerek krala kurban etmedi.. Dehak askerlerine, emrini aksatmış olan halkı toplayıp kalesine getirmelerini emretti. Halk askerler tarafından toplanıp kaleye götürüldü. Kalede halktan birçoğu çocuklarını koruduğu ve sakladığı için öldürüldü. Vahşete, zora, baskıya, sömürüye karşı her dönem halklar kendi kahramanını çıkarır. Demirci Kawa dağlarda toplanan, ne yapacağını düşünen öfkeli köylülere, birlik olup kralın zulmüne son verilmesi gerektiğini anlattı. Kawa’nın bu önerisi üzerine krala karşı mücadele için yemin ettiler. Kawa’nın önderliğinde birleştiler ve zaferi kazandılar.

Günümüzün Dehakları ezilen ulusların ve halkların, ülkelerini işgal eden, bombalayan, milyonlarca insan kadın-çocuk-yaşlı-genç demeden katleden, yer altı ve yer üstü kaynaklarını, petrolü, doğal gazı ele geçirmek ve işletmek için el koyan tekelci kapitalizmdir. Newroz ezilen halklara ve uluslara, emperyalist işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı sosyal, siyasal kurtuluş ve sosyalizm için mücadele çağrısıdır.

Demirci Kawa’nın halkların evlatlarının beynini yiyerek yaşayabilen zalim Dehak’a karşı kuşandığı cesaret ve gözü pekliği, halkının yaratıcılığıyla birleştirip bir balyoza dönüştürmesi ve artık her yerinden kirlilik akan bu sistemi halkın gücüyle yerle bir etmesi ve bu cesareti halkına taşımasıdır Newroz.

Dünyanın her yerinde ve Ortadoğu’da insanlığın tüm birikimlerinin, değerlerinin talan edildiği,yağmalandığı, dinci-silahlı örgütleri besleyerek eğiterek ve yetiştirerek, istediği biçimde kullandığı; çok uluslu şirketlerin petrol, doğal gaz ve madenlerin üzerine çöktüğü bir süreçte Kawa’nın mücadeleci yolu ezilen halklara ve uluslara yol gösteriyor.,

Göçmenlerin üzerinden devletlerin insan kaçakçılığı yaptığı, yaptırdığı ve kapitalist barbarların çıkarları için kendi burjuva hukuklarını yok saydıkları ve her türden haydutluğun başını çektikleri zamanları yaşamaktayız. Emperyalist haydutların ve barbarların güç mücadeleleri ve yerel çatışmalarla ezilen halkları iç savaşlar içerisinde yaşamaya mahkum ettiği zamanlarda kurtuluşun yolunu, mücadelenin ışığını devrimci Kawa gösteriyor. Ya barbarlık ya insanlığın açlık , salgınlar,yoksulluklar içerisinde yaşaması ya da emperyalist barbarlığa karşı mücadele ve sosyal kurtuluşun yolunu açarak paylaşımcı dayanışmacı ortaklaşmacı bir toplumsal düzen için mücadele yolu..

Suriye’de emperyalist barbarlığın talan politikası sürüyor. Petrol bölgelerine ABD ve işbirlikçileri el koydu. Vesayet savaşları sürüyor. İktidar savaş politikalarıyla savaşların parçası durumuna gelmiştir. Siyasi iktidar savaş politikalarından geri çekilmelidir. Bölge halklarının ve halkımızın savaş politikalarından bir çıkarı yoktur. TSK Birlikleri Suriye topraklarından çekilmelidir. Dinci-cihatçılarla ilişkiler kesilmelidir. Afganistan ve Ortadoğu’da ABD emperyalizminin beslediği dinci gericilik 11 eylül ile nasıl kendisine döndü ise, HTŞ ve benzeri dinci silahlı örgütler de güç çatışmasında her zaman saf değiştirir. Petrol ve silah ticaretinde emperyalist haydutlarla anlaşmalara yeltenmek ve çatışmalara girmek halklara can kaybı, acı, kan getirir. Halkların çıkarı, bölge halklarıyla barış politikası izlemektir.

Baharın müjdecisi ve halkların barış ve kardeşlik için ayağa kalktıkları Newroz, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Asya’da ve ülkemizde yaşayan Kürt, Türk, Arap, Sünni, Alevi, Hıristiyan her dinden, mezhepten, ulusal ya da etnik aidiyetten tüm bölge halklarının emperyalist haydutluğa ve halklara dayatılan savaş politikalarına karşı birlik, dayanışma ve mücadele günü olsun..Halklar bölgemizde barış istiyor,tarih boyunca savaşları,haydutluğu sömürüyü, ilhakçı, yağmacı egemenler yaptı. Gün Ortadoğu’da sosyal ve ulusal kurtuluşun gerçekleşmesi ve ilerlemesi için halkların birliği günüdür. Bu barbarlık mutlaka yenilecek ve zafer halkların olacaktır..

İktidarların her dönem zor politikalarına maruz kalan, temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınan, yasal ve meşru kürt politikacılara uygulanan baskı, tutuklama, belediyelere kayyum politikaları, ötekileştirme, burjuva hukukunun askıya alındığı uygulamalar, ırkçı şöven kışkırtmalar tehlikeli ve halkların birlikte yaşama, barış politikalarını tesis etmede çaba ve azimlerini de kırmaya yöneliktir. Kürt sorununun temel hak ve özgürlükler temelinde barışçıl ve eşit hakların kullanımı ile çözümü bir zorunluluk durumuna gelmiştir. Ortadoğu’da emperyalist dayatma politikalarına karşı durmak, halkların ve ulusların haklarına saygı, içişlerine karışmama temelinde sağlanabilir. İnsanlığın tarihsel birikimi bunu göstermektedir. Ortadoğu halklarının kurtuluşunun yolu emperyalist haydutlara karşı birlik, dayanışma ve mücadeleden geçmektedir.

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına aldı. Ülkelerde yüzlerce insan hastalık nedeniyle yitirildi. Kapitalizmin doğayı, insanı hoyratça ve geleceği düşünmeksizin kullanıyor. Açlık, yoksulluk, yetersiz, sağlıksız beslenme; hava, toprak ve suyu kirletilmesi; yeni salgınlara karşı hazırlıksızlık ve önlemlerin alınmaması insanlığa karşı yıkıcı etkilerin ivmesini artırmaktadır. Ülkemizde ve diğer ülkelerde yaşananlara baktığımızda devletlerin salgın hastalıklara karşı acil önlemler ve eylem planlarının olmadığı bir kez daha açığa çıkmıştır. Neoliberal sağlık politikaları, kapitalizmin kar hırsıyla ticaretleştirdiği sağlık alanı, hastanelerimizin, hekimlerin, sağlık emekçilerinin ulaşamadığı ekipmanlar, haciz gelen hastanelerimiz kaygılarımızı artırıyor. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.

Kapitalist üretimin her alanda ulaştığı toplumsallık , üretici güçlerin ulaştığı gelişmeyle tekelci kapitalistlerin karlarına kar katıyor. Covid19 olsa da fabrikalarda, işletmelerde üretim sürüyor. Buna karşın, işçi ve emekçilerin yaşamlarının yoksulluğu, düşük ücretler, sosyal haklarda gerileme, servis, birçok işyerinde yemekhaneler, kreş-ana okulu yoksunluğu; ekonomik, mesleki ve siyasal örgütlenmelerine yönelik baskı, dağıtma politikaları ağırlaşıyor. Diğer yandan emekliler, emekli maaşı ihtiyaçlarına yetmediğinden çalışmak zorunda kalıyor; öğretmenler ve öğrencilerin evlerinde kalmaları, dışarı çıkmamaları isteniyor ama buna uygun sosyal mekanizmalar yok, oluşturulması da düşünülmüyor; parası olan hizmeti yine ayağına getirebiliyor. Sağlıklı yaşam ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak çürümüş kapitalist sitemin tıkanmışlığını dünya ve ülkemiz halkı bir kez daha görüyor.

Korono salgını toplumsal mücadeleleri de etkiledi; önlemler nedeniyle alanlara çıkamadığımız bu dönemde Newroz’u kutlamak, Kawa’nın meşalesini yüreklerden yüreklere taşıyacak etkinlikleri evimizde, balkonlarımızda yapma-yaşatma günlerindeyiz

Bu koşullarda Newroz, savaşın, sömürünün, eşitsizliklere, haksızlıklara, adaletsizliğe,hukuksuzluğa ve insanlık için çekilen tüm sınırların kaldırılması ve insanca yaşam koşularını istemektir..Zamanın Newrozu emperyalizme, kapitalizme karşı bağımsızlık demokrasi ve sosyalizm için mücadele çağrısıdır.

Newroz dünya halklarının kapitalist virüslerden ve emperyalist haydutlardan, onların yetiştirmesi-beslemesi İslamcı-dinci silahlı kafa kesen insanlık düşmanlarından, faşist burjuva diktatörlüklerden kurtulması mücadelesidir. Yeter ki Kawa’nın iyiyi, haklı olanı ve aydınlığı temsil eden meşalesini yükseklerde tutalım, söndürmeyelim..O meşale, dünya halklarını ve Ortadoğu halklarını aydınlatmaya devam etsin, dayanışma, paylaşım, barış getirsin.
Nevruz kutlu olsun.
Newroz Piroz Be!

İzmir TABİP Odası, İzmir Barosu, KESK İzmir Şubeleri, DİSK Ege Bölge Temsilciliği ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon kurulu ‘Salgına karşı acil eylem planı çağrısı’ yaptı.

İzmir TABİP Odası, İzmir Barosu, KESK İzmir Şubeleri, DİSK Ege Bölge Temsilciliği ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon kurulu açıklama yaptı, siyasi iktidara 11 maddelik acil eylem planı çağrısında bulundu.
Açıklama şöyle,

“Artık bir kitle imha silahı gibi işlev gören koronavirüs, tüm dünyayı etkisi altına almış durumda. Dünya genelinde farklı ülkelerde yaşananlara baktığımızda konunun belirsizliğini koruduğunu görebiliriz. Bu süreçte ülkemizde şimdiye kadar yaşananlara baktığımızda ise sürecin doğru yürütüldüğüne ve yeterli önlem alındığına dair kaygılarımız artmaktadır.

Çin’de ve ardından İran’da başlayan salgın krizinin hemen başında bu ülkelerle irtibatın kesilmemesi, umreye gideceklere izin verilmesi ve dönüşlerinde kesin bir karantina uygulaması yapılamaması, enfekte olan hasta sayılarının şeffaf olarak toplumla paylaşılamaması, zaten yerlerde sürünmekte olan hükümete yönelik güveni iyice yok etmiştir.

Hükümetin verdiği bilgilere güvenmeyen halk, doğru bilgi almak için sosyal medyaya yüklendiğinde konu daha da karışık hale gelmiş; yanlış, kasıtlı, teyit edilemiş bilgiler ortamı kaosa sürüklemiş, vatandaşın panik yapmasına neden olmuştur.

Cumhurbaşkanı’nın son yaptığı açıklamalar toplumda güveni tesis etmemiş, tam tersine sadece sermayeye güven veren, çalışanı, işsizi, esnafı, kriz mağdurlarını, yoksulu yok sayan bu tedbirler devlete olan güvene de son noktayı koymuştur.

Yaşananlar açıkça göstermektedir ki, bu kriz aslında kapitalizmin krizidir. Bu krizden ancak toplumsal dayanışmayı yükselterek en az hasarla çıkabiliriz. Bu bağlamda yapılabileceklere ilişkin önerilerimizi kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz:

1.Bu süreçte görülmüştür ki; bilime, eğitime ve sağlığa daha fazla değer verilmelidir. Bugünlerde kısıtlı imkânlarla, canla başla çalışan sağlık çalışanlarına özellikle çok teşekkür ediyoruz ve onların daha güvende görev yapabilmeleri, morallerinin yüksek tutulması için her türlü imkânın öncelikle seferber edilmesini talep ediyoruz.
2.Ülke acilen karantina altına alınmalı, çalışanlara ücretli izin verilmelidir.
3.60 yaş ve yukarısı yurttaşların sokağa çıkmaları engellenmeli, onların gıda ve sağlığa erişimleri kamu kaynakları ile karşılanmalıdır.
4.Alt gelir gruplarının temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır.
5.Yoğun kalabalıkların bir arada bulunduğu mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mülteciler için de alt gelir gruplarıyla benzer şekilde hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
6.İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın sürecinde işsizlik maaşı kesilecek olan çalışmayan yurttaşlara bu maaş verilmeye devam edilmelidir.
7.Bu süreçte vatandaşların sağlığa erişimi ücretsiz olmalıdır.
8.Salgın sürecinde ihtiyaç halinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.
9.Salgın açısından büyük risk taşıyan cezaevlerinden ilk aşamada basit suçlardan tutuklu ve hükümlü olarak bulunanlar ile siyasi tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmalıdır.
10.Yerellerde, il bazında Belediyelerin önderliğinde STK, meslek odası ve sendika temsilcilerinin de içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.
11.Önümüzde kötü örnek oluşturan ülkelerde yaşananlar da dikkate alınarak olası en kötü senaryoya göre eylem planları hazırlanmalı, kriz anında kentin tüm imkânları (mekân, araç, ekipman vb.) kullanılabilmelidir.

Duanın, kolonyanın yeterli olmayacağını, küresel krizin aşılması için yerellerde bilimi esas alan toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız olduğunu bir kez daha vurgulayarak, halkımızı panik yapmadan başta hekimler olmak üzere uzman ve bilim insanlarının önerilerine uymaya, bireysel kurtuluşu değil toplumsal dayanışmayı esas almaya davet ediyoruz.

DİSK EGE BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ
İZMİR BAROSU
İZMİR TABİP ODASI
KESK İZMİR ŞUBELER PLATFORMU
TMMOB İZMİR İL KOORDİNASYON KURULU”

Hak ve dayanışma örgütleri cezaevlerinde koronovirüs salgını ile ilgili gerekli tedbirlerin alınmasını istedi

Korona Virüs Salgını ve Cezaevleri ile ilgili İHD İzmir Şubesi’nde açıklama yapıldı. İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi, Ege-Tuhayder,Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği, İnsan Hakları Gündemi Derneği,İmece-Der,Hak İnsiyatifi temsilcileri katıldı. Hak ve dayanışma örgütleri adına açıklamayı İHD İzmir Şube Başkanı Zafer İncin okudu.

“31 Aralık 2019 tarihinde Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs (COVID- 19), kısa sürede neredeyse tüm dünyaya yayılmış ve küresel bir salgın haline gelmiştir. 17 Mart 2020 tarihinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca Türkiye’deki koronavirüs vaka sayısının 98 olarak tespit edildiğini açıklamıştır. Kısa süre içerisinde hızlıca aratarak yayılan koronavirüs vakaları karşısında pek çok kamu ve özel kurumda olası bir virüs salgınına karşı önlemler almaya başlamıştır. Bu kapsamda birçok bakanlık yayınladıkları genelgelerde özellikle kalabalık ve kapalı yerlerde toplanmayı engellemek adına bir takım önlemler alınmıştır. Adalet Bakanlığı’nın yetkisi ve denetimi altında olan hapishaneler ile ilgili olarak ise kamuoyunu tatmin edecek nitelikte herhangi bir adımın atılmadığını kaygı ile gözlemlemekteyiz.

Hapishaneler kapalı kurumlar olması ve organizasyonu itibariyle kişisel alan ve hijyenin bulunmadığı kurumlar olarak bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır. Türkiye’de hapishanelerin mevcut kapasitelerinin çok üstünde insan nüfusu barındırması, fiziksel koşulların daha da ağırlaşmasına neden olmakta ve sağlık açısından ciddi riskler taşıyan önemli bir tehdit olarak durmaktadır. Bu gibi kapalı kurumlarda virüsün yayılmasının ne kadar ciddi problemler yaratabileceği hali hazırda İtalya ve İran hapishanelerinde görülmektedir. Hapishanelerdeki mahpusların ve hapishane personelinin; mahpus yakınlarının ve avukatların sağlığı sorununun bir halk sağlığı sorunu olduğu göz önünde bulundurularak ilgili kamu kurum ve kuruluşların burada gerekli önlemleri almaları gerekmektedir.

Ege bölgesinde ki bazı cezaevi görüşmelerinde mahpuslardan edinilen bilgiye göre malta ve havalandırmaların dışında koğuşlara ilaçlama yapılmadığı gibi dezenfektan sağlayacak hijyen malzemelerini de kantinden kendilerinin karşılanması gerektiği söylenmiştir. Tüm sosyal aktiviteleri ve etkinlikleri salgın gerekçesi ile durdurmuştur. Mahpusların yemekleri ile ilgili herhangi bir düzenleme yapılmamış bağışıklık sistemini güçlendiren besinler gözetilmemiştir. Kadın cezaevinde ağırlaştırılmış müebbet cezasının infaz edildiği tekli odaların koridorları dahi ilaçlama yada dezenfekte edilmemiştir. Mahpusların ateş ölçümü dahil hiçbir kontrolleri yapılmamıştır.
Biz aşağıda imzası bulunan ve insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşları olarak hapishanelerde gerekli önlemlerin alınmasını ve bu önlemlerin, insanlık onuruyla bağdaşır ve hak ihlaline yol açmayacak şekilde uygulanması gerektiğini ifade eder; alınacak önlemlerde aşağıda ifade edilen hususların da dikkate alınması gerektiğini hatırlatmak isteriz.

1. Koronavirüs (COVID- 19) ile ilgili bütün kaynaklarda virüsün yayılmasını engellemek için kişisel hijyeni sağlamanın önemine dikkat çekilmektedir. Hapishanelerde mahpusların sağlıklarının korunabilmesi, bulundukları alan ve kendi kişisel temizliklerini sağlayabilmeleri için, acilen temizlik malzemelerinin kendilerine ücretsiz verilmesi sağlanarak parası olmayan mahpusların da temizlik ürünlerine erişimi sağlanmalıdır. Hapishanelerde de çevresel ve kişisel hijyenin sağlanması için gerekli önlemleri almak hastalığın yaygınlaşmasını önlemek için azami özen göstermek hapishane idarelerinin ve devletin temel sorumluğudur.
2. Hapishanelerdeki banyo, tuvalet gibi ortak alanların her gün dezenfekte edilmesi,
3. Risk grubunda bulunan mahpusların kalabalık koğuşlarda tutulmaması, kapasitesi az olan ve daha fazla önlem alınmış olan koğuşlarda tutulması,
4. Sağlık çalışanları için alınan önlemlerin tüm hapishane çalışanları için de alınması, özellikle risk grubunda olan çalışanlar olmak üzere maksimum önlemlerin alınması,
5. Mahpuslara besin ve vitamin takviyesinin yapılması,
6. Kurumda düzenli ve yeterli sayıda sağlık personelinin bulunması (sayının arttırılması),
7. Tüm mahpus, hapishane çalışanı ve yakınları için testlerin hızlı ve güvenilir şekilde yapılabilmesi için gerekli önlemlerin alınması,
8. Görüşlerin yapıldığı alanlarda önlemlerin artırılması, alanların sıklıkla dezenfekte edilmesi, mahpusların görüş haklarını ihlal etmeyecek önlemlerin hızla alınması,
9. Hastanelerin, özellikle hapishanelere yakın yerlerde bulunan hastanelerin, mahpuslara hizmet vermek için gerekli önlemleri alması,
10. Mahpusların hastanelere ring araçlarıyla değil; daha hijyenik ve sağlığa uygun araçlarla taşınması,
11. İnfaz kanunun 16. Maddesi uyarınca sağlık sebebiyle infaz ertelemeye başvurmuş olan hasta mahpusların dosyalarının hızla incelenmesi ve acilen hapishane dışında tedavi olanaklarının sağlanması,
12. Mahpusların iletişim araçlarına erişimlerindeki kısıt da hesaba katılarak mahpusların salgın ve bundan nasıl korunacakları konusunda bilgilendirilmeleri,
13. Hapishane içine girecek herkesin uyması beklenen hijyen kurallarının oluşturulması ve ilgili kişilerin konu hakkında bilgilendirilmeleri,
14. Sağlık gerekçesiyle alınacak önlemlerin mahpusların temel haklarını ihlal etmeyecek şekilde ve makul ölçülerde alınmasına özen gösterilmesi,

Tüm bu önerilere ek olarak, biz aşağıda imzası bulunan sivil toplum kuruluşları olarak, hapishanelerdeki kapasite aşımının hak ve ihtiyaçlara erişmek konusunda mahpuslar üzerindeki negatif etkilerini pek çok defa ifade ettik. Ancak, bu kapasite aşımı sorununun virüsün yayılmasını ne kadar hızlandıracağını tekrar hatırlatarak, yetkilileri gerekli önlemleri almaları konusunda uyarmak isteriz.

İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Ege-Tuhayder
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği
İnsan Hakları Gündemi Derneği
İmece-Der
Hak İnsiyatifi”

Ölüm orucundaki Mustafa Koçak’a işkence iddiası..İşkence insanlık suçudur. Bağımsız hekimler muayene etmelidir.

İHD İzmir Şubesi’nde, Şakran Kapalı Cezaevinde kalan Mustafa Koçak’ın ölüm orucunun 254.gününde yaşadığı insanlık dışı uygulamalarla ilgili bilgilendirme yapıldı. Açıklamaya İHD İzmir Şubesi, TİHV İzmir Temsilciliği, İnsan Hakları Gündemi Derneği ile İmece Dostluk Dayanışma Derneği temsilcileri destek verdi.

Basına yapılan bilgilendirmeyi Av.Nergiz Tuba Aslan yaptı. Bilgilendirme Mustafa Kocak’ın vekaletli avukatı Ezgi Çağlar’ın videoyla kayıt altına alınan aktarımı temelinde gerçekleştirildi.

“MUSTAFA KOÇAK İLE GÖRÜŞEN AV. EZGİ ÇAKIR’IN AKTARIMLARI
Mustafa Koçak ölüm orucunun 254. Gününde hücresinden zorla sandalyeye bağlanarak, sürüklenerek Şakran Hapishanesi kampüs hastanesine götürüldü. Perşembe günü öğleden sonra 4 buçuk gibi götürüldüğünü biliyoruz. Ve 4 gün boyunca, savcılık, idare mahkemesi, hapishane idaresi, hekimler, demokratik kitle örgütleri, milletvekilleri… herkesi araya koyarak müvekkilimizle görüşmek istediğimizi beyan ettik. Coronavirus gerekçesiyle, immule sisteminin zayıf olduğu gerekçesiyle müvekkilimizle görüşmemiz engellendi. Ve dün ailesi kapıda eylem yaptı, biz avukatları olarak kapıda bekledik ve en nihayetinde saatler süren görüşmeler sonrasında müvekkilimizi kaçırdılar, dün akşam saatlerinde. Daha sonra biz kendisinin Kırıklar 1 Nolu F Tipi Hapishanesi’ne getirildiğini öğrendik. Demin kendisi ile görüşme fırsatım oldu. Kendisi 5 gün boyunca yaşadıklarını anlattı. Ben de bunları tüm kamuoyu ile paylaşmak istiyorum.

Öncelikle kampüs hastanesinin başhekimi Metin, dahiliyeci Ali olmak üzere ismini bilmediği 3 daha doktorun kendisine 5 gün boyunca işkence altında zorla müdahale ettiklerini, bilincinin açık olduğunu, zorla müdahaleyi kabul etmediğini beyan ettiğini, buna rağmen 73 serum takıp 73 serumu da patlattıklarını…

Bana kollarını gösterdi; kolları omuzdan bileğe kadar iğne izleri, patlak ve mosmor durumda.

Dişleri ile serumları çektiğini, bu sebeple kafasının da kelepçelendiğini; kollarına 8 kelepçe, ayaklarına 8 kelepçe takıldığını; ağzının ve dişlerinin yine ağzına bir şey sokularak bağırmasının engellendiğini; kafasını ve vücudunu halatlarla bağladıklarını; seni sakatlayıp bıracağız dediklerini ve yine orada çok sayıda sivil polisin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın memurlarının, doktorların, hapishane savcısının, T2 hapishane müdürünün odada olduğunu tüm bunlara şahitlik ettiğini, ara ara katıldığını beyan etti.

Bilincinin kesinlikle yerinde olduğunu, zorla müdahaleyi kabul etmediğini ve buna rağmen yapıldığını söylüyor. Zaten vücudundaki izler, kabul etmediğini ve işkence altında bu zorla müdahalenin gerçekleştiğini gösteriyor.

5 gün boyunca tuvalete dahi gitmesine izin verilmeden, altına yapmasına sebep olduklarını ve temizlemediklerini…

Anüsünden jop sokulduğunu, taciz edildiğini, devamlı küfürlerle, hakaretlerle tacize uğradığını,
Kimi zaman 10 saat boyunca kolundaki serumu çıkarmaya çalıştığını, kolundaki serumu çıkarmaya çalıştığında bacağına serumlar vurulduğunu ve yine bacaklarının damarlarının patlak olduğunu bize aktardı.

Ayrıca orada psikolojik olarak gülmeler, “aa bak şimdi kendine geliyorsun, çok iyisin değil mi Mustafa” demeler…”

Av.Nergis Tuba Aslan’ın bilgilendirmesi sonrası İmece-Der adına konuşan Günseli Kaya, 1996 yılı ile 2000-2002 yılları arasında yeşenen açlık grevi, süresiz açlık grevi ve ölüm oruçları eylemliliklerinde, tıp etik kurallarına sahip çıkan bağımsız hekimlerce eylemcilerin tıbbı olarak izlenebildiğini belirtti. Ulusal ve ulusal üstü yasa ve sözleşme hükümleri gereğince tutuklu ve hükümlü de olsalar insanların bağımsız hekimlerce izlenme hakkını kullanması gerektiğine işaret etti. Aktarımların ciddi insan hakları, işkence iddialarını içerdiğini, işkencenin zaman aşımı olmayan, acil müdahale gerektiren bir suç olduğunu, yapan, yaptıran, göz yuman, soruşturmayanların da suçlu ya da işlenen suça ortak olacağını söyledi.

TİHV İzmir Temsilciliğinden Coşkun Üsterci de, corona virüs salgınının, M.Koçak ın avukatı ve ailesiyle görüşme hakkı, muayene ve sağlık haklarına erişimin engellenmesinin önünde engel değil, bahane olduğunu, gerekli sağlık önlemlerinin alınabileceğine işaret etti. Yasal ve uluslar arası sözleşme hükümlerinin uygulanmamasının acilen önemine değindi.

14 Mart Tıp Bayramı Kutlu Olsun

14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle hekimler, hemşireler, diş hekimleri, ebeler, eczacılar, laborantlar, radyoloji teknisyenleri, fizyoterapistler, diyetisyenler, sağlık teknisyenleri, sağlık memurları, psikologlar, biyologlar, paramedikler, hastabakıcılar, taşeron sağlık işçisi dostlarımız, arkadaşlarımız.

Her tür sağlık hizmeti aldığımızda bizden bulaşabilecek hastalıklarda risk grupları arasında ilk sırada yer alan; kendi özlük hakları, çalışma koşullarının ağırlığına karşın sağlık hizmeti sunarken günlük politik çıkarlar uğruna, sağlık hizmetlerindeki aksaklıkların sorumlusuymuş gibi gösterilenler, görülenler, giderek artan oranlarda şiddetle karşı karşıya kalanlar, yaralananlar, sakatlananlar, öldürülenler.

Başta Sağlıkta Şiddet Yasası” olmak üzere mücadelenizde kol kola, omuz omuza olma isteği taşıyan yüreklerimizi, dayanışma, destek duygularımızı kabulünüzü diliyoruz.

Saygı ve sevgilerimizle..

Urfa, Diyarbakır, Şırnak, Van ve Batman’da Avukatların gözaltına alınmasını avukat örgütleri protesto etti.

Urfa merkezli başlatılan operasyon kapsamında avukatların gözaltına alınması İzmir’de avukat örgütleri tarafından protesto edildi.. Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Demokrasi İçin Hukukçular, Çağdaş Avukatlar Grubu, Katılımcı Avukatlar Grubu, Özgürlükçü Demokrat Avukatlar Grubu, Sosyal Hukuk’tan avukatlar Adliye Binası kapısında açıklama yaparak, avukatların gözaltına alınmasını protesto etti.
İHD ve İmece-Der temsilcileri de açıklamaya katılarak dayanışma gösterdi.

Av.Meral Kaban açıklamayı yaptı.

“12/03/2020 tarihinde, Urfa merkezli başlatılan soruşturma neticesinde aralarında ÖHD üyesi avukat arkadaşlarımızın da bulunduğu Urfa’da 7, Diyarbakır’da 5 ve Şırnak’ta 1 avukat arkadaşımız hakkında gözaltı kararı alınmış, ev ve bürolarında arama yapılmıştır.

Son yıllarda yargının kurucu unsuru olan hak savunucusu meslektaşlarımıza, mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturma açılmakta, davalar açılmakta ve mahkumiyet kararları verilmektedir. Daha geçen hafta Mardin Barosuna kayıtlı meslektaşımız Av. Ali Kahraman, mesleki faaliyetlerinin gizli tanık beyanları marifetiyle çarpıtılması suretiyle tutuklanmıştır.

Yine aynı şekilde 18 ÇHD üyesi arkadaşımızın yıllardır tutuklu yargılanıp sadece mesleki faaliyetlerinden dolayı çok ağır cezalar aldıkları ve savunma mesleğine yönelik saldırılara karşı açlık grevlerinin 30. gününü geride bıraktıkları bu dönemde bu gözaltı furyasının gelmesi iktidar yargısının pervasızlığını açıkça ortaya koymaktadır.

Urfa Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ve Cumhuriyet Savcılığı son zamanlarda özellikle 15 Temmuz OHAL ilanından sonra avukatların mesleki faaliyetlerini ve mesleki pratiklerine dönük her türlü fiillerini soruşturma konusu yapıp gizli tanık beyanları veya hukuksuz dinlemelerle soruşturma başlatıp avukatlara gözdağı vermektedir.

Daha önce de Urfa’da, aralarında MHD üyesi 9 avukatın, Belediye eş başkanlarının, il ve ilçe yöneticilerinin de bulunduğu yaklaşık 210 kişi 13.12.2016 tarihinde yapılan eş zamanlı operasyonla gözaltına alınmış ve Şanlıurfa Haliliye Belediyesi Sabiha Özlek kapalı spor salonu kompleksinde gözaltında tutulmuşlardı.

Yargının, AKP-MHP iktidarının tahakkümü altına alınmış olmasının en görünür olduğu dönemi yaşıyoruz. Bu dönemde özgürlükçü ve devrimci avukatların varlığı bir tehdit olarak algılanmakta, hak savunucusu avukatların mesleki faaliyetleri kriminalize edilmektedir.

Avukatlık Kanundaki soruşturma usullerine ve Ceza Muhakemesi Kanundaki çağrı usullerine uymadan, avukatları şafak baskını şeklindeki uygulamalarla ev ve işyerlerini aramak suretiyle göz altına almaya çalışmak kabul edilemez bir uygulamadır. Çalışma alanı adliyeler, savcılık, mahkeme kalemleri ve duruşma salonları olan avukatların ifadelerinin alınmasına yönelik bu yaklaşımı ve uygulamayı şiddetle kınıyoruz.

Bu nedenle bizler; Hukuk Örgütleri olarak iktidara ve iktidarın bir aparatı haline gelen Yargı makamlarına sesleniyoruz;

Özgürlükçü ve devrimci avukatlar, uygulanan bu düşman hukuku karşısında adalet arayışından, hak savunuculuğundan asla vazgeçmediler ve vazgeçmeyeceklerdir. Savunma hakkına dönük bu hukuksuz saldırılar durdurulmalı ve gözaltına alınan tüm meslektaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır!

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği
Çağdaş Hukukçular Derneği
Demokrasi İçin Hukukçular
Çağdaş Avukatlar Grubu
Katılımcı Avukatlar Grubu
Özgürlükçü Demokrat Avukatlar Grubu
Sosyal Hukuk ”

Urla ve Çeşme bölgesindeki sözde kamulaştırma kararnamesi bölgenin çitlerle çevrilerek kamuya kapatılması ve emekçilerin, üreticilerin ve yöre halkının doğadan ve denizden yararlanamamasıdır. Cumhurbaşkanlığı’nın kararnamesinin iptali için dava açıldı.

İzmir’den çeşitli meslek örgütü ve yurttaşlar. Çeşme-Urla bölgesindeki turizm amaçlı “acele kamulaştırma” kararnamesinin iptali için dava açtı. Çeşme ve Urla Turizm Bölgesinin Genişletilmesine ve genişletilerek sözde kamulaştırma adına özelleştirilmesine ve özelleştirilen bölgenin deniz tarafı dahil kamuya kapatılması kararnamesine itiraz edildi Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin iptali için dava açıldı.

TMMOB İzmir İKK, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, EGEÇEP ve 107 yurttaş adına yapılan iptal başvurusuna dair İzmir Bölge Adliye Mahkemesi önünde bir basın açıklaması YAPILDI. TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Melih Yalçın, “Dava dilekçemizi bölge idare mahkemesine sunduk. Turizm geliştirme bölgesi ilan edilen alan, çok büyük bir alanda tarım arazilerini, orman alanlarını, hassas korunması gereken doğal yaşam alanları ve nitelikli korunması gereken doğal yaşam alanlarını içeriyor. Dolayısıyla bu kararın kamu yararına olmadığını iddia ediyoruz. Kararın iptali adına dava dilekçesine adımızı koyduk. Bununla ilgili bir rapor da hazırladık. Muhtemelen önümüzdeki hafta açıklayacağız” dedi.

Projeye destek açıklamaları yapan yerel yöneticileri de eleştiren Avukat Ömer Erlat söz alarak; “Bizler 107 yurttaş, TMMOB, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, EGEÇEP olarak bugün bir dava açtık. Çeşme Yarımadası’nda 127 milyon metre karenin içinde orman alanları, kıyılar, hassas koruma alanları var. Buraların turizme tahsis edilmesinin anlamı şu: Bu bölgede yerli ya da yabancı bir yatırımcı için mülkiyet hakkına benzer bir sınırlı hak tesis edilecek. Daha önce 2005 yılında benzer bir durum yaşanmış ve o tarihte açılan davada Danıştay böyle bir işlemi iptal kararı vermişti. Gerekçesi de ‘kamuya kapalı koruma altındaki alanlarda böyle bir bölgeleme yapılması kamu yararına aykırıdır’ denildi ve iptal edildi. Şimdi aynı hukuka aykırı işlem daha geniş bir alanda tekrar yaşanacak. Bu 12 bin hektarlık alan, yaklaşık 5 bin hektarlık orman alanını kapsıyor. 47 kilometrelik bir kıyı kesimini kapsıyor. 6 milyon metrekarelik mera alanını kapsıyor. 12 bin hektarlık alan ve bunun dışında ilan edilen 11 turizm merkezi alanının toplam alanı Çeşme Yarımadası’nın 30 bin hektarlık neredeyse tamamıdır. Çeşme Yarımadası, kamuya kapatılacak. Çeşme’ye gitmek isteyen yurttaşlar yarımadada sadece Çeşme ve Alaçatı il merkezine ulaşabilecek. Onun dışında hiçbir yeşil alan ve kıyıya ulaşım kalmayacak çünkü bu bölgeler hak sahipleri tarafından çitlerle kapatılacak, girişe kapalı alanlar oluşacak. Bu alanlar sadece kara alanları değil. Yaklaşık 20 milyon metrekare deniz alanı da bu kararın içinde. Yani yurttaşların denizlerden de yararlanma imkânı olmayacak. Umut ediyorum ki hukuk gerçekleşir ve bu karar iptal edilir. İzmir’de en başta büyükşehir belediye başkanı olmak üzere yerel idareciler de bu gerçeği bilmek zorundalar. Maalesef talihsiz açıklamalarla, bu hukuka aykırı karar lehinde açıklamalarda bulunmuşlardır. Ben de bunu anlayamadım. Belli ki konuyu bilmeden, ilgililere, hukukçulara danışmadan bu açıklamayı yapmışlar. Umarım bu kararlarından dönerler çünkü kamu yararı bunu gerektirir.”

Avukat Arif Ali Cangı ; “Bölge yatırımcının kontrolünde olacak. Deniz alanlarının dahi kamuya kapatılması söz konusu. Dolayısıyla, buna aslında turizm adı altında yarımadanın işgali diyebiliriz. Sadece davacı olan yurttaşlar ve kurumlar değil bütün İzmirlilerin buna karşı çıkması gerekiyor. Turizm yapılacaksa yarımadanın doğal yapısına uygun turizm yapılması gerekir. Bu şekilde yapılacak turizme, turizm denmez. Bu, yağma ve talandır. Başta yerel yöneticiler olmak üzere İzmir’in kanaat önderleri ve yurttaşları bu olayda tavır almaya çağırıyoruz”

İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Sinan Balcılar ; “..turizm bölgesinin sınırlarının genişletilmesinin iptali için dava açtık…Bu tamamen bir rant projesi. Kanal İstanbul projesi ile nasıl ki birilerine rant sağlanıyorsa aynı şekilde Urla ve Çeşme’nin de turizmcilere satılması ve halka kapatılması söz konusu olacaktır. Etrafını çitle çevirecekler ve kamuya kapatılacaktır. Anayasaya aykırıdır. Açıkça anayasa ve hukuk ihlali vardır. Bu davanın sonuna kadar takipçisi olacağız. Hepsinin iptali için hukuki mücadelemizi devam ettireceğiz”

Son olarak söz alan EGEÇEP Eş Sözcüsü Avukat Berna Babaoğlu Ulutaş da, “Çeşme Yarımadası’nın talan edilmesine karşı çıkıyoruz. Yarımadanın doğal ve kültürel varlıklarının korunması için buradayız. Bu mücadelede tüm İzmirli yurttaşları dayanışma içinde olmaya davet ediyoruz” dedi.