YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

Vazgeçmeyeceğiz Ahparing! Unutmayacağız affetmeyeceğiz, katiller halka hesap verecek!

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, katledilişinin 13. yılında İzmir’de Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde, vurulduğu saatte İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri tarafından anıldı. Anmaya katılan Emek ve Demokrasi Güçleri bileşenleri Hrant için adalet istedi, “Unutmuyoruz affetmiyoruz, Katiller Halka Hesap Verecek” diye haykırdı. Basın açıklamasını Emek ve Demokrasi Güçleri adına Eğitimsen 1 Nolu şube Başkanı Necip Vardal Yaptı. Açıklama sırasında katılımcılar“Faşizme inat kardeşimsin Hrant”, “Katiller halka hesap verecek”, “Hepimiz Hrantız hepimiz Ermeniyiz”, “Yaşasın halkların eşitliği”, ”Yaşasın halkların kardeşliği”, “Faşizme Karşı omuz omuza”sloganlarını attı.
Açıklama şöyle,

“HEPİNİZ ORADAYDINIZ, HEPİNİZ FAİLSİNİZ
Kendisini katıksız biçimde barışa adamış bir insan olan, sevgili dostumuz, kardeşimiz Hrant Dink’in, milliyetçilik hastalığına tutulmuş bir tetikçi tarafından vurularak katledilmesinin üzerinden tam 13 yıl geçti. Ve geçen uzun yıllar boyunca bizim adalet arayışımız sürerken, bu adalet arayışını sekteye uğratmayı amaçlayan yalanlar ve oyalamalar da devam etti.

Hepimiz biliyoruz; Cumhuriyet tarihi, faili meçhul siyasi cinayetlerle ve bu cinayetlerin bitmeyen davalarıyla doludur. Toplu bir cinayet olan Roboski katliamının akabinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hiçbir cinayet Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak” demişti. Ancak sonrasında bu katliam için kimsenin yargılanmadığına hep beraber şahit olduk. Hrant Dink cinayetinde de dahli veya kusuru olan bazı kamu görevlileri yargı önüne çıkarılmış olsalar da ‘vur emri’ni kimin verdiğini hâlâ bilmiyoruz. Bu nedenle davanın üstünü örten sis perdesi henüz kalkmış değil. Bugüne dek Hrant Dink cinayetinin sözü edilen o dehlizlerde kaybolmasına izin vermedik. Ancak bir bebekten katil yaratan zihniyetin o dehlizlerde üretildiğini çok iyi biliyoruz.

Dink cinayetinin ardından başlayan yargılama süreci, Türkiye’nin geçmişindeki diğer bütün siyasi cinayetlerin ardından başlayan yargılamalar gibi oldu. Geçtiğimiz Temmuz ayında cinayet sürecinin bilinen, göz önünde olan fail ve planlayıcıları Ogün Samat, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel ile birkaç isme daha cezalar verildi. Kasım ayında 100. kez duruşma gerçekleşti. Yargılamanın devam ettiği ilk beş yılda üç-beş tetikçinin ötesine geçilmedi, soruşturma genişletilmedi. “ÖLDÜR” diyenler ise halen yagılanmadı. Cinayette kamu görevlilerinin payını gösteren izlere rağmen, Jandarma, MİT ve Emniyet görevlileri, dava dosyasından uzak tutulmaya çalışıldı. Dink’i düşüncelerini ifade etmesinden dolayı makamlarına çağırarak adeta tehdit edenler, onu hedefe koyanlar korundu, kollandı. İlk günlerde fail olarak “derin devlet” ve “Ergenekon” gösterilirken, bugün organizasyonu yapanın ismi FETÖ’ye dönüştü. Gerçek sorumlular hiçbir şekilde yargılanmadı, onu hedef gösterenler, tehdit edenler cezasız kaldılar. Cinayete adı karışanlardan bazıları terfi ettirildi, ödüllendirildi. AKP iktidarı, o dönemde iktidarda olan sanki kendileri değilmiş ve cinayette hiçbir dahli yokmuş gibi şimdi tüm sorumluluğun Gülen cemaatinde olduğunu söylüyor. Cinayetin arkasındaki güçler açığa çıkarılmadığı gibi, her duruşmada tutuklu sanıkların bir kısmı tahliye ediliyor.

Ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın ama bizi aptal yerine koymayın!
Buradan bir kez daha iktidara sesleniyoruz: Hepiniz oradaydınız, hepiniz failsiniz. Çok iyi biliyoruz ki hepiniz o gün cinayet mahallindeydiniz. Polisinizle, jandarma istihbaratçınızla, valinizle hepiniz oradaydınız. Başta MİT ve Genelkurmay olmak üzere, polis, asker, yargı, bürokrasi, dolayısıyla da tüm bu devlet kurumlarının bağlı olduğu siyasi iktidar, yani AKP iktidarı, Hrant’ın hedef haline getirilmesinde, öldürülmesinde, öldürüldükten sonra ise faillerin üzerinin örtülmesinde doğrudan sorumludur.

Bugün yaşadığımız ülke, her bakımından 13 yıl öncesinin çok gerisinde… Ama en kötüsü, kötülüğün sıradanlaşması sürecinin tamamlanmış olması… Öyle ki, artık adaletten, vicdandan, özgürlükten, barıştan söz etmek suç ve suçluyu övmekle eş anlamlı hale geldi. Faşizmin bin bir yüzünün cirit attığı; muhalif her sesin, cebirle, tehditle, kanun kılığına sokulmuş kararnameler ile susturulmaya çalışıldığı; nefreti ve ayrımcılığı temel alan yeni bir resmi tarihin yazılmaya çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu nedenle 13 yıl önce Hrant’ı katleden zihniyeti hayatın her alanında çok daha yaygın ve yoğun olarak görmeye devam ediyoruz.

Hrant Dink gittiğinden beri gökyüzüne uçan ve bir daha geri gelmeyen güvercinleri sayamaz olduk. Ne çoğu yaralandı kanadından kolundan. Barış olsun, hiçbir çocuk yetim kalmasın, öksüzlüğü bilmesin istiyorlardı onlar da. Ateş düşmesin hiçbir yüreğe diyorlardı. Biraz olsun araladığın kanlı kuyu ne çok can çekti içine. Hâlâ bu topraklarda farklı dillerden söylenen türkülerle, birlikte halaya durma umudumuzu yok etmek istiyorlar. İstiyorlar ki, her renk griye dönüşsün, herkes aynı şeyin doğru olduğunu düşünsün; sorgusuz sualsiz her şeye evet desin…

Yüreğinden dökülen barışın, hakikatin, cesaretin ve umudun sesinin ulaştığı herkes seni çok özlüyor sevgili Ahparig.

Ancak herkes çok iyi bilmeli ki, bize miras bıraktığın ve hafızamıza kayıtlanan umudu, hücrelerimizden çıkıp dünyaya açılma imkânını, barış içinde bir arada yaşama ihtimalini yok etmek artık hiçbir şekilde mümkün değil. Bu umut, bu imkân, bu ihtimal, bu bir aradalık aynı zamanda senin bize vasiyetin idi. Bu vasiyete inatla sahip çıkarak her ne pahasına olursa olsun barışın dilini inşa etmeyi sürdüreceğiz. Tıpkı senin gibi, derin bir dünya ve insan sevgisiyle, alçak gönüllülükle, insanın yapma ve yeniden yaratma kudretine inançla, umutla, vicdanla demlendirilmiş bir akılla, eleştirel ve eylemden kopmayan bir düşünme cesaretiyle ve bedel ödemeye hazır bir şekilde, mutlaka ama mutlaka direneceğiz.”

Mess’in dayatmalarına ve baskılarına karşı 130 bin metal işçisi greve hazırlanıyor. Dayanışmayı yükseltelim. Metal işçilerinin yanındayız..

Metal iş kolunda 186 fabrika 130 bin işçi sözleşme döneminde. Metal patronları metal işçilerini düşük ücretle çalıştırmanın yanı sıra 3 yıllık sözleşme, esnek çalışma ve sefalet zammı yapmak istiyor. Metal işçileri temel hakları için mücadele etmek için Mess patronlarına karşı mücadele etmeye kararlılar. Sınıfa karşı sınıf tavrı ile dişe diş mücadele edeceklerini belirten işçiler ekonomik ve sosyal saldırılara karşı daha iyi yaşam için mücadele edeceklerini ve hakları için grev ve direnişe hazırlandıklarını ifade ediyorlar..
İzmir Konak Eski Sümerbank önünde bir araya gelen Birleşik Metal-İş Sendikası üyesi işçiler “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “MESS şaşırma sabrımızı taşırma”, “Genel grev genel direniş”, “İşgal grev direniş”,”Açlıktan ölmeyiz biz bu yoldan dönmeyiz”,”Vur vur inlesin Mess dinlesin”,”Şalter duracak elimizde, Mess dize gelecek önümüzde” sloganlarını attı.
İşçilerin eylemine, siyasi parti temsilcileri, CHP İzmir Milletvekili Kani Beko, DİSK Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı, DİSK’e bağlı Genel-İş şube yöneticileri,kitle örgütlerinden de katılımlar oldu.
Açıklamayı Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu yaptı.
Açıklama şöyle;

MESS’le 7 Ekim günü başlayan toplu sözleşme görüşmeleri 4 aralık günü yapılan toplantı ile sona ermişti. Bunun ardından arabulucuya başvurduk ve arabulucu ile de iki toplantı yapıldı ve bir anlaşma sağlanamadı. Arabulucu raporunu Bakanlığa verdi bugün yarın arabulucu raporu Sendikamıza ulaşacaktır bunun ardından grev süreci başlayacak.

Bugüne kadar 5 görüşme yapmıştık ve 4 aralık günü yapılan son toplantıda MESS bizlere yüzde altı ücret zammı teklif etmişti. Tartışma dahi etmeyeceğimiz bu tekliften sonra bizler de sesimizi yükseltmeye başladık.

Günlerdir çeşitli eylemlerle sesimizi MESS patronlarına duyurmaya çalışıyoruz. Günlerdir, çeşitli yöntemlerle taleplerimizi haykırıyoruz. Bu sesi duyun dedik. Her gün daha da yükselen sesimiz biraz olsun duyulmuş.

MESS’le bugün yeni bir görüşme daha yapıldı. MESS yetkilileri yüzde 6,05 olan ücret zammı tekliflerini bugün yapılan toplantıda ilk 6 ay için %8 e yükseltti. Diğer 6’şar aylar için enflasyon oranında zam öneriyorlar.

Bugün yapılan toplantıda ücret teklifi dışında başka bir maddeye ilişkin teklif vermediler.

MESS’in yeni teklifini kabul etmemiz mümkün değil. Bugün masada kendilerine açıkça belirttik. Bu oranları tartışmayız bile. Birkaç puanlık artışlarla karşımıza gelmeyin. bize metal işçisinin taleplerini karşılayacak bir teklifle gelin, sizden bunu, bekliyoruz.

Sanırız, sesimizi yeterince duyuramadık. Sanırız, kararlılığımızı yeterince anlamadılar. Öyleyse, bize düşen sesimize ses katmak, haklarımız için mücadelede ne kadar kararlı olduğumuzu göstermek. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduğumuzu Görecekler.

Her geçen gün greve yaklaşıyoruz. Adım adım greve doğru gidiyoruz. Hazırlıklarımız her bakımdan sürüyor. Dört bir tarafta grev eğitimlerimizi yapıyoruz.

MESS bize sefaleti reva görüyor. MESS bize açlığı ve yoksulluğu dayatıyor. Bu duruma boyun boyun eğeceğimizi sanıyorlarsa yanılırlar.

MESS asgari ücretin iki katından fazla ücret aldığımızı söylüyor. Diyorlar ki, 10 yıllık işçi brüt 6,500 TL alıyor. Sanki brüt ücret rakamlarının hepsi cebimize giriyormuş gibi brüt rakamları açıklıyorlar. Bu işler algı yaratmakla olmaz. Siz ne derseniz deyin. Biz aldığımızı bilmiyor muyuz.

Böylece kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor. Hiç kimse onların açıkladığı rakamlara itibar etmeyecektir.

Son asgari ücret artışı ile, ikramiye dahil aldığımız ücret, asgari ücretin yalnızca yüzde 62 üzerinde. Bundan 9 yıl önce Asgari ücretin 2,5 katı ücretimiz vardı. Bu bile, ücretlerimizin nasıl gerilediğini gösteriyor.

Bu sözleşmeyi başarı ile sonuçlandıracağız.Buna herkes inanmalıdır. Bunun gereği neyse onu yerine getireceğiz.

MESS’ten taleplerimizi karşılayacak bir teklif gelmezse, mücadeleyi yükseltmekten, geriye greve gitmekten başka çare kalmıyor. O zamana kadar da eylemlerimizi kararlılıkla ve artırarak sürdüreceğiz.

Taleplerinizde kararlıyız. Haklarımızı almak için ne gerekiyorsa yapacağız. Kazanan biz olacağız Bundan hiç kuşkumuz yok

Kararlılığımızı kimse test etmesin. dün yaptık, yarın da yapmaktan çekinmeyeceğiz.

Hepimize kolay gelsin.

Yaşasın onurlu mücadelemiz!”

Halk İçin Bütçe Demokratik Bir Ülke İstiyoruz.

Ekonomik kriz, işsizlik yoksulluk her geçen gün yaşamımızı daha çok zorlaştırıyor.

İğneden ipliğe devam eden zam yağmuru, eriyen maaşlarımız, artan borçlarımız,kapanan iş yerleri, hacizler toplu intiharlara kadar varan toplumsal çıkmazlara yol açıyor.

Artan vergi yükü kamu emekçilerini, işçileri, emeklileri ve küçük esnafı daha fazla yoksulluğa itiyor.

Yeter artık dur demek için, alanlarda haykırmak için, siyasi iktidara ve kapitalizme karşı haydi mitinge!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; Libya Tezkeresi derhal iptal edilmelidir. Dünyanın neresinde olursa olsun savaş politikalarına karşı barış politikalarını savunmaya devam edeceğiz..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Libya tezkeresine karşı Disk Ege Bölge Temsilciliğinde basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısına KESK Genel Başkanı Aysun Gezen ve KESK Merkez Yöneticisi Elif Çuhadar  da katıldı. Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı TMMOB il Koordinasyon Kurulu Sekreteri Melih Yalçın okudu.

Açıklama şöyle;

“Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik, sosyal ve siyasal krizini yaşamaktadır. AKP hükümeti, gerçekçi olmayan politikalarıyla iç ve dış siyasette çuvallamış, ciddi anlamda bir çıkmaza girmiştir. Her alanda çırpındıkça batan iktidar, çareyi yeni bir savaşta aramaktadır.  Libya’ya asker göndermenin hedeflendiği tezkere geçtiğimiz günlerde Meclisten AKP ve MHP oylarıyla geçti.

Bugüne kadar Suriye ve Irak başta olmak üzere TBMM’den geçirilen onlarca tezkerenin kalıcı bir çözüm üretmediği aksine yeni sorunları da beraberinde getirdiği açıktır. Bununla birlikte iç savaş halindeki Libya‘ya asker gönderme, AKP’nin Türkiye’de iç ve dış politikada yaşanan tıkanmayı aşma çabasından başka bir şey değildir.

“Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi ile temelden çelişen bu tür askeri müdahalelerin Türkiye’nin ulusal çıkarlarına değil, AKP’nin daha uzun süre iktidarda kalma amaçlarına hizmet ettiği açıktır. Ayrıca, AKP’nin Suriye ile başlayan, bugün Libya ile sürdürülmek istenen hamlelerinin ülkeyi daha fazla çıkmaza sürüklemesi olasılığı hiç de yabana atılacak cinsten değildir.

Her geçen gün geriye dönülemez tahribatlar yaratan, halkları birbirine düşman eden AKP’nin savaş politikalarının emekçilere, insanlığa ve halklarımıza hiçbir yararı yoktur. Ülkemizin, emekçilerin ihtiyacı yeni tezkereler değil, hızla barışı ve demokrasiyi tesis edecek adımların atılmasıdır.  Libya tezkeresi derhal iptal edilmeli, savaş politikalarında ısrardan vazgeçilmelidir!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak, Türkiye’yi Libya’da yaşanan iç savaşa taraf olmaya zorlayan her adımın karşısında olduğumuzu belirtiyor, hangi amaçla olursa olsun başka bir ülkeye yönelik her türlü askeri ya da siyasi müdahalenin karşısında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz. Yeni bir tuzağa düşmemek için barış, demokrasi ve halkların kardeşliğinden yana olan tüm kesimleri barıştan yana tutum almaya çağırıyoruz.

İktidar güçlerinin uzun süredir can simidi olarak sarıldığı milliyetçilik, din ve mezhep istismarcılığı ve militarizm üstünden yürütülen kara propagandaya karşı, dünyanın neresinde olursa olsun savaş politikaları karşısında barış talebinde ısrar etmeye devam edeceğiz.”

Çocukların Cinsel İstismarının Affı Olmaz.. Yasa Değişikliği Geri Çekilmelidir..

Çocuk yaşta evliliklerin af kapsamına alınmasını içeren  yasa değişikliği  yeniden  meclise gelecek. “Çocukların Cinsel İstismarının Affı Olmaz”  diyen kadınlar  yasa değişikliğinin geri çekilmesini istiyor. İzmir Kadın Platformunun  çağrısıyla kadınlar, Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması ve  el ele tutuşarak zincir eylemi yaptı.

Basın açıklamasına KESK Genel Başkanı Aysun Gezen ve KESK MYK Üyesi Elif Çuhadar da katıldı. Kesk Yöneticisi Elif Çuhadar,  “..Biz kadınlar birleşirsek bu yasayı püskürtürüz. Gücümüzü, örgütlüğümüzü birleşmeden alıyoruz.. ”  dedi ve Kesk’in 11 ocakta İzmir Gündoğdu Meydanında yapacağı “Halk İçin Bütçe Demokratik Bir Türkiye İstiyoruz” mitingine  katılım çağrısı yaptı.

İzmir Kadın Platformunun basın açıklaması şöyle;

“Çocukların Cinsel İstismarının Affı Olmaz!

İktidarın, küçük yaştaki kız çocuklarıyla evlenen erkeklerin istismar suçundan affedilmesine yönelik bir tasarı hazırladığıyla ilgili haberler bir süredir basına yansımaktadır.  Son çıkan haberlere göre AKP tarafından 15 yaş farkının bir kriter olarak benimsenmiş olduğu ve çocuk istismarını meşrulaştıracak bu affın bütçe görüşmeleri tamamlandıktan sonra, Ocak 2020 gibi meclise getirileceği söylenmekte.

AKP, 2016 yılından beri sistematik olarak çocuk yaşta, zorla ve erken evlendirmelerin önünü açacak, çocuk istismarını meşrulaştıracak bu af da dahil, birtakım yasa değişiklikleri ve uygulamaları gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede, kadın örgütlerinin tüm itirazlarına rağmen 2016 yılında Torba Kanun ile çocukların cinsel istismarına ilişkin cezayı düzenleyen TCK 103. maddesinin 1. ve 2. fıkralarına 12 yaş ayrımı ve 12 yaş altındaki cinsel istismar suçlarına ağırlaştırılmış cezalar getirilmiş, 12 yaş sınırının neye göre belirlendiği ise kamuoyuyla paylaşılmamıştır.

Şu anda getirilmek istenen af, 15 yaş altı kız çocuklarına karşı işlenen cinsel istismar suçundan hüküm giyen failleri de kapsayacaktır. Yani 12 yaşında bir kız çocuğunun 27 yaşındaki bir erkek ile evlendirilmesi durumunda cezasızlık yoluna gidilmek istenmektedir. Bu cezasızlığın çocuk istismarı suçu faillerine cesaret vereceği ve bu suçu teşvik edeceğini öngörüyoruz. Nitekim, Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi kendisinden 9 yaş küçük olan 12 yaşındaki kuzenini evlilik görüntüsü altında istismar eden ve olay gerçekleştiği zamanda “kız çocuğunun yaşını bilmediğini” savunan faili beraat ettirmiş ve  Yargıtay da oy çokluğuyla bu kararı onamıştır. “Geleneksel değer yargıları, birlikteliklerin sorunsuz devam etmesi, mağdurun şikayetçi olmaması, ceza verilmesi halinde aile yapısının zarar göreceği” gibi gerekçelerle verilen bu karar, 15 yaş altındaki çocukların cinsel istismarının meşrulaştırılmasının alt yapısının sağlanmaya çalışıldığını göstermektedir. Ayrıca böyle bir af, 2005 yılında kanundan çıkarılan “tecavüzcü ile evlilik durumunda cezasızlık sağlayan” maddenin geri getirilmeye çalışıldığını göstermektedir.

İstismar suçunu evlenme koşullu bir düzenleme ile aklamak çocukların tekrarla istismara maruz bırakılması ve şiddet dolu hayatlara mahkûm edilmesi anlamına gelmektedir. AKP’nin “Affı bir defaya mahsus yapacağız” açıklaması, “Bir kereden bir şey olmaz” zihniyetinin devam ettiğini göstermektedir. Bu düzenlemeyi yapma gerekçesi olarak, küçük yaşta istismar edilmiş ve evlendirilmiş kız çocuklarının, suç olan bu eylemi gerçekleştiren erkeklerin hapse girmesi sonucunda çocuklarıyla birlikte ortada kalmaları ve mağdur olmaları gösterilmektedir.

Çocukları korumakla yükümlü devletin veri dahi paylaşmadan böyle bir gerekçeyle çocukların cinsel istismarını meşrulaştırmaya çalışmasını akıl ve vicdan dışı buluyoruz. İktidara tekrar sesleniyoruz, amaç gerçekten kız çocuklarını korumak ve mağdur olmalarını engellemekse neler yapılabileceğini kadın ve çocuk örgütleri yıllardır haykırmakta!

Faillerin değil, çocukların mağduriyetlerini öncelemek ve dahası önlemek elinizde! İstismarcıları affetmek yerine çocukları koruyacak önlemleri hayata geçirin!

Evlenme ehliyeti olmayan çocuklara imam nikahını kıyan din görevlilerinin, kız çocuklarını çocuk yaşta evlendiren ailelerin ve ihbar yükümlülüğünü yerine getirmeyerek buna göz yuman kişi ve resmi otoritelerin cezalandırılması, Türk Ceza Kanunu’nda 15 yaş altı çocukların cinsel davranışa rızasının söz konusu olamayacağının açıkça belirtilmesi, erken yaşta ve zorla evlendirmenin suç olarak düzenlenmesi, evlilik yaşının her koşulda 18’e çıkartılması  ve bunların hiçbir boşluk ve yorum farkına yer bırakmayacak şekilde yasalara dahil edilmesi gerekmektedir.

2016’da “tecavüzü meşrulaştıramazsınız”, 2018’de “istismarı affettirmeyiz” diyerek sokakları mücadele alanına çevirerek yasayı geri çektirdik. Bugün tüm Türkiye’de kadınlar olarak yine sokaktayız ve tekrar söylüyoruz “Çocuk istismarının affı olmaz. Daha önce izin vermedik yine izin vermeyiz.”

Son olarak tüm milletvekillerini tasarının yasalaşmaması için gerekeni yapmaya, başta tüm kadınlar olmak üzere basın ve medya kuruluşlarını ve kamuoyunu bu konunun takipçisi olmaya çağırıyoruz! ”

İZMİR KADIN PLATFORMU

Yeni yılınız kutlu olsun; barış sevgi dayanışma paylaşma ortaklaşma güçlensin..

Kanal İstanbul bir kent suçudur.Coğrafi, ekolojik, ekonomik, sosyolojik, kentsel, kültürel, yani yaşamsal bir yıkım ve bir eko- kırım projesi olan Kanal İstanbul projesi iptal edilmelidir!


Kanal İstanbul projesi ÇED raporuna karşı İzmir’de de TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu çağrısıyla itiraz dilekçeleri verildi.
TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu,Kanal İstanbul’un kent suçu olduğunu ifade ederek, projenin iptali için yetkililere çağrıda bulundu
İtiraz süresi 2 Ocak 2020 tarihinde dolacak olan ÇED Raporuna karşı İzmirli’ler de TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu’nun çağrısıyla itirazlarını yükselttiler. İzmirli yurttaşlar ÇED raporuna karşı itiraz etmek için Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde toplandı, burada TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Dönem Sekreteri Melih Yalçın tarafından bir açıklama yapıldı. Açıklamanın ardından itiraz dilekçeleri yurttaşlar tarafından İzmir Çevre İl Müdürlüğü’ne verildi.

TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Yalçın’ın açıklaması şöyle;

“Çok geç olmadan Kanal İstanbul projesinden vazgeçilmelidir!

Son günlerde, İstanbul, Trakya, Marmara Karadeniz için, coğrafi, ekolojik, ekonomik, sosyolojik, kentsel, kültürel, yani yaşamsal bir yıkım ve bir eko- kırım projesi olan Kanal İstanbul ile ilgili hazırlık süreçlerinin hızlandırıldığı görülmektedir.

Bu süreçte, kapsamlı bir çevresel etki değerlendirme raporu hazırlanarak, 23 Aralık 2019 tarihinde İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün Web sayfasında ilan edilmiştir rapor 2 Ocak’a kadar olumlu olumsuz görüşlere sunulmuştur.

TMMOB’a bağlı ilgili odalarca incelenen ÇED Raporuna dayanarak Diyoruz ki;

Bugün İstanbul, içme suyunun %70’ini başka illerden karşılamak zorunda bırakılmış bir şehir iken Cumhurbaşkanı Erdoğan daha yeni “İstanbul susuzluğa doğru yürüyor” demişken, mevcut su kaynaklarımızın yok edilmesi söz konusu bile olamaz.

Kuzey ormanlarını, meraları, tarım alanlarını, tüm hassas ekosistemleri yok edecek bu proje savunulamaz.

Üç aktif fay hattının geçtiği bölgeye nüfusu yapılaşma baskısı yükleyerek afet riskini arttıran bu projeyi kabul etmiyoruz

Kentin tüm Kuzey bölgesini ve hassas ekosistemlerini, kentsel, arkeolojik ve doğal sit alanlarını baskısı altına alacak bu projeyi kuvvetle reddediyoruz

– sosyolojik etkileri çok güçlü olacak, bölgede yerinden edilmelere yol açacak, halkın yaşam kalitesini ve ekonomisini derinden sarsacak, yaşam ve su hakkını elinden alacak bu projenin, Anayasanın 56 maddesine aykırı olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.

– İstanbul Boğazı’nda sağlanamayan geçiş güvenliğinin Kanal İstanbul’da sağlanmasının mümkün olmadığını iddia ediyoruz.

– İstanbul’un Kent Anayasası olan ve 2009 tarihinde onaylanan 1/100.000 İstanbul Çevre Düzeni Planı’nın genel planlama ilkelerine ve esaslarına aykırı olan, planlara sonradan işlenen ve plan ana kararlarıyla çelişen Kanal İstanbul projesi, İstanbul’un üst ölçekli planında hukuken yer alması mümkün olmayan bir projedir ve bu özelliğiyle yok hükmündedir diyoruz.

1600 sayfalık ÇED Raporu okunup incelendiğinde, bunun çevresel etkileri değerlendiren bir rapor olmadığı, bir tür proje tanıtım raporu olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak;

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu olarak, Kanal İstanbul projesinin gerçekleştirilmesi halinde sadece İstanbul ilgilendiren bir kent suçu olmayacağını, denizlerimize, su havzalarımıza, tarım, mera, orman alanlarımıza, hassas koruma alanlarımıza, arkeolojk alanlarımıza, doğal ve kentsel sit alanlarımıza, su ve yaşam hakkımıza müdahale eden ve telafisi imkansız tahribatlar yaratmasının kaçınılmaz olduğunu belirtiyor, projeyi reddediyoruz ve tüm ilgili kurum ve kuruluşları sorumlu davranmaya davet ediyoruz.30.12.2019
TMMOB İzmir İl koordinasyon Kurulu”

Sekiz yıl önce, 34 can bombalanarak öldürüldü. Hiç kimse yargılanmadı, ceza almadı..Ama öldürülenlerin yakınları yargılandı..Burjuva hukuku egemenlerin silahlı güçlerine değil işçilere,emekçilere, kürtlere, kapitalist düzenin muhaliflerine uygulanıyor, burjuva devlet uygulaması bile değil..burjuva hukuk ve adalet bile yok..umutsuzluk yok..bir gün emekçiler iktidar olacak..


Roboski Katliamı’nın 8. yılında Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri basın açıklaması yaptı.
Basın açıklamasını TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Melih Yalçın yaptı.Yalçın açıklamasında;
“Bütün soruşturmalar kapatıldı. Katliama ilişkin Uludere Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan ve daha sonra Genelkurmay Askeri Savcılığına gönderilen dosya hakkında takipsizlik kararı verildi. Anayasa Mahkemesine taşınan dosya eksik evrak gerekçesiyle reddedildi. Bunun üzerine 281 başvurucu ile dosya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşındı. AİHM ise yaklaşık 2 yıl boyunca beklettiği dosya başvurusunu ‘iç hukuk yolları tüketilmedi’ gerekçesiyle reddetti.. Bunun üzerine 281 başvurucu ile dosya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. AİHM ise yaklaşık 2 yıl boyunca beklettiği dosya başvurusunu ‘iç hukuk yolları tüketilmedi’ gerekçesiyle reddetti”
“‘Roboski Katliamı insanlığa karşı suçtur ve insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktur’ diyen Yalçın, “Devlet biliyordu Şırnak’ta fabrikaların olmadığını, biliyordu iş ve işçilik kelimesinin bölgede sadece bir kavram olduğunu, biliyordu halkın geçim kaynağını ve biliyordu bu halkın kaçakçılık yaptığını . herkesin bilmesine rağmen o gece kaçağa giden canların üzerine bombalar yağdı, paramparça edildi 34 canın bedeni, hayaller, umutları”
“Katliamla ilgili bütün dosyaların açılmasını ve gerçeklerin ortaya çıkmasını istediklerini” belirterek, “Bu davanın peşini bırakmayacağız ve Roboski için adalet demeye her koşulda devam edeceğiz. Unutmadık, unutturmayacağız” dedi.

Basın açıklamasın ardından Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekilleri Serpil Kemalbay ve Murat Çepnin de aramızda olduğu belirtildi.Söz verilen Halkların Demokratik Partisi İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay “Acılarımız ilk günkü kadar sıcak. Bugüne kadar adalet sağlanmadı. Ne askeri ne de siyasi sorumlulular hesap vermedi. Ölen çocuklar Türkiye Cumhuriyet’i vatandaşı. Bu çocuklar yaşam mücadelesi vermek üzere o sınırda bulunuyorlardı. Bu çocuklara karşı sorumluluğu olan Türkiye Cumhuriyeti devletiydi. Biz ne yazık ki tarihte olduğu gibi bir kez daha katliam ile karşılaştık ve bir kez daha bu katliam ile yüzleşilmedi. Hukuk önünde hesabı verilmedi”
“Mücadelemiz sorumlular bulununcaya kadar, bu suçu siyasi ve askeri olarak işleyenler hukuk ve Türkiye halkları olarak bizler bu katliamlar ile yüzleşinceye kadar devam edecektir. Mücadelemiz halkarın birlikte barış içerisinde özgürce yaşaması için. Sürdürülen savaşa politikalarına karşı barışı savunmamız bunun için. Eğer bir gün Roboski’yi hukuk önünde açığa çıkartabilirsek, Roboski ile yüzleşebilirsek inanıyoruz ki Türkiye’de yaşam hakkını da doğamızı da kadınları da koruyabileceğiz” dedi.

‘Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırma Yasası’ teklifi hukuk dışı, yurttaşlar arasında ayrımcılık, eşitsizlik, insan onuru ve çalışma hakkı konularında anti-demokratik faşist bir uygulamadır. Derhal durdurulmalıdır.


İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ‘Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Hükümlerinin Yeniden Düzenlenmesine ilişkin kanun teklifi’ konusunda bir basın açıklaması yaptı ve İzmir milletvekillerine mektup gönderdi.
Yetkili makamların talimatıyla yapılan soruşturmalar AYM tarafından iptal edilmişti. Siyasi iktidarın yeni bir manevrası ile ‘Torba Yasa’ içerisinde bulunan ‘Güvenlik Soruşturmaları- Arşiv Araştırma Yasası’ TBMM de komisyondan geçti ve TBMM ne gidecek. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri bu anti-demokratik uygulamaya karşı basın açıklaması düzenledi ve İzmir Milletvekillerine mektup yoluyla düşüncelerini ileterek, hukuk dışı faşizan uygulamanın durdurulmasını istedi.

Basın Açıklaması İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Lütfi Çamlı tarafından okundu. Basın açıklaması şöyle;

“GÜVENLİK SORUŞTURMASI”: İktidar Partisi üyeleri ve yandaşları dışında hiç kimsenin kamuda herhangi bir işe giremeyeceği, vatandaşlık haklarının yok edileceği bir ülke hayali,

Düşünün;

Binbir emek ve fedakârlıkla oğlunuzu ya da kızınızı okutmuşsunuz. Onlar da sınavlarda başarılı olup, mühendis, doktor, öğretmen, hemşire, hukukçu olacakları üniversitelere girmiş, yine birçok şeyden feragat edilerek harçlar ödenmiş, sınavlar verilmiş, mezun olunmuş. Hep birlikte yüzbinlerce üniversite mezunu arasında işe girme yarışına girmişler.

Ya da şartlar elvermemiş, üniversiteyi okuyacak ortam oluşmamış zorluklarla ortaokul – lise mezunu olmuş, yine milyonlarca yurttaştan biri olarak memur olmak için başvurusu yapmışsınız.

Düşünün;

Kızınız, oğlunuz, yeğeniniz ya da kendiniz tüm bu aşamalardan geçmiş KPSS’de ( kamu personeli seçme sınavında) işe alınacak kadar yüksek puanı almışsınız. Kamuda büro memuru, öğretmen, hemşire, doktor, mühendis, teknisyen, avukat, laborant, zabıta görevlisi olabilmeniz, yani kamuda herhangi bir göreve atanabilmeniz için tüm bu emekleri, tüm bu özverileri, tüm bu başarıları bir anda yok sayabilecek; sizi kamuda çalışabilme hakkından mahrum edebilecek bir uygulama “Demoklesin Kılıcı“gibi tepenizde dolaşmaya devam edecek.

Düşünün;

Kimin gerçek makbul vatandaş, kimin kamuda memur olamayacak ikinci sınıf vatandaş olduğuna karar verme yetkisine sahip ve mevcut iktidarca atanmış bir komisyon bu ülkede var olacak. Ve kaderiniz hiçbir kritere bağlı olmayan kişilerden oluşan bu komisyonun iki dudağı arasında olacak.

Düşünün;

Mahalle karakolunuzdaki bir polisin tuttuğu fiş, okul-üniversite yöneticilerinin kişisel “kanaatleri,” isimsiz bir ihbar mektubunda adınızın geçirilmesi, muhbir bir vatandaşın kötülük niyeti, Cimer vb. şikayet hatlarına adınıza yapılmış bir şikayet, herhangi bir sosyal medya paylaşımınız, şakanız, espiriniz, retweetiniz, mailiniz birilerinin dikkatini çekti, dönemin iktidar partisinin hoşuna gitmedi diye; çocuğunuzun hatta yeğeninizin kamuda göreve başlaması engellenebilecek. Buna itiraz hakkınız olmadığı gibi yılları alan ömür törpüsü dava süreçlerinin nasıl sonuçlanacağı da belirsiz kalacak.

Düşünün;

İşsizliğin tahammül edilemez boyutlara geldiği ülkemizde kendini ülkenin sahibi sanan dönemin iktidar payandaları, 82 milyonun emeği ve birikimi ile oluşan, kaynağı doğrudan ve dolaylı vergilerle hepimizin cebinden sağlanan kamuya beğenmediklerini almayacak. Alınmış olsalar bile hoşlanmadıklarını da işsiz bırakabilecek. Şu anda TBMM’de AKP milletvekillerince aniden, bir oldu bitti ile toplumun bilgisinden ve tartışmasından kaçırarak yasalaştırılmaya çalışılan teklifle “ kerameti kendinden menkul bir komisyon” , yine kendi yanlış politikalarının sonucu olan ekonomik krizin yoksullaştırıcı ortamında milyonlarca insanın hakkını gözünü kırpmadan gasp edebilecek, kamuda işe girmeye hak kazandığı halde onu ve ailesini işsizlikle baş başa bırakabilecek.

Düşünmek ve farkına varmak yetmez! Bu haksızlığı, hukuksuzluğu engellemeliyiz!

2016 Darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal Döneminde Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamuda işe alınacaklara güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması başlamış ve bu uygulamanın nasıl yapıldığı en açık biçimde sağlık alanında devlet hizmet hükümlülüğü olan ve bu yükümlülüğü yerine getiremeyen hekimlerin ve sağlık çalışanlarının çalışma hakkının engellenmesiyle ortaya çıkmıştı.

Kamu kurumlarında mülakatla ya da açıktan atamalarla yapılan işe alımlarda donanım ve gerekli özellikler itibari ile uygun olan başvurucuların elenmesi, güvenlik soruşturmasının etkin bir eleme yöntemi olarak işlediğini ortaya koydu. Güvenlik soruşturması ayrıca valilikler tarafından, kamu içinde yer değiştirmek isteyen tüm çalışanlara da uygulandı.

Olağanüstü Hal ilanı sonrasında yapılan KHK düzenlemeleri ile 657 sayılı kanuna da yapılan müdahale ve keyfi uygulamalar öncesinde; Silahlı Kuvvetler, Emniyet, MİT teşkilatında, Ceza ve infaz kurumlarında görev yapacaklar ile devletin iç ve dış güvenliği yönünden gizlilik dereceli bilgilerin olduğu kamu görevleri yönünden güvenlik soruşturması yapılması zaten 4045 sayılı Güvenlik Soruşturması Kanununda düzenlenmiş ve uygulanmaktaydı. Bu görevler için bile çok daha eşitlikçi, hakkaniyetli ve hukuki olması gereken bu uygulamayı kamu hizmeti verecek herkes için, bütün kamu emekçileri için uygulamaya koymak başka bir niyetin göstergesidir.

Demokratik kurumların fiili ve hukuki çabaları sonucunda Anayasa Mahkemesi (AYM), 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na OHAL sonrası eklenen ve memurluğa alınma şartlarını ( herkes için uygulanacak bir güvenlik soruşturmasını) düzenleyen 48. maddesinin 8. bendini iptal etti. 4045 Sayılı Güvenlik Soruşturması Kanunu Anayasaya ve İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı buldu.

Kamuda işe alımda “Güvenlik soruşturmaları” adı altında yaşanan keyfilik, ayrımcılık ve haksızlığın Anayasa Mahkemesi kararıyla hukuksuzluğunun ilanı da AKP iktidarını ikna etmeye ve durdurmaya yetmedi. Daha önce onlarca konuda olduğu gibi bu konuda da evrensel hukuk ilkelerini esas almak yerine ”ikinci sınıf vatandaş” yaratma ve kendi yurttaşları arasında en büyük ayrımcılığı kanun yoluyla yasalaştırma girişiminden vazgeçmedi.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB olarak TBMM’de AKP iktidarınca yasalaştırılmaya çalışılan telafisi zor, mağduriyetlere yol açacak bu ayrımcı yasa tasarısına TBMM’de olumlu oy vermeyi düşünen milletvekillerini bir kez daha uyarıyoruz. Güvenlik soruşturması adı altında yasal kılıfa büründürmeye çalıştığınız insanları vatandaşlık haklarından mahrum bırakma girişimi, bu ülkeye yaptığınız kötülükler arasında ilk sıralarda yer alacak.

Anayasa Mahkemesinin uyarıları doğrultusunda, Anayasanın hukuk devleti, eşitlik, ayrımcılık yasağı, insan onuru, çalışma hakkı gibi en temel maddelerini ihlal etmeyecek düzenlemeler dışında atacağınız her adımın her zaman takipçisi olacağımızı ve tek bir yurttaşımızın bile kamuda işe girme sürecinde mağduriyet yaşamaması için mücadelemizi her türlü araçla büyüteceğimizi buradan ilan ediyoruz.
20 Aralık 2019 Cuma

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak çağrımız ve dileğimiz, sadece kayyum uygulamaları ile sınırlı olmayacak bir şekilde, ülkedeki bütün antidemokratik uygulama ve kararlara karşı birleşik bir mücadele cephesi’nin kurulması, toplumsal muhalefetin rejimin faşizan tutumuna karşı mücadele etme yolunu seçmesidir.


Cumhuriyet Halk Partili Urla Belediye Başkanı Burak Oğuz’un Fetö örgütü suçlamasıyla tutuklanması ve kayyum atanması ve anti-demokratik uygulamalara karşı İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Disk Ege Bölge Temsilciliği’nde bir basın toplantısı düzenledi. Basın açıklamasında Disk, Kesk, İzmir Tabip Odası, İzmir Barosu, TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, siyasi parti ve kitle örgütü temsilcileri katıldı.
Basın açıklaması öncesinde konuşan TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu temsilcisi Melih Yalçın, “kayyumun daha çok Kürt illerinde gerçekleşen bir politikaydı. Artık ülkenin en batısındaki bir ilçede kayyum rezaleti geldi. Belediye Başkanı FETÖ’den tutuklandı. Soruşturmanın içeriğine dair bir şey söylemeyeceğiz….Belediye Başkanı yerine kayyum atanması suçtur. Belediye meclis üyelerinden bir tanesi belediye başkası seçilerek devam edilir. Buradaki niyet çok bellidir. Demokrasi ayıbı işleniyor demektir” dedi. .Basın açıklamasını İzmir Tabip Odası temsilcisi Firdevs Çetin Uysal okudu.Açıklama şöyle;

“Kayyum tehdidi artık kapımızda;
Cumhuriyet Halk Partisi’nden 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Urla Belediye Başkanı olarak seçilen İbrahim Burak Oğuz, geçtiğimiz günlerde “Fethullahçı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Söz konusu tutuklama kararının ardından daha önce benzerlerine HDP’ li belediyelerde yaşadığımız şekilde Urla Belediyesine ilçenin Kaymakamı Önder can kayyum olarak atandı.

Yaşaranlar her ne kadar kamuoyunun bir kesimince “sürpriz” olarak karşılansa da, bugünlere uzanan gidişat 31 Mart’ın çok öncesinden, ilk HDP’li belediyeye Kayyum atanması ile birlikte öngörülebilmekteydi. Maalesef o günlerde demokrasi güçleri tarafından gidişata dair ısrarlı uyarlar yapılmış olması, bu antidemokratik adımın Kürt illeri ile sınırlı kalmayacağını belirtilmesine karşın, ana muhalefet partisi CHP, kayyumlar karşısında yeterli tepkiyi gösterememiş, pasif bir tutum sergilemiştir. Dahası, 31 Mart seçimleri sonrasında kayyum atamaları tekrar başlamışken, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “bu tür olaylar yaşanınca sokağa çıkmak, protesto etmek gibi durumları doğru bulmuyoruz” şeklindeki ifadeleri, seçmen iradesinin ayaklar altına alınması karşısındaki tutumun ne olacağını daha o günden göstermişti.

Süreç, AKP iktidarının her fırsatta büyük değer atfettiğini ifade ettiği “sandıktan çıkan irade”ye, demokrasiye, istikrara bakışının ne olduğunu ortaya koyan sayısız örneklere yenilerini eklemektedir. İktidar, kendinden olmayan her kesime düşmanlığını saklama ihtiyacı duymazken, bu çerçevede milyonlarca insanın iradesini de hukuk tanımaksızın gasp etmeye devam edeceğinin mesajını vermiştir. Tehdit, HDP belediyeleri ile sınırlı kalmamış, “kapımıza” dayanmıştır. Ve maalesef bilinmektedir ki, bu uygulamanın Urla ile sınırlı kalmama ihtimali yüksektir. AKP iktidarının, özellikler ranta dönüştürülebilecek kamusal varlık kokusu aldığı il ve ilçe belediyelerine tüllü gerekçelerle Kayyum atanma ihtimali hiç de uzak bir ihtimal değildir.

Bu uygulamalar gücünün bir kısmını, ana muhalefetin geçmişteki pasif tutumundan, ortak mücadeleden kaçma pratiğinden almaktadır. Ancak kendini tehditten koruma güdüsüyle ne kadar kaçılırsa kaçılsın, iktidar’ın yöneliminin kayyum uygulamasını er ya da geç tüm ülkeye yaymak olduğu açık bir şekilde görülmüştür.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak çağrımız ve dileğimiz, sadece kayyum uygulamaları ile sınırlı olmayacak bir şekilde, ülkedeki bütün antidemokratik uygulama ve kararlara karşı birleşik bir mücadele cephesi’nin kurulması, toplumsal muhalefetin rejimin faşizan tutumuna karşı mücadele etme yolunu seçmesidir. Yaşananların bütün toplumsal kesimleri ilgilendiren bir yönetme anlayışının ürünü olduğunun bilinciyle, bu çerçevede bizlere düşen her türlü göreve hazır olduğumuzu belirtiyor, yurttaşlarımıza demokrasi, barış ve özgürlükler için birarada durarak mücadele etme çağrısında bulunuyoruz

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri “