Öğrenime Katkı Bursu Duyurusu


DUYURU

2020-2021 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvuru 01-20 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

Sevgi ve Dostlukla..
İMECE-DER Yönetim Kurulu
İmece-Der
Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:
Öğrenim sırasında kalınan yer:
Aile Yurt Akraba Arkadaş Diğer:
Öğrenim Sırasında kaldığınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler Boşanmış Baba vefat Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Güvenlik kurumu SSK ES Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba Anne Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb:
En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; çalışmayı dilediğiniz alanlar:
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri; 1 Mayıs haftası boyunca, pandemi koşullarında, nerede olursak olalım, iş yerlerinde, meydanlarda, sokaklarda, sosyal medyada bulunduğumuz her yerde taleplerimiz için İzmir 1 Mayısında alanlardayız. Yan yana, omuz omuza. Haydi 1 Mayıs’a..

İzmir Emek ve Demokrasi güçleri ” YAN YANA OMUZ OMUZA HAYDI 1 MAYIS ‘A” şiarıyla   Kemeraltı Çarşısı  girişinde açıklama yaptı.  Açıklamayı Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı okudu.

Açıklama şöyle;

Sağlıklı, güvenceli ve insanca bir yaşam için HAYDİ 1 MAYIS’A!

Ekonomik kriz ve üzerine gelen Covid-19 salgınıyla zor günler geçiriyoruz: işçiye emekçiye tedbir yok, aşı yok! İş yok, gelir güvencesi yok! Sosyal devlet yok, adalet yok! Hakkımızı arayıp sormak istesek hak, hukuk, demokrasi yok!

Ancak bu böyle gitmez.

1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nde bir kez daha sesimizi yükseltiyoruz. 1 Mayıs haftası boyunca, pandemi koşullarında, nerede olursak olalım, iş yerlerinde, meydanlarda, sokaklarda, sosyal medyada bulunduğumuz her yerde taleplerimiz için İzmir 1 Mayısında alanlardayız.

  1. Tüm çalışanların derhal aşılanması için; salgınla mücadelede şirketlerin çıkarlarının, siyasi hesapların değil, halk sağlığının esas alınması için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  2. Covid-19’un çalışırken hastalığa yakalanan emekçiler için iş kazası ve meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için, salgınla mücadelede bedel ödeyenlerin hakkının ödenmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  3. İşten çıkarma yasağının tüm istisnalarının kaldırılması için; milyonlarca işçinin haksız-hukuksuz biçimde işten atılmasına yol açan Kod 29 zulmüne son verilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  4. Ücretsiz izin dayatmasına son verilmesi için; tüm işçilerin en az asgari ücret kadar Kısa Çalışma Ödeneği desteği alabilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  5. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan yapılan işveren destek ve teşviklerinin durdurulması, bizim fonumuzun sadece biz işçilere tahsis edilmesi için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  6. Pandemi süresince asgari ücretin vergi ve kesintilerden muaf tutulması için; asgari ücretin brütünün net olarak ödenmesi için; böylece tüm çalışanlara ayda en az 750 lira ek gelir için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  7. İşsizliği azaltmak için, gelir kaybı olmaksızın çalışma süreleri kısaltılmalı, haftalık çalışma süresi 37,5 saate düşürülmelidir. İşsizliğe karşı kamu istihdamı artırılmalıdır. İşsizliğe karşı HAYDİ 1 MAYIS’A!
  8. Acil olmayan mega projelerin iptal edilmesi, sermayenin vergi ayrıcalıklarının kaldırılması ve böylece pandemide işçilere, emekçilere daha fazla sosyal destek sağlanması için, Adil bir vergi düzeni için; tüm temel tüketim ve ihtiyaçlar üzerindeki adaletsiz dolaylı vergilerin kaldırılması için HAYDİ 1 MAYIS’A!
  9. Haklarımızı savunmak ve geliştirmek için; patronların ve iktidarın iki dudağı arasından çıkacak lafla ekmeğimizle oynanmaması için; örgütlenme ve grev hakkı önündeki tüm engellerin kaldırılması için HAYDİ 1 MAYIS’A!

10.Covid-19 salgını kadınların ev içi iş yükünü artırıyor, kadınları işsiz bırakıyor, kadına yönelik şiddeti tırmandırıyor. İstanbul Sözleşmesi ile 6284 sayılı yasanın etkin şekilde uygulanması için; Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İşyerinde Şiddete karşı 190 sayılı Sözleşmesi onaylanması için HAYDİ 1 MAYIS’A!

Salgın bir kez daha gösterdi. Gezegenimizi, insanlığı ve emekçi sınıfları sömüren, insani ve toplumsal ihtiyaçları değil, piyasanın ve sermayenin ihtiyaçlarını gözeten bu düzen dünya çapında iflas etmiştir.

Kapitalist düzen sadece ve sadece işsizlik, yoksulluk, açlık, yıkım, felaket, savaş, ölüm, ayrımcılık ve baskı getirmektedir.

İnsanlığın ve ülkemizin geleceği için;

Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, barış ve demokrasi için;

Emeğin Türkiye’si ve Emeğin Dünyası için

HAYDİ 1 MAYIS’A!”

 

Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyor. İzmir-Karşıyaka’da kadınlar sokağa çıktı.Kadın ve yaşam mücadelesi yürüttüğü için baskı, zulüm gören hiçbir kız kardeşimiz yalnız değildir, direnişleri direnişimizdir. Kadın mücadelesi evrenseldir dili, inancı, rengi ne olursa olsun…

Kadınlar Birlikte Güçlü hareketi İzmir-Karşıyaka Çarşı girişinde eylem yaptı,  İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediklerini ve  Kadınların birlik dayanışma ve mücadele ile her türlü baskı, şiddet ve zulmü yeneceğini açıkladı.   Açıklama şöyle;

“Kadın mücadelesinin en önemli kazanımı olan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin (İstanbul Sözleşmesi) imzaya açıldığı 2011 yılı, son 10 yılın en az şiddet ve katliamların yaşandığı yıl olarak tarihe geçti. Şiddet ve katliam elbette durmadı ve 121 kadın yaşamını yitirdi ancak sonraki yıllara oranla yarı yarıya bir düşüş söz konusu idi. Bunda ise cinsiyetçi politikalar yerine kadından yana bir tutum izlenmesi, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı yasa için yapılan hazırlıklar ve konunun sık sık kamuoyunda gündeme gelmesi etkili oldu.

AKP/MHP’nin kullandığı cinsiyetçi dil keskinleştikçe kadın kazanımlarına saldırılar sertleşti, erkek şiddeti arttıkça yaşamını yitiren kadın sayısı katlandı, katlanıyor.

En son 20 Mart gecesi yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiği duyuruldu. Bu haberin ertesi günü 6 kız  kardeşimiz sırtını iktidarın cezasızlık politikalarına yaslayan erkekler tarafından katledildi. İnfial yaratan karar, kadınlar cephesinden hiçbir şekilde tanınmadı. Saldırılara karşı sokakları terk etmeyen kadınlar, bir kez daha direnişi kuşandı ve alanlarda hem haklarına hem de hayatlarına sahip çıkıyor. Sözleşmenin geri çekilmesi hukuksuzdur, bunu isteyen zihniyeti tanıyoruz. Hiç bir saldırı kadınların bir araya gelmesini ve mücadele etmesini engelleyememiştir, engelleyemeyecek de.

Kadınların örgütlülüğünden, birlikteliğinden korkan AKP-MHP ittifakı bu gücü nasıl bölerim kaygısıyla kendi milli feminizmini ilan etmeye kadar gidebildi. Kadın mücadelesi olacaksa da erkek egemen zihniyetin güdümünde olmalıydı.

Bu da yetmedi 10 Nisan’da ‘İstanbul Sözleşmesi Bizimdir’ demek için kadınlara sokağa çıkma çağrısı yapan Rosa Kadın Derneği’ne 5 Nisan günü sabaha karşı  kapısı kırılarak baskın yapıldı. Tüm evrak ve dökümanlarına  el konuldu. Oysa ki yakın zamanda dernek zaten rutin denetimden geçecekti. Amaç neydi peki?  Derneği ve faaliyetlerini terörize  etmek, eylem ve etkinliklerini engellemek tabi ki. Bir yandan da eşzamanlı ev baskınları yaparak 22  kız kardeşimizi  gözaltına aldı ve dosyaya gizlilik kararı koydu. Çünkü açıklayacağı gerekçeler suç  kapsamına girmiyordu. Kadın katilleri elini kolunu sallayarak sokakta cinayet işlemeye devam ederken yaşatmayı esas alan faaliyetleri suç saymak  kamuoyu nezdinde biraz zorlayıcı olabilirdi.

Gözaltına alınan arkadaşlarımızın da yaptığı  tıpkı bizler gibi daha fazla kadın ölmesin ,şiddet, kadın cinayeti taciz, tecavüz, istismarın önüne geçilsin diye mücadele etmek…Ama erkek egemen iktidar toplumda ırkçılık politikalarıyla yol alacaklarına güvendiği için saldırıya her zaman  Kürtler tarafından başlamanın işe yarayacağını düşündü. Bu yüzden  ilk hedef yine kürt kadınları oldu.

Yine Denizli’de “İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz!” eylemine katıldıkları gerekçesiyle le  dört  İranlı mülteci arkadaşımız “Kamu düzenini bozmak” gerekçesiyle gözaltına alındı. Mülteciler hakkında sınır dışı kararı verildi. İktidarın rkçı, ayrımcı ve kadın düşmanı yaklaşımı burda bir kez daha karşımıza çıkıyor. Kadın mücadelesi, yaşam mücadelesi yürüttüğü için baskı, zulüm gören hiçbir kız kardeşimiz yalnız değildir, direnişleri direnişimizdir. Kadın mücadelesi evrenseldir dili, inancı, rengi ne olursa olsun…

Şunu iyi bilin ki, bunlar son çırpınışlarınız. Artık ayrıştırıcı politikalarınız biz kadınlar üzerinde işe yaramıyor. Bizler yaşamak için kendimize ve birbirimize güvenmeyi, dayanışmanın önemini bizzat deneyimleyerek öğrendik. Birbirimizin acılarını, sevinçlerini yüreğimizin en derinliklerinde hissedebiliyoruz. Sözde değil özde bir kadın yoldaşlığı, duygudaşlık bizimkisi. Bunu anlamaya ne aklınız ne de yüreğiniz yetebilir! Bu birlikteliği, bırakın son zamanlarını yaşayan bir iktidarı, hiçbir erkek egemen ittifak bozamaz. Tüm kararlılığımızla, inancımızla, birlikteliğimizle şiddetsiz, özgür, eşit ve demokratik bir yaşamı inşa edinceye kadar,   bir kişi daha eksilmeyene kadar mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Haklarımıza,  hayatlarımıza, kazanımlarımıza ve birbirimize sahip çıkıyoruz.

Bir kez daha tekrar edelim:

Gücümüzü birlikteliğimizden ve dayanışmamızdan alıyoruz, birlikte güçlüyüz!

Yaşasın kadın dayanışması!

KADINLAR BİRLİKTE GÜÇLÜ İZMİR”

1 Nisan Covid-19 nedeniyle kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü, İzmir’de tüm sağlık kurumlarında ve  Karşıyaka İlçesi, Bostanlı semtinde ‘Sağlık Çalışanlarına Saygı Anıtı’ önünde yapıldı.

İzmir Tabip Odası, ‘1 Nisan Covid-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü’nde bütün sağlık kurumlarında ve Karşıyaka ilçesinde  ‘Sağlık Çalışanlarına Saygı Anıtı’  önünde anma ve basın açıklaması düzenledi.

Sağlık emekçilerinin ve demokrasi güçlerinin de katılım gösterdiği anmada, İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Nuri Seha Yüksel açılış konuşmasında kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını andı ve katılanları sağlık çalışanlarının anısına 1 dakikalık saygı duruşunda bulunmaya davet etti.

Saygı duruşunun ardından  İzmir Tabip Odası Başkanı Lütfi Çamlı, yaptığı konuşma;

“Kovid -19 nedeniyle yaşamını yitiren Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu’nun ölüm günü olan 1 Nisan tarihi TTB 72. Büyük Kongresi’nde alınan bir karar ile ‘Kovid-19 Nedeniyle Kaybettiğimiz Sağlık Çalışanlarını Anma Günü’ kabul edildi. Bugün bu kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını anmak için toplandık . . Acillerde, yoğun bakımlarda, ASM’lerde, sahada filyasyonda halkın sağlığı için yaşamlarını riske atarak çalışan sağlık çalışanları ne yazık ki korunamadılar.  Yeterli ve nitelikli koruyucu ekipman sağlanmadı. Futbolculara, milletvekillerine her hafta düzenli olarak yapılan Covid testleri kendilerine çok görüldü. Uygun olmayan koşullarda uzun, stresli mesailerde, gece gündüz demeden, izin, istifa hakları olmadan çalıştılar. Yönetilemeyen küresel salgının bütün yükü sağlık çalışanlarının omuzlarına yüklendi. Tükeniyoruz çığlıklarına kulaklar tıkandı. Yaklaşık 140 bin sağlık çalışanı Covid-19 hastası oldu. 393 sağlık çalışanını kaybettik. Artık yeter diyoruz!  Daha fazla hastalanmak daha fazla arkadaşımızı kaybetmek istemiyoruz!  Yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. Sizlerin kahramanı olmak değil, korunmak istiyoruz! Alkış değil, haklarımızı istiyoruz! Covid-19’un sağlık çalışanları için bir meslek hastalığı sayılması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını istiyoruz. Küresel salgında kaybettiğimiz tüm sağlık çalışanlarının anıları önünde saygı ile eğiliyoruz. Anıları sağlık hakkı mücadelemizde bize ışık olacaktır. Unutmayacağız! Unutulmayacaklar.”

Katılımcılar, ‘Sağlık Emekçilerine Saygı Anıtı’ na  karanfil bıraktı..

İzmir’de kadınlar sokağa çıktı, siyasi iktidarın ‘İstanbul Sözleşmesi’ ile ilgili kararnamesini tanımadıklarını ve hükümsüz olduğunu haykırdılar

İstanbul Sözleşmesi İzmir Kampanyası  Konak Vapur İskelesi önünde “İstanbul  sözleşmesi bizim vazgeçmiyoruz” pankartı arkasında toplanarak açıklama yaptı. Kadınlar  “Susma Haykır , anadil haktır”,  “Susma Haykır  Mülteci Kadınlar vardır “,   ” Susma Haykır  trans kadınlar vardır”,  “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”,  “Sözleşme bizimdir vazgeçmiyoruz”, Çıplak arama işkencedir! “, “Faili aklama, sözleşmeyi uygula”,  “Nefrete inat yaşasın hayat”  sloganlarını  haykırdı.

Açıklama  şöyle;

“Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleyle ilişkili Avrupa Konseyi Sözleşmesi, yani hepimizin bildiği adıyla İstanbul Sözleşmesi; 19 Mart gecesi, tek bir adamın kararıyla, hukuksuz  bir kararnameyle feshedildi”, “Yaşamak istiyoruz”

Sözleşme, binlerce yıldır süren ikili cinsiyetçi, heteroseksist erkek egemenliğinin düşmanca politikalarına karşı kadınların ve LGBTİ+’ların verdiği büyük mücadelenin en önemli kazanımlarındadır. Hayatlarımız için verdiğimiz bu mücadelede ödemek zorunda kaldığımız bedel yine kendi hayatlarımızdır!

Kadınların, LGBTİ+’ların ve çocukların eşitlik talebi ve yaşam hakkı anlamına gelen İstanbul Sözleşmesi’ni fesheden kararname; hukuka aykırıdır, geçersizdir ve bizler için de hükümsüzdür.Kadınlara,LGBTİ+’lara ve çocuklara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayan kişinin korunması, kişiye güvenli alan yaratılması ve failin uzaklaştırılıp cezalandırılması sorumluluklarını devlet güvencesi altına alan İstanbul Sözleşmesi, her türlü tacizi ve şiddeti cinsiyete dayalı ayrımcılıktan kaynaklanan suçlar  olarak tanımlaması ve faillerin birer suçlu olduğuna işaret etmesi bakımından da  anlamlıdır. Buna karşın, hayatlarımız ve haklarımız  kadın ve LGBTİ+ düşmanı iktidarın beka pazarlığına konu edilerek aylardır hedef alınmaktadır. Hayatlarımız patriyarkanın propaganda malzemesi ya da cemaatlerin pazarlık konusu değildir. Tam da bu yüzden, erkekler arası bir pazarlığın sonucu olarak gördüğümüz, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını tanımıyor, kabul etmiyoruz!

AKP toplantılarında İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmaya çalışan iktidar ve onun erkek egemen zihniyetine karşı meydanları doldurarak “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır.”, “İstanbul Sözleşmesi’ni uygula” dedik ve demeye devam ediyoruz!

Meclis’te kanunlaşmış İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma yetkisi Cumhurbaşkanının tekelinde değildir ve ancak meclis kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılabilir. Anayasa Mahkemesi’nin bu hukuksuz kararnameyi iptal etmesi gerekir.  Ayrıca Meclis’te alınacak “sözleşmenin feshedildiği” kararının Avrupa Konseyi’ne bildirilmesi gerekir ve bu bildirimin ardından üç ay boyunca sözleşmenin hala yürürlükte ve uygulanabilir olması gerekir.

Hukuken süreç böyle işlemesi gerekirken “şahsım kararı” ile bir gecede sözleşmeden çıkılmasının ardından Süleyman Soylu’nun “istediğimiz sözleşmenin altına imzamızı atar istediğimizden çıkarız” gibi hiçbir hukuki temele dayanmayan, akıl dışı açıklamasına İzmir’den ses yükseltiyoruz. Milyonlarca kadın, LGBTİ+ ve çocuğun hayatı ve hakları, sizlerin kendi kendine imzaladığı kararnameler ile belirlenemez. Öte yandan, temel sorunumuz bu kararın hukuka uygunluğu ya da uygunsuzluğu değildir.  İstanbul Sözleşmesi kadınların ve lgbti+ların  uzun süren mücadeleleri sonucu kazanılmış, toplumun büyük çoğunluğunun ortaklaştığı bir uluslararası metindir. Ne İstanbul Sözleşmesi’nden ne de eşitlikten vazgeçmeye niyetimiz var.

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını kişilerin inisiyatifine bırakan AKP Hükümetinin zihniyetini, Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşlarımızın 2 gün önce LGBTİ+ bayrağı taşıdığı gerekçesiyle gözaltına alınmasından,  23 kez suç duyurusunda bulunan ve takipsizlik kararı sonrası katledilen Ayşe Tuba Arslan’dan, tercüman hakkı tanınmadığı ve kürtçe ifadesi alınamadığı için tecavüz faili Sinan Altınmakas’ın serbest bırakıldığı, Kazım Altınmakas tarafından katledilen Fatma Altınmakas’ta , 18 yaşındaki mülteci kadın Asya’nın kimyasalla saldırıya uğramasından, İzmir Emniyeti’nde 2 kadın arkadaşımıza çıplak arama işkencesi dayatmasından tanıyoruz ve vazgeçmiyoruz!

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine dair kararnamenin çıktığı geceden bu yana kadınların ve LGBTİ’ların maruz bırakıldığı şiddet ve ölümler artarak devam ediyor! Yalnızca İçişleri Bakanının görev tanımına uymayarak “Biz istediğimiz sözleşmeyi imzalar, istemediğimizden çekiliriz” açıklamasını yaptığı gün, 12 saatte en az 6 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Geçtiğimiz hafta en az bir LGBTİ+ kimliği ifşa edilerek ciddi fiziksel şiddete maruz bırakıldı; uygulanan şiddet açıkça sosyal medya üzerinden ifşa edilerek şiddete meşruiyet mesajı verildi. Fail Fırat Kaya’nın işkence görüntülerini hiç çekinmeden sosyal medyada yayınlamasının ardından, failin birçok kişiye daha işkence ve darpta bulunduğu ortaya çıktı. Benzer şekilde gökkuşağı bayrağı açan Boğaziçi üniversite  öğrencileri LGBTİ!+’ların  varoluşlarının ifadesi olan gökkuşağı bayrağı  “yasak” ilan edilmeye çalışarak işkenceyle gözaltına alındı. Ve tam da bugün 5 aylık hamile olan 17 yaşındaki bir kadın, birlikte olduğu erkek Anıl Yolum tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Kadınlar, lgbti+lar ve çocuklar bu ülkede her gün, şiddete maruz bırakılıyor, taciz ediliyor ve öldürülüyor. Babalarımız, amcalarımız, abilerimiz kadar, birlikte olduğumuz ya da ayrıldığımız erkekler kadar,  boşanmak isteyip boşanamadığımız erkekler kadar, maruz kaldığımız  her türlü şiddeti ve hatta öldürülmeleri kamu vicdanına ve devlet otoritelerine “göstermek zorunda bırakan iktidar da faildir.

İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırmaya çalışmak maruz bırakıldığımız her türlü şiddeti, saldırıyı ve cinayetleri onaylamak ve faillere ön açmaktır. Bir gecede kaldırmaya çalıştığınız sözleşme biz kadınların, LGBTİ+’ların yaşamlarının, haklarının teminatıdır. Yaşamlarımızı tek bir adamın kararına bırakmayacağız!

Haklarımızı kağıtlarda değil vicdanlarda aramamızı söyleyenlere sesleniyoruz! Bizler sizin vicdanınızı da, erkek aklınızı da çok iyi biliyoruz. Hayatlarımızı, haklarımızı sizin vicdanınıza bırakmıyoruz! İçerisinde şiddeti normalleştirmeye çalıştığınız aile kurumunuzu da, homofobik, bifobik, transfobik zihniyetinizi de kabul etmiyoruz! Biliyoruz ki aileyi İstanbul Sözleşmesi değil erkek şiddeti yıkıyor ve siz erkek şiddetine bahaneler bulmakta ısrarcısınız. Sizler defalarca şikayet etmesine rağmen “kocasıdır” diyerek kadınları şiddete mahkum etmeye çalışanlarsınız. Boğaziçi’nde sadece LGBTİ+ bayraklarını gerekçe göstererek öğrencilere ters kelepçelerle işkence yapan, LGBTİ+’ları hedef gösterenlersiniz!

Tüm baskılarınıza, hukuksuzluklarınıza karşı susmuyoruz, tam karşınızda duruyoruz! Bizim Hayatlarımız sizin kalıplarınıza sığmaz. Çünkü makul ya da makbul değiliz meşruyuz!

İstanbul Sözleşmesi bizimdir! Biz kadınlar ve LGBTİ+’lar bu karar geri çekilene, sözleşme uygulanana kadar sokaklardan, mücadelemizden bir adım geri durmayacağız! Alışın bize, her sokaktan, her balkondan, evlerden, işyerlerinden, hapishanelerden, okullardan, fabrikalardan çıkıp çıkıp geleceğiz. Var gücümüzle direnecek, var gücümüzle bağıracağız:

Yaşamlarımız, haklarımız, mücadelemiz bizim! İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz

İstanbul Sözleşmesi Bizimdir!

Sözleşmeyi  UYGULA!

İstanbul Sözleşmesi yaşatır!”

Nevruz kutlu olsun. Newroz Piroz Be!

Newroz geldi. Bu gün, doğadaki tüm canlıların hareketliliğinin ivme kazandığı, kışın soğukları geride bıraktığı, doğanın uyanışının, yeniden canlanışının, baharın muştulandığı, gündüz ile gecenin eşitlendiği gün.. Newroz geldi, ezilen halkların zalim DEHAK’ın kimliğinde ezenlere karşı siyasi ve sosyal mücadelelerini yükselttikleri simge gün..

MÖ 612’de, Mezopotamya’da Asur’lu Dehak isimli zalim bir hükümdar vardı. Dehak bir kayanın başında çok sağlam yapılmış bir kalede oturuyordu. Dehak hayvanlar ve yılanlar beslerdi. Halkın çocuklarının beyinlerini yediği gibi, hayvanlarına da yedirirdi. Halkına her gün yenmek üzere çocuklarının beyinlerini kalesine getirilmesini emretmişti. Halk, her gün kralın kalesine hazırlanmış insan beyni götürürdü. Gün geldi, halk çocuklarının beyniyle kralı beslemek istemedi, çocuklarını götürerek krala kurban etmedi.. Dehak askerlerine, emrini aksatmış olan halkı toplayıp kalesine getirmelerini emretti. Halk askerler tarafından toplanıp kaleye götürüldü. Kalede halktan birçoğu çocuklarını koruduğu ve sakladığı için öldürüldü. Vahşete, zora, baskıya, sömürüye karşı her dönem halklar kendi kahramanını çıkarır. Demirci Kawa dağlarda toplanan, ne yapacağını düşünen öfkeli köylülere, birlik olup kralın zulmüne son verilmesi gerektiğini anlattı. Kawa’nın bu önerisi üzerine krala karşı mücadele için yemin ettiler. Kawa’nın önderliğinde birleştiler ve zaferi kazandılar.

Günümüzün Dehak ları ezilen ulusların ve halkların, ülkelerini işgal eden, bombalayan, milyonlarca insan kadın-çocuk-yaşlı-genç demeden katleden, yer altı ve yer üstü kaynaklarını, petrolü, doğal gazı ele geçirmek ve işletmek için el koyan tekelci kapitalizmdir. Newroz ezilen halklara ve uluslara, emperyalist işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı sosyal, siyasal kurtuluş ve sosyalizm için mücadele çağrısıdır.

Demirci Kawa’nın halkların evlatlarının beynini yiyerek yaşayabilen zalim Dehak’a karşı kuşandığı cesaret ve gözü pekliği, halkının yaratıcılığıyla birleştirip kararlı bir mücadeleye dönüştürmesi anlatan ve aktaran; artık her yerinden kirlilik akan bu sistemi, halkın gücü ve iktidarıyla yerle bir etmesi, bu cesareti halkına taşımasıdır Newroz.

Dünyanın her yerinde ve Ortadoğu’da çok uluslu şirketlerin petrol, doğal gaz ve madenlerin üzerine çöktüğü bu süreçte insanlığın tüm birikimlerinin, değerlerinin talan edildiği, yağmalandığı, dinci-silahlı örgütleri besleyerek, eğiterek ve yetiştirerek, istediği biçimde kullandığı koşullarda Newroz lar, Kawa’nın mücadeleci yolunu ezilen halklara ve uluslara hatırlatıyor.

Göçmenlerin üzerinden devletlerin insan kaçakçılığı yaptığı, yaptırdığı ve kapitalist barbarların çıkarları için kendi burjuva hukuklarını yok saydıkları ve her türden haydutluğun başını çektiği zamanları yaşamaktayız. Emperyalist haydutların ve barbarların güç mücadeleleri ve yerel çatışmalarla ezilen halkları iç savaşlar içerisinde yaşamaya mahkum ettiği zamanlarda kurtuluşun yolunu, mücadelenin ışığını devrimci Kawa gösteriyor. Ya barbarlık ya insanlığın açlık , salgınlar, yoksulluklar içerisinde boyun eğerek yaşaması ya da emperyalist barbarlığa karşı mücadele ve sosyal kurtuluşun yolunu açarak paylaşımcı dayanışmacı, ortaklaşmacı bir toplumsal düzen için mücadele yolu..

Suriye’de emperyalist talan ve paylaşım çekişmeleri ve çatışmalar sürüyor. Enerji rezervlerinin yoğunlaştığı bölgelerde ABD, AB ve Çin in emperyal çıkarlı rekabeti sürüyor.

Siyasi iktidar, izlediği dış politikayla savaşların parçası durumuna gelmiştir. Siyasi iktidar, bölgede yer edinmeye dönük savaş politikalarından geri çekilmelidir. Bölge halklarının ve halkımızın savaş politikalarından bir çıkarı olamaz. TSK Birlikleri Suriye topraklarından çekilmelidir. Dinci-cihatçılarla ilişkiler kesilmelidir. Afganistan ve Ortadoğu’da ABD emperyalizminin beslediği dinci gericilik, 11 Eylül ile nasıl  ABD karşıtı niteliğe büründüyse HTŞ ve benzeri dinci silahlı örgütler de güç çatışmasında her zaman saf değiştirir. Petrol ve silah ticaretinde emperyalist haydutlarla anlaşmalara yeltenmek ve çatışmalara girmek halklara can kaybı, yoksulluk, mültecilik, acı, kan getirir. Halkların çıkarı, bölge halklarıyla kardeşlik ve barış politikası izlemektir.

Baharın müjdecisi olan ve halkların barış ve kardeşlik için ayağa kalktıkları Newroz, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Asya’da ve ülkemizde yaşayan Kürt, Türk, Arap, Sünni, Alevi, Hıristiyan her dinden, mezhepten, ulusal ya da etnik aidiyetten tüm bölge halklarının emperyalist haydutluğa ve halklara dayatılan savaş politikalarına karşı birlik, dayanışma ve mücadele günü olsun..Halklar bölgemizde barış istiyor,tarih boyunca savaşları,haydutluğu sömürüyü, ilhakçı, yağmacı egemenler yaptı. Gün Ortadoğu’da sosyal ve ulusal kurtuluşun gerçekleşmesi ve ilerlemesi için halkların birliği, eşitliği ve kardeşliği  günüdür. Barbarlık mutlaka yenilecek ve zafer halkların olacaktır..

İktidarların her dönem zor politikalarına maruz kalan, temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alınan, seçilmiş kürt politikacılara uygulanan baskı, tutuklama, halkın iradesi yok sayılarak,fezlekelerle milletvekiliklerinin düşürülmesi, belediyelere kayyum politikaları, ötekileştirme, burjuva hukukunun askıya alındığı uygulamalar, ırkçı şöven kışkırtmalar tehlikeli ve halkların birlikte yaşama, barış politikalarını tesis etmede çaba ve azimlerini de kırmaya yöneliktir. Kürt sorununun temel hak ve özgürlükler temelinde barışçıl ve eşit hakların kullanımı ile çözümü bir zorunluluk durumuna gelmiştir. Ortadoğu’da emperyalist dayatma politikalarına karşı durmak, halkların ve ulusların haklarına saygı, içişlerine karışmama temelinde sağlanabilir. İnsanlığın tarihsel birikimi bunu göstermektedir. Ortadoğu halklarının kurtuluşunun yolu emperyalist haydutlara karşı birlik, dayanışma ve mücadeleden geçmektedir.

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına aldı. Ülkelerde milyonlarca insan hastalık nedeniyle yitirildi. Kapitalizmin doğayı, insanı hoyratça ve geleceği feda ederek kullanıyor. Açlık, yoksulluk, yetersiz, sağlıksız beslenme; hava, toprak ve suyun kirletilmesi, ekolojik dengeyi bozan maden ocakları, enerji,  jeo termal tesislerinin plansız ve hoyrat kullanımı yeni salgınlara kapı açıyor. Halk sağlığını koruyacak politikaların geliştirilmemesi, yeterli bütçenin ayrılmaması yıkıcı etkilerin ivmesini artırıyor. Neoliberal sağlık politikaları, kapitalizmin kar hırsıyla ticaretleştirdiği sağlık alanı, hastanelerimizin, hekimlerin, sağlık emekçilerinin ulaşamadığı ekipmanlar, haciz gelen hastanelerimiz kaygılarımızı artırıyor.

Ülkemizde kadına yönelik şiddetin, cinayetlerin arttığı bir dönemi yaşıyoruz. Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, şiddete uğrayanın korunması, şiddeti uygulayanın uzaklaştırılması ve cezalandırılması sorumluluklarını devlete yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nin siyasi iktidar tarafından TBMM’nin iradesi yok sayılarak  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi  ile bir gecede  hukuk dışı bir biçimde fesh edilmesi, çürümüş, kokuşmuş tekeci kapitalist düzenin ve siyasi iktidarın kadın emeği sömürüsünü  artırarak, şiddet ve kadın cinayetleri ekseninde düzenin tahkim edilmesidir.

Üretimin toplumsal karakteri, üretim araçlarının özel mülkiyeti, sermayenin acımasız sömürüsü, kar hırsı karşısında işçi sağlığını ciddi olarak tehdit ediyor,  fabrikalarda, işletmelerde üretim sürüyor, ekonomik-sosyal hakların kullanımı, korunması olanaksız hale getiriliyor.

Pandemi koşullarında gerilemekte olan , yok edilen haklarımız için bir araya gelmek, mücadeleyi yükseltmek daha da önem kazanıyor. Bir araya geldikçe büyüyecek, birbirimize kenetlendikçe mücadeleyi ilerleteceğiz.

Bu koşullarda  Newroz,  eşitsizliklere, kazanılmış hakların yok edilmesine, haksızlıklara, adaletsizliğe, hukuksuzluğa karşı birlikte mücadelenin öne çıkan adımı olacaktır.

Newroz  dünya halklarının kapitalist virüslerden ve emperyalist haydutlardan, onların yetiştirmesi-beslemesi İslamcı-dinci silahlı kafa kesen insanlık düşmanlarından, faşist burjuva diktatörlüklerden kurtulması mücadelesidir. Yeter ki Kawa’nın  iyiyi, haklı olanı ve aydınlığı temsil eden meşalesini yükseklerde tutalım,  söndürmeyelim.. O meşale, dünya halklarını ve Ortadoğu halklarını aydınlatmaya devam etsin, dayanışma, paylaşım, barış getirsin.

Nevruz kutlu olsun.
Newroz Piroz Be!

İzmir’de kadınlar haykırdı; Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız. İstanbul Sözleşmesi bizimdir vazgeçmeyeceğiz..

Kadına yönelik şiddetle mücadele için devlete önemli yükümlülükler getiren İstanbul Sözleşmesinin  siyasi iktidar tarafından TBMM’nin iradesi yok sayılarak  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi  ile hukuk dışı bir biçimde fesh edilmesi karşısında  İzmir’de kadınlar sokağa çıktı.   Türkan Saylan Kültür merkezi önünde toplanan kadınlar, “Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız.”  ,   “İstanbul Sözleşmesi bizimdir, vazgeçmeyiz ” diye haykırdılar.

Kadınların açıklaması şöyle;

“Kadına Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” yani bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi, dün gece yarısı Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile kaldırıldı.

Kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayanın korunması, şiddet uygulayanın uzaklaştırılması ve cezalandırılması sorumluluklarını devlete yükleyen sözleşmenin iktidarın hedefinde olduğunu biliyorduk. Nicedir “Halk istiyorsa sözleşmeden çekiliriz” diyen iktidara karşı halkın yarısı olan biz kadınlar aslında çok net cevaplar verdik. “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” dedik.

“İstanbul Sözleşmesini Uygula” dedik.

“Haklarımızdan ve Hayatlarımızdan Vazgeçmiyoruz” dedik.

Sanki aylardır bu taleplerimizi bulunduğumuz her mecradan iletmemişiz gibi, hem de tüm Türkiye’de meydanlar dolusu kadınlar olarak İstanbul Sözleşmesi’nden asla vazgeçmediğimizi haykırdığımız 8 Mart’ın hemen ardından, bir gece yarısı Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesinden çıkıldığını Resmi Gazete’den öğrendik.

İstanbul Sözleşmesi kimsenin iki dudağının arasında değildir. Milyonlarca kadının hayatı ve hakları tek bir adamın kararına sığamaz, milyonlarca kadının canı tek adamın bekasına kurban edilemez. Bu sözleşmeyi biz kadınlar dişimizle, tırnağımızla, mücadelemiz ile kazandık. Haklarımızı elimizden almanıza, bizleri şiddete ve öldürülmeye mahkum etmenize izin vermeyeceğiz. Sözleşmeden vazgeçmiyoruz!

Sözleşmeden çekilme kararı Anayasa’ya ve uluslararası insan hakları hukukuna aykırıdır. İnsan haklarına aykırı faaliyette bulunmak devletin yetkisini açıkça kötüye kullanmaktır.

Biz kadınlar eşitlik istiyoruz. Evde, işte, sokakta korkmadan yaşamak, çalışmak, yürümek istiyoruz. Şiddete uğramaktan, öldürülmekten korkmadan yaşamak istiyoruz. Her kadının kendini güvensiz hissettiği bu ülkede, şiddetle etkin bir mücadelenin, daha etkili önlemlerin, koruma mekanizmalarının konuşulması gerekirken, İstanbul Sözleşmesinden çıkılması tarihi bir hatadır. Bu karar Türkiye tarihine bir utanç sayfası olarak geçecektir. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kadınların kazanımlarına yapılmış en büyük saldırıdır.

Sözleşmeyi nasıl kazandıysak öyle savunacağız.

İstanbul Sözleşmesi bizimdir, vazgeçmeyeceğiz.”

 

İzmir’de sağlık emekçileri baskılara, sürgünlere ve açığa almalara karşı sokağa çıktı. Sağlık emekçileri; Sendikal faaliyetlere karşı uygulanan baskılara,sürgünlere ve açığa alınmaya karşı aşağı bakmayacağız, direne direne kazanacağız.

Ses İzmir şube, İzmir Tabip Odası, İzmir Diş Hekimleri Odası, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İzmir Şube  Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası İzmir Şube, Tüm Radyoloji Teknikerleri ve Teknisyenleri Derneği Dokuz Eylül Üniversitesi  Rektörü Nükhet Hotar’ın  sendikal faaliyetlere karşı uyguladığı baskılara ve açığa almalara, SES İş Yeri Temsilcisi Günseli Uğur ve SES üyesi Arzu Sert hakkında verdiği uzaklaştırma kararına ilişkin Kemeraltı Çarşısı girişinde  basın açıklaması yaptı.

Açıklama şöyle

“11 Mart 2020 Tarihi itibari ile yanlış sağlık politikaları sonucu sağlık çalışanlarını ve vatandaşlarımızı kaybettiğimiz, ölüm ve tükenmişlikle geç bir 1. yılını geride bırakıyoruz. Sağlık  ve sosyal hizmet alanındaki emek ve  meslek örgütleri olarak, halk sağlığı ve sağlık emekçilerinin sağlığı için pandemi sürecinde salgın yönetimi ve salgının kontrol altına alınabilmesi kızının kesilmesi ve en nihayetinde önlenebilmesi için, sürekli uyarı ve önerilerde bulunduk. Bu uyarı ve önerilerimizi, bilimsel verilere, istatistiklere, raporlar ve incelemelere dayandık. Sağlık hizmetlerinin sunumunda olduğu kadar, karar alma süreçlerinde  de işin sahiplerinin örgütleri aracılığıyla salgının yönetilmesi aşamalarında bulunması gerektiğini dile getirdik. Ancak siyasi ve ekonomik kaygılarla yanlış kararlar almaya devam edildi. Bu yanlış kararlar ve  alınması gerektiği halde alınmayan kararlar nedeniyle Covid-19  pandemisinde   binlerce insanımızı, yüzlerce sağlık çalışanımızı kaybettik. Kayıplarımız maalesef bugün de devam etmektedir.

Sağlıkta dönüşüm ile sağlık sisteminde zaten mevcut olan aksaklıklar pandemi ile daha da hissedilir hale gelmiş ve bu durumun üstesinden sağlık çalışanlarının ekstra efor sarf etmesi ile gelinmeye çalışılmıştır. Pandemi döneminde sağlık çalışanları giderek daha zor koşullarda sağlık hizmeti sunmak zorunda kalmışlardır. Covid 19 pandemi sürecinde tüm sağlık çalışanları,  fiziksel psikolojik ve mesleki olarak en zor süreci yaşamış, mobing artmış, şiddet devam etmiştir; sonuç olarak en fazla hastalanan vefat eden meslek grubu sağlık çalışanları olmuştur. 388 sağlık çalışanı hayatını kaybetmiştir. Bu süreçte 6 Sağlık çalışanı intihar etmiş, kreşlerin kapalı olmasından kaynaklı nöbete giderken çocuklarını komşusuna emanet eden hemşirenin iki çocuğu evde çıkan yangında hayatını kaybetmiştir.

Bunlara rağmen ülkemizde sağlık çalışanları salgından yeterince korunmamış, izin kullanmaları yasaklanarak dinlenme hakları ihlal edilmiş, istifaları yasaklanmış, emeklerinin karşılığı ödenmemiş, Covid-19 un meslek hastalığı sayılması konusunda ciddi direnç gösterilmiştir. Atama bekleyen binlerce sağlık çalışanı olmasına rağmen Bakanlık  mevcut sağlık çalışanlarını ölümüne çalıştırmayı tercih etmiştir. Pandemiden  çalışanları korumak için kronik hastalığı olan vb. kamu çalışanları idari izinli sayılırken, mesai saatleri kısaltılır ve dönüşümlü çalışmaya geçirirken sağlık çalışanları bu düzenlemelerden muaf tutulmuş, virüs riskine en fazla maruz kalan bu grup olmasına rağmen çalışma saatleri daha da uzatılmıştır. Gebelere 24 haftaya kadar izin verilmemiş, 24. haftadan sonra da çoğu yerde nöbetten muaf tutulmamış emzirme izinlerinin kullanımı konusunda da çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır.

Sosyal hizmet çalışanları 14 gün boyunca kurumlarından ayrılmayacak şekilde çalıştırılmış, ek ödemelerden ve aşılanmadan muaf tutulmuşlardır. Sosyal medyaya da yansıyan görüntülerden anlaşılmaktadır ki bu kadar yoğun çalıştırılan sağlık çalışanları için nitelikli yemek bile sağlanmamıştır.

Toplum Sağlığı ve sağlık emekçilerinin sağlığını tehdit eden tüm unsurlara karşı örgütlü duruşumuz ile ayakta kaldığımız, aşağı bakmadığımız bir süreçte, 9 Eylül Üniversitesi Rektörlüğü sendika temsilcisi Günseli Uğur ve sendika üyesi Arzu Serti açığa alarak, yine akıl almaz  ve hukuk dışı bir karara imza atmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi rektörünün bu yaptığı ilk değil, daha önce de benzer hukuksuz, dayanıksız, akıl dışı baskı ve sürgünler ile sendikal faaliyeti durdurmaya yönelik yaptırımları olmuştu. Geçen yılın Haziran ayından itibaren 9 Eylül Hastanesinde sendikal faaliyetler kapsamında, sağlık emekçilerinin hak arama mücadelesi süreçlerinde birçok sendika, dernek ve sağlık meslek odalarının da ortak katılımı ile etkinliklerimiz önce hastane yönetimi tarafından daha sonra da pandemie koşulları gerekçesiyle eylem yasakları getirilmesi ile Hıfzısıhha Kurumu aracılığı ile engellenmiştir. Pandemi döneminde yaşanan; çalışan sağlığına ilişkin sorunlar, ek ödeme adaletsizliği vb. neticesinde, ek ödeme  değil yoksulluk sınırının üzerinde emekliliğe yansıyan temel ücret, 3600 ek gösterge, yıpranma payı, güvenceli istihdam, 7/24  ücretsiz, nitelikli ve ulaşılabilir kreş hakkı gibi temel taleplerle gerçekleştirdiğimiz basın açıklamalarında çeşitli boyutlarda soruşturma ve disiplin cezaları ile karşılaştık. Aynı sendikal faaliyetlerimiz nedeniyle birçok meslek grubundan pek çok kişiye kınama, 20’ye kesme gibi cezalar verildi. Bu cezaları itiraz edildiğinde itiraz reddedilerek kınama cezası onaylandı

Ağustos ayında işyeri Sendika temsilcisi olmasına rağmen Günseli hemşire hastanenin dışında, Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlı bir ASM’ de görevlendirme adı altında sürgün edildi. Pandeminin en yoğun dönemlerinde hastanelerde bu kadar eksik sağlık emekçisi varken bu sürgünün, tamamen keyfi bir şekilde karar verildiğini dile getirmiştik.  Nitekim görevlendirilmenin iptaline ilişkin açılan davada; mahkeme tarafından 4688  Sayılı  Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun 18. maddenin ikinci fıkrasına dayanarak  “ kamu işvereni, sendika işyeri temsilcisi, sendika il ve ilçe temsilcisi ile sendika şube yöneticilerinin iş yerinin sebebini açık ve kesin şekilde belirtmedikçe değiştirilemez”  hükmü ile  hukuka uyarlılık olmadığı ifade edilerek sürgün’ün iptaline karar verilmiş, 6 ay sonra keyfi uygulamaya son verilmiştir

Bugün gelinen noktada 5 Mart Cuma günü, Covid-19 nedeniyle kaybettiğimiz  388 sağlık emekçisi için, 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi yemekhanesinin içerisinde bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Akabinde açığa alınma kararı çok hızlı bir şekilde 8 Mart  Pazartesi günü arkadaşlarımıza tebliğ edildi. 8 Mart tüm dünyada kadınların mücadele günü kabul edilen bir günde, iki kadın sağlık emekçisi sendikal faaliyetlerinden dolayı cezalandırılmak isteniyor olması durumu daha iyi gözler önüne seriyor. Açığa  açığa alınma gerekçesi olarak, haklarında başlatılan soruşturmanın selameti açısından denmekte, fakat haklarında açılmış veya arkadaşlarımıza sözlü veya yazılı tebliğ edilmiş herhangi bir soruşturma bulunmamakla birlikte, sonradan açılacak bir soruşturmanın tedbiri olarak hangi neden ile arkadaşlarımızın açığa alındığı henüz beyan edilmemektedir.  Bu karar hem hukuk nezdinde hem de sendikal mücadele açısından yok hükmündedir. Bu hukuk dışı kararlar ile bizlere baskı oluşturulmaya çalışmaları, kamuoyu önünde yaşananlardan dolayı zor duruma düşen üniversite rektörü, sorunları çözmek, diyalog kurmak yerine hakkını arayan emekçilere soruşturmalar başlatarak, sağlık  emekçilerindeki huzursuzluğu artırmakta iş barışını bozmaktadır. Görüldüğü üzere soruşturmanın gerekçesi dahi olmadan cezalar vererek hukuksuz işler yapmakta, sendikaların üyelerine yönelik sendikal ve anayasal haklarını kullanmalarından kaynaklı olarak tehditlerde bulunarak suç işlemektedir. Pandemi ile mücadele sürecinde yitirdiğimiz sağlık ve sosyal hizmet emekçilerini  anmak suç değildir.

Bir süredir Boğaziçi’de kayyum Rektör Melih Bulu ile yaratılmak istenen korku iklimi, İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Nükhet Hotar ile yaratılmak isteniyor. Tam bir partili rektör gibi davranarak üniversitelerimiz, bilim merkezlerimiz böyle akıl dışı kararlar ile yönetilemez!

Buradan uyarıyoruz derhal bu hatadan dönülmelidir. Pandemi ile mücadelenin en önündeki sağlık emekçilerine kulak verin. Salgın ile mücadelede özveri ile insanüstü bir çaba gösteren ve artık tükenmişlik yaşayan sağlık emekçilerinin motivasyonunu olumsuz etkileyen tüm uygulamalardan vazgeçip taleplerini karşılayın. Sendikal faaliyetlerinden dolayı sağlık emekçilerini cezalandırmak kabul edilebilir değil. Bu kararlar Sağlık emekçilerinin iş barışını ve huzurunu bozarak salgın ile mücadeleyi sekteye uğratmaktadır. Bir an önce bu hukuksuz işlemden vazgeçilerek, soruşturma ve açığa alma kararından vazgeçilmelidir.

Bilinmelidir ki benzer tutum devam ettiği sürece bizler, arkadaşlarımız işlerine geri dönene kadar yan yana durmaya, haklı ve meşru mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri sokağa çıktı; Ömer Faruk Gergerlioğlu yalnız değildir, HDP yalnız değildir.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  HDP Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi ve HDP’nin kapatılmasına yönelik  saldırılar karşısında sokağa çıktı ve Türkan Saylan Kültür merkezi önünde açıklama yaptı.

Açıklamayı Disk Ege Bölge temsilcisi Memiş Sarı okudu. Açıklama şöyle;

“Dün Türkiye’de demokrasi adına kırıntı olarak kalan ne varsa büyük bir darbe daha aldı.

İyi hekimliğin örneklerinden, kararlı ve özverili bir insan hakları savunucusu olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği, 2016 yılında sosyal medyada paylaştığı bir haber nedeniyle verilen hapis cezası gerekçe gösterilerek düşürüldü. Bu süreçte tam bir hukuk katliamı yaşanmış, Gergerlioğlu hakkındaki yargılama, milletvekili olmasına rağmen durdurulmamış, daha sonra emsal kararlar bulunmasına karşın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun sonucu dahi beklenmemiştir.

Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM’de görev yaptığı süre boyunca KHK’lı binlerce mağdurun; cezaevinde ve gözaltı merkezlerinde işkence ve kötü muameleye maruz kalanların; gözaltında zorla kaybedilmek istenenlerin; ötekileştirilenlerin; ekonomik, sosyal ve kültürel hakları yok sayılanların hep sesi oldu. Siyasal iktidarın söylediği yalanlara, işlediği suçlara sessiz kalmadı. Lime lime dökülen bu zorba düzenin ipliğini pazara çıkardı. Hakikati, hukuku ve adaleti savundu. O nedenle büyük bir tahammülsüzlüğün sonucunda hukuk garabeti bir kararla cezalandırıldı, halkın oyları ile seçildiği milletvekilliğinden üstelik halkın iradesine rağmen koparıldı.

Aslında bu tahammülsüzlüğün ve hukuksuzluğun gerekçelerini Ömer Faruk Gergerlioğlu dün kendi diliyle çok yalın biçimde anlatmıştır:

Biz milletvekili olsak da olmasak da bu topraklarda kardeşliğin, barışın, adaletin tesis edilmesi için uğraş vereceğiz. Ben şahsen milletvekili olmadan önce de bu milletin sorunları ile yoğun bir şekilde uğraşan bir insan hakları savunucusuydum. Milletvekili olunca da aynı şeyi yaptım. Tüm insan hakları ihlallerinde elimden gelen tüm gücümle mücadele ettim. Şu anda milletvekilliği benden alınmış olsa da aynı şeyleri söylemeye devam edeceğim.  

27 yıllık uzman doktor hayatımda sırf Kürt meselesinde barışı önerdiğim, çatışma dışında barış çözümünün olması gerektiğini söylediğim için ihraç edildim ve her türlü haksız muameleye uğradım. Sivil ölümü, soykırım muamelelerine uğradım, üyesi olduğum dernekler kapatıldı. İş bulamadım çünkü kimse iş vermedi. Kocaeli’den Batman’a giderek çalışmak zorunda kaldım. Ne insan hakları konusunda ne Kürt meselesine dair görüşlerimden bir milim geri adım atmadım.”  Evet hakikat bu kadar açık ve yalındır…

Sonuç olarak dün TBMM’de alınan karar ile Anayasa ve Türkiye’nin altına imza attığı sözleşmeler ile güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir. Barış hakkı, adil yargılanma hakkı ihlal edilmiştir. Seçme ve seçilme hakkı ihlal edilmiştir. Dolayısıyla büyük bir suç işlenerek Anayasa bir kez daha ihlal hatta ilga edilmiştir. Anayasa, hukuk ve tüm demokratik değerler bir kez daha ayaklar altına alınmıştır.

Ancak tüm meşruiyetini yitirmiş, zor ve baskı araçları ile ayakta durmaya çalışan AKP-MHP iktidar bloku dün hızını alamayarak saldırılarına bir yenisini daha eklemiştir. Dr. Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesinin ardından iktidarın sopası haline gelmiş olan yargı tarafından HDP hakkında kapatma davası açılmıştır.

Evet, sözün tıkandığı yerdeyiz. Hukuk yok… Anayasa yok… Ülkenin tüm demokratik değerlerine, tüm hak ve özgürlüklere büyük bir saldırı var…

Ancak şu iyi bilinmeli ki, barış, adalet, eşitlik ve demokrasiden yana güçler olarak bu faşist saldırılara asla boyun eğmeyeceğiz. Üzerimize örtülmeye çalışılan bu karanlığa asla teslim olmayacağız.

Haksızlığa ve hukuksuzluğa uğrayan, baskı gören herkesle sahip olduğumuz ahlaki ve vicdani sorumluğumuz gereği, devrimci ve demokrat olmanın gereği dayanışma içinde olacağız.

O nedenle buradan bir kez daha güçlü bir şekilde haykırıyoruz:  Ömer Faruk Gergerlioğlu yalnız değildir… HDP yalnız değildir…

Yaşasın devrimci dayanışma…

Haklıyız, direniyoruz ve mutlaka biz kazanacağız…

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri”

“Toplum Sağlığı için Demokrasi ve Adaleti” savunan sağlık emekçilerine selam olsun!

14 Mart Tıp Bayramı haftası kapsamında İzmir Sağlık Platformu “Katledilen ve kaybettiğimiz sağlık  çalışanlarının emek mücadelesi ,mücadelemize ışık tutmaya devam ediyor.”   basın açıklaması yaptı  ve  denize  kırmızı karanfiller bıraktı. 

İzmir Sağlık Platformu,  Cumhuriyet Meydanı deniz kıyısında  14 Mart Tıp Bayramı Haftası kapsamında, “Katledilen ve kaybettiğimiz sağlık  çalışanlarının emek mücadelesi ,mücadelemize ışık tutmaya devam ediyor.”   basın açıklaması yaptı  ve  denize  kırmızı karanfiller bıraktı.  Açıklamaya, İzmir Sağlık Platformu bileşenleri, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri  Demokratik Kitle Örgütü temsilcileri ve  HDP Milletvekili Murat Çepni de katıldı.

Basın açıklaması öncesinde salgında  hayatını kaybeden ve katledilen sağlık emekçileri  için 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Açıklama İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Nuri Sever Yüksel tarafından yapıldı.

Açıklama şöyle;

“Katledilen ve kaybettiğimiz sağlık  çalışanlarının Emek mücadelesi ,mücadelemize ışık tutmaya devam ediyor.

14  Mart Tıp Haftası nedeniyle Dr. Mehmet  Emin  AYHAN  nezdinde  sendikal mücadele tarihinde  görevi sırasında katledilen  ve kaybettiğimiz sağlık ve sosyal hizmet emekçisi arkadaşlarımızı her yıl olduğu gibi 23. Kez denize karanfiller bırakarak saygıyla anıyoruz.

Necati  AYDIN , Ayşenur  ŞİMŞEK , Abdülaziz YURAL , Şehmuz DURSUN , Eyüp ERGEN  nezdinde  tüm katledilen, kaybettiğimiz sağlık  emekçilerini  saygıyla  anıyoruz.

İnsan vicdanında derin yaralar açan Sivas’ta yakılarak  katledilen  sağlık  emekçisi  Dr. Behçet  AYSAN’ ı  saygıyla anarken Sivas’ta yakılan insanları unutmuyor , unutturmuyaoruz.

Neo-liberal sağlık politikalarını ürünü olan sağlıkta dönüşüm projesi,  çalışanların iş yükünü artırmış , esnek güvencesiz çalışma , tükenmişlik getirmiş aynı zamanda  şiddeti körüklemiştir.  Kayda geçen günlük   30 şiddet vakası  vardır. Kayıtlara geçmeyen daha da fazla olduğu bilinmektedir. Artan  şiddet sonucu  Ersin ARSLAN ,  Melike ERDEM, Kamil FURTUN ,Aynur  ERDEM, Hasan Orhan ÇETİN, Dr. Fikret HACIOSMAN  ve daha bir çok sağlık emekçisi yaşamlarını yitirmişlerdir. Bütün arkadaşlarımızı saygıyla anıyoruz

Değersizleştirilen, yok sayılan sağlık çalışanları Covid19 pandemisiyle yeni ve vahim bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Şeffaf yönetilmeyen bu süreçte  yetersiz kişisel koruyucu ekipman, ard arda alınan yanlış kararlar, sağlık emek örgütlerinin sürece dahil edilmeyişi hazin sonuçlar doğurmuştur. Hak mücadelesi;  idari baskılar, sürgünler,  görevden alınmalarla engellenmeye çalışılmıştır.

Tükeniyoruz, ölüyoruz, yönetemiyorsunuz  uyarılarımız her zaman olduğu gibi duyulmamış önemsenmemiş ve baskılarla dile getirilmesi önlenmeye çalışılmıştır. Ve ne yazık ki,bu durum dörtyüze yakın sağlık emekçisinin ölümünü getirmiştir. Prof Dr. Cemil Taşcıoğlu, İzmirden  Dr. Atilla Baran, Dr. Galip Berkay Dingillioğlu,  Dr. Cengiz Çil, Dr. Orhan Doğan,  Dt.  Mustafa Oral ve birçok isim aramızdan ayrıldılar. Kayıplarımız hala bu  hatalarla dolu anlayış nedeniyle devam etmektedir. Bu pandemi mücadelesinde hayatını kaybeden sağlık çalışanları isimlerini yüreklerimize ve göz yaşlarımıza yazdırdılar. Onların kayıplarından duyduğumuz acı tarifsizdir.

Daha fazla kayıp yaşamamamız için ertelenen iş sağlığı güvenliği yasası uygulanmalı, çalışan sağlığı güvenliği işyerlerinde öncelenmelidir.  Sağlıkta  şiddeti engelleyecek politikalar  hızla hayata geçirilmelidir.

Kaybettiğimiz ve katledilen sağlık emekçilerini unutmayacağız, unutturmayacağız Anıları mücadelemize ışık tutmaya devam edecektir. Saygıyla ve minnetle.

İnsanca çalışmak insanca yaşamak istiyoruz

Covid 19 meslek hastalığıdır

Güvenceli iş güvenli gelecek

Sağlikta her türlü şiddeti engelleyecek politikalar hayata geçirilsin

İZMİR TABİP ODASI

İZMİR DİŞ HEKİMLERİ ODASI

SAĞLIK VE SOSYAL HİZMET EMEKCİLERİ SENDİKASI İZMİR ŞUBESİ

BİRİNCİ BASAMAK SAĞLIK ÇALIŞANLARI BİRLİK VE DAYANIŞMA SENDİKASI 2 NOLU ŞUBE

SOSYAL HİZMET UZMANLARI DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

TÜRK PSİKOLOGLAR DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ – TÜRKİYE PSİKİATRİ DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

TÜM RADYOLOJİ TEKNİSYENLERİ VE TEKNİKERLERİ DERNEĞİ İZMİR ŞUBESİ

TÜRKİYE SAĞLIK İŞÇİLERİ SENDİKASI”

Açıklama sonrası Sağlık Emekçileri Sendikası İzmir Şubesi Başkanı Erkan Batmaz söz aldı. ” 14 mart Tıp bayramı haftasında yitirdiğimiz dostlarımız için karanfiller atacağız.. Sağlıkta ticaretin ölüm getirdiğini pandemi sürecinde gördük.  Sağlık sisteminin yetersizliğinden yitirdiğimiz sağlık emekçileri ve halkın bireyleri  açısından sağlığın ne halde olduğunu görmekteyiz..ısrarla sağlığı özelleştirmeye çalışanlara karşı ayağa kaldıracağımız şey ücretsiz sağlık mücadelesi , halk sağlığını ve sağlık emekçilerinin sağlığını önemseyen  bir mücadele olmalıdır.  Pandemi sürecini başarılı bir şekilde yürüttüğünü söyleyenler daha dün Dokuz Eylül Üniversitesi’nde   yitirdiğimiz sağlık emekçileri için  bir dakikalık saygı duruşunda bulunan  üyelerimiz açığa alındı..sağlık mücadelesini ve alanları asla terketmeyeceğiz onlar onurumuzdur.” dedi.

Sağlık emekçileri denize katledilen ve kaybedilen sağlık emekçileri için denize karanfiller bıraktı. Ve karanfilleri bırakırken  bir şiir okundu..