YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

“.Onlar köküdür memleketin Dallara yürüyen su”


YUSUF METİN (1952-15.08.1978)
UNUTMADIK
UNUTTURMAYACAĞIZ
“.Onlar köküdür memleketin
Dallara yürüyen su
Bu kökte salkıdı.
Onlar umudun temeli
Onlar kanadı hürriyetin
Halkın aklıdır.”
İmece Dostluk Dayanışma Derneği

Savaşsız sömürüsüz bir dünyada özgür bayramlara..

Dünya Mirası Kaz Dağlarından Elinizi Çekin!

Emperyalizmin(tekelci kapitalizmin) Türkiyenin ormanlık alanlarındaki altın madeni soygunu 295 bin ağacın kesilmesinden sonra kamuoyunun duyması ile yükselen halk tepkisine İzmir’den de ses verildi. Kaz Dağları’nda yaşanan ağaç katliamı ve altın madeni projesi ‘İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin düzenlediği basın açıklamasıyla protesto edildi. Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde toplanan ‘İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’ “Dünya mirası Kaz Dağları’ndan elinizi çekin” yazılı pankart açarak sık sık “AKP elini doğamızdan çek”, “Havama, suyuma, ormanıma dokunma”, “Emperyalistler işbirlikçiler 6.filoyu unutmayın”, “Altıncı şirket kaz dağlarından defol”, “Orman yaşamdır,ormanı koru” sloganlarını attı. Demokrasi Güçleri; “Kaz dağlarında henüz siyanürle açık altın madenciliği ile onarılamaz tahribatlara neden olmadan, verilen iznin iptal edilmesi, traşlanan orman alanının bir an önce ağaçlandırılarak eski haline kavuşturulmasını” istedi.

Basın açıklamasını TMMOB Orman Mühendisleri İzmir Şube Başkanı Sebahattin Bilge okudu.

“Yeryüzündeki yaşam sürekliliğin teminatı ve canlıların evi olan ormanlar artan insan nüfusunun etkisi ile halen yok edilmektedir. Bu yok oluş yapılırken içtiğimiz suda, havada, bir ekosistem olarak yaşamsal önemi yok sayılmaktadır. Bunun en yakın örneği Kazdağı ekosisteminin içinde yer alan Kirazlı altın madeni sahasında yaşanmış şimdiden 204 hektar (yaklaşık 300 futbol sahası kadar) orman alanı vahşi madenciliğe kurban edilmiştir.

Kazdağları; endemik tür zenginliği yüksek yani dünyada sadece ülkemizde tür kültürlerin yoğun olarak bulunduğu, çeşitliliği çok yüksek olan bir bölgedir. Önemli bitki alanlarını içinde barındırır. Kaz Dağları’nda 800 civarında bitki türü tespit edilmiştir. Bu türlerin 79 adedi en demektir. Bilimsel adı abiesequi-trojanı olan Kazdağı Göknarı adını Kaz Dağından alır ve dünyada sadece Biga Yarımadası üzerindeki lokal bölgede yayılış gösterir. Bu bölge 40 adet memeli türüne ek olarak, 15 Amfibi (iki yaşamlı) ve sürüngen familyasından 34 türe ait 190 örnek ve 147 kuş türüne ev sahipliği yapmaktadır.

Kanadalı maden şirketi Alamos Gold’un sahibi olduğu Doğu Biga Madencilik Şirketine 600 ektarlık alanda işletme ruhsatı verilen alan Çanakkale ili Merkez ve Bayramiç ilçesi sınırları içinde kalmaktadır Aladağ ve Kirazlı Orman İşletme Şefliklerindeki sahanın tamamı kızılçam, karaçam ve meşe türlerinden oluşan verimli ormanlık alan nıdır. ÇED raporuna göre 46.650, Orman Genel Müdürlüğü’ne göre 13.400 TEMA Vakfı’na göre ise 195.000 ağacın kesildiği ifade edilmiştir. Oysa en kolay bir şekilde Kirazlı ve Aladağ Orman İşletme Şefliği Orman Amenajman Planlarındaki bilgiler kullanıldığında, kesilen ağaç miktarının TEMA Vakfı’nın açıkladığı rakamdan daha fazla olduğu ortadadır. Kesim yapılan 204 hektarda 13.400 hektar ağacın kesilmiş olması demek bir hektar alanda 66 ağaç olduğu anlamı anlamına gelmektedir. Özellikle genç ormanların yoğun olduğu bu alanda bu sayıda ağaç olması alanın bozuk orman karakterinde olduğu anlamına gelir. Ormancı olmayanların bile uydu görüntülerine şöyle bir bakması açıklanan 13.400 ağaç sayısının doğru olmadığını görmeye yetmektedir.

Proje alanını ‘‘Çanakkale’ye 35 km, Kazdağlarına 40 km, Çanakkale’nin içme suyunu sağlayan Atikhisar Barajına 14 kilometre mesafededir bu sebeple olumsuz bir durum yoktur’’ şeklinde yapılan açıklamalar bir başka talihsizliktir. Özellikle 204 hektarlık alanda tüm ağaçların kesilmesini, toprağın sıyrılmasını orman tahribatı olarak değerlendirme yen ormancılık bilimiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan açıklamalar ormancılık mesleği için iç karartmaktadır. Halen ormanların birbirine zincirleme bağlı ilişkilerin olduğu bir ekosistem olduğunun anlaşılmadığını göstermektedir. Bir orman sadece sınırları içerisinde etki yapan, değer üreten bir varlık değildir. Bu örnekte, Kazdağları yöresel bir dağ silsilesi olup, ormanı, merası tarım alanları ve yerleşim alanları ile bir bütündür. Bu bakımdan belirtilen maden sahasının bulunduğu alan önce bölgeden, ardından ilişkili diğer ekosistemlerden ayrı tutulamaz.
Diğer yanlış olan husus Atikhisar Barajı’na 14 kilometre uzakta olduğu için olumsuz etki olmadığının ifade edilmesidir. Bu açıklama ile madenin yaratabileceği olası tüm olumsuzluklardan etkilenecek bir konumda olduğu, maden sahasının Atiker Barajı su toplama havzasını da kapsadığı, patlayıcılarla yeraltında su kanallarının değişeceği, bu esnada kayaların oksitlenmesi ve yağmur suları ile etkileşimi sonrasında havzaya gidecek ağır metallerin olacağı göz ardı edilmektedir. ABD’de bile sıkı önlemlere rağmen maden sahalarının %78 inden ağır metallerin suya karıştığı tespit edilmiştir. Ayrıca adeta dev kimyasal fabrika olan büyük siyanür havuzlarının orada açık olarak kalacağı, oluşacak buharlaşmanın çevreye etkisi, iklim değişikliğinin etkilerinin görüldüğü günümüzde aşırı yağışlar olması halinde olası bir taşkın sonucu bunların sularına karışması olasılığı alınmamaktadır. Cevher/ atık oranı yüksek olan altın madenciliği doğayı en fazla olumsuz etkileyen madencilik türüdür. Açık işletme sırasında yaklaşık 1,5 gram altın için 3-4 ton su kirletilerek kullanılmakta ve ağır metalleri( cıva, arsenik, molibden, kadmiyum vb.) açığa çıkarılmış yaklaşık 2 ton atık (pasa) doğaya ve havzaya bırakılmaktadır. Bu atıkların nasıl bertaraf edileceği, veya bertaraf etmemenin yaratacağı kamusal zararların kimlerce tazmin edileceği hiç tartışılmakta, adeta gözlerden kaçırılarak, ”ülke ekonomisine” yapıldığı iddia edilmektedir.
Yukarıda belirtilen gerçekler göz önüne alınarak Kaz dağlarında henüz siyanürle açık altın madenciliği ile onarılamaz tahribatlara neden olmadan, verilen iznin iptal edilmesi, traşlanan orman alanının bir an önce ağaçlandırılarak eski haline kavuşturulması gerektiğini düşündüğünüzü kamuoyuna saygı ile duyuruyoruz İzmir Emek ve demokrasi güçleri olarak Tüm duyarlı kesimleri ormanlarımıza zarar veren bu gibi uygulamalara karşı direnmeye davet ediyoruz Kamuoyuna saygıyla sunulur”

Barış Talebi suç değildir.


BARIŞI TALEBİ SUÇSA BU SUÇA ORTAK OLMAKTAN ONUR DUYARIZ
İzmir’de KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyenleri’ne destek oldukları için 86 kişiye “örgüt propagandası” suçlamasıyla dava açıldı, dava açılan isimler İzmir Mimarlık Merkezinde basın toplantısı gerçekleştirdi.
“Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza attıkları ve barış talebinde bulundukları için AKP’ ve iktidarının hedefi haline gelen ve ötekileştirilen; terör örgütü yandaşı gösterilen 2 binden fazla akademisyene destek olmak amacıyla, “barış talebi suç ise biz de aynı suçu işliyoruz” diyen ve 18 Ocak 2016 tarihinde İzmir’de kendileri hakkında suç duyurusunda bulunanlardan 86 kişiye “terör örgütü propagandası” iddiasıyla İstanbul Cumhuriyet Savcılığınca dava açıldı. Dava açılanlar, İzmir Mimarlık Merkezi’nde basın toplantısı gerçekleştirdi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla İzmir Mimarlık Merkezi’nde yapılan basın toplantısının açılış konuşmasını TMMOB İzmir İKK Dönem Sekreteri Melih Yalçın yaptı.
Barış Akademisyenlerine destek imzalarının örgütsel değil, bireysel kararlar olduğunu belirten Yalçın, “2016 Ocak ayında İzmir Adliyesi önünde yaptığımız basın açıklamasıyla eylemimizi duyurduk ve o gün tam da bu anlama gelen bir bildiriyi imzalayarak İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na kendimiz hakkında suç duyurusunda bulunduk. Ondan sonraki süreçte barış akademisyenlerinin çoğu işlerinden oldu. Onlar hakkında davalar açıldı. Şimdi barış akademisyenlerine olduğu gibi bizlere de dava açıyorlar. Ve İstanbul’da ağır ceza mahkemelerinde açılıyor. Bugün itibari ile 82 arkadaşımıza dava açılmış durumda. Bu süreç içerisinde barodaki arkadaşlarımızın desteğiyle bu açılan davaları birlikte takip etmeyi sürdürmeye çalışıyoruz” dedi.

Toplantıda ilk sözü “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı Barış İçin Akademisyenler bildirisi imzacısı Prof. Dr. Feride Aksu Tanık, barış mücadelesine ve barış akademisyenlerine verdikleri destekten dolayı teşekkür etti. Aksu; “2015 yılının yükselen şiddet ortamında hepimiz çaresizlik yaşadık. ‘Suça ortak olmayacağız’ metni önümüze geldiğinde çığlık atmış olduk…

”Bedeller ödedik. Ama canlarını yitirenlerin ödediği bedelin yanında değerlendirildiğinde ömrümüzü verdiğimiz işimizi kaybetmemiz aslında sadece yüreğimizi yatıştıran bir şey oldu. Biz de bu ülkede yaşanan acılara karşı bir bedel ödemiş olduk..’’

” 2016 yılının ocak ayında bildiri açıklandığında yüksek merciler tarafından hedef gösterildik. Ege Üniversitesi’ndeki akademisyenler olarak ülkü ocaklarının web sitesinde, yerel gazetelerde, isim, adres ve fotoğraflarımız paylaşılarak terörist olarak ilan edildik. Biz onlarla baş etmeye çalışırken fakültelerde, koridorlarda başını çevirenler, selam vermeyenler, bir ötekileştirmeye maruz kalırken sizler kendinizi savcılığa ihbar ettiniz. Çok ciddi bir dayanışma ortaya konuldu. Ve kendimizi çok iyi hissettik. Kendimizi yalnız hissetmedik. Aynı acılara, aynı tepkilere, aynı çaresizlikleri duyan insanlar olarak hep birlikte olduğumuzu hissettik. Ben size teşekkür etmek isterim. Ama bu eşitler arası bir teşekkür. Hiçbir zaman bir şeye öncülük ettik, siz ardından geldiniz gibi bir bakış açısıyla değil; çünkü bu suç duyurusunu yaparken aynı çığlığı sizler de atmış oldunuz. Hep birlikte olduğumuz, bu ülkede barışın inşasının mümkün olduğuna hep birlikte inandığımız için sizlere müteşekkiriz. İyi ki birlikteyiz, iyi ki varsınız. Evet, davalar yeniden görülüyor ama hiç kimse yalnız değil. Hiçbir barış akademisyeni yalnız kalmadığı gibi, kendini ihbar eden hiçbir dostumuz, yoldaşımız da yalnız kalmayacak. Barış mücadelesi mutlaka kazanacaktır bu topraklarda” diyen Aksu, kendilerini ihbar eden 86 kişiye gösterdikleri dayanışma için teşekkür ederek sözlerini sonlandırdı.

Dava açılan isimler adına açıklamayı Vezan Karabulut yaptı. ‘’Barış Akademisyenlerinin ‘suç’una ortak olmaya devam ediyoruz’’ başlıklı açıklama:

”Bilindiği üzere, ülkemizdeki çatışma ortamı on yıllardan beri sürüyor ve kaybedilen binlerce yaşama yenileri eklenmeye devam ediyor. Özellikle 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yaratılan gerginlik atmosferi, ilerleyen aylarda yüzlercae yurttaşımızın ölümüyle sonuçlanan bir çatışma durumuna evrilmiş, kentler, ilçeler harabeye dönmüş, buna karşı barışın sesini yükseltmeyi amaçlayan akademisyenler de seslerini “Bu suça ortak olmuyoruz” başlıklı Barış İçin Akademisyenler Bildirisi aracılığıyla duyurmak istemiş, imzaya açılan bildiriyi 2000’den fazla isim imzalamıştı.

Söz konusu metnin kamuoyu ile paylaşılmasının ardından, başını iktidarın önde gelen isimlerinin ve iktidar medyasının çektiği bir güruh tarafından, imzacı akademisyenler hedef haline getirilmişti. Linç dalgası sürerken bizler de, barış talebine destek olmanın, barış isteyenler ile omuz omuza durmanın her yurttaşın sorumluluğu olduğu bilinciyle, İzmir’den çeşitli meslek grubu ve toplum kesimlerinden 86 kişi 18 Ocak 2016 tarihinde İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na “biz de bu sözlerin altına imza atıyoruz ve yasal sorumluluğu üstlenmeye hazırız” diyerek başvuruda bulunduk. Aradan geçen yaklaşık 3,5 yıllık zamanda bizler bu düşüncelerimizden hiçbir şekilde geri adım atmamışken, hakkımızda İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bir dava açıldığını öğrendik. Davanın iddianamesinde, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirinin, PKK/KCK’ye destek ve örgüt propagandası mahiyetinde olduğu belirtilerek, bildiri imzacılarının “ulusal ve uluslararası kamuoyunda devlete ve hükümete karşı güvensizlik algısı oluşturarak ve toplumsal ayrışmalar yaratarak bölünmelere zemin hazırladıklarını, neticede kamu düzenini bozmayı, devlet otoritesini zaafa uğratmayı planladıkları” öne sürülmekte. Söz konusu iddianamede, Barış İçin Akademisyenler arasında yer alan Prof. Dr. Füsun Üstel’in “terör örgütü propagandası” suçundan aldığı mahkûmiyete ilişkin istinaf başvurusunun reddedilmesi örnek gösterilip, yaptığımız eylemin de suçun yasadaki tanımına uygun olduğu iddia edilerek ve 3713 sayılı yasanın 7/2 maddesi uyarınca cezalandırılmamız istenmekte. Belirtmek isteriz ki, hukuki dilden son derece uzak, tamamen subjektif değerlendirmeler ve iktidardan bildiğimiz bir dille hazırlanan iddianameden de anlaşılacağı üzere, hazırlayanlar bütün bir muhalefete parmak sallayarak barıştan, emekten, demokrasiden yana sesleri bastırmayı amaçlamaktadır.

Barış talebi suç değildir. Bu taleplerinden dolayı ihraç edilen, hapis cezalarına çarptırılan barış akademisyenleri gibi bizler de o gün ne söylediysek bugün aynılarını savunmaktayız. Talebimiz bâkidir; devletin vatandaşlarına karşı hangi saikle olursa olsun uyguladığı şiddet son bulmalıdır. Ülkede barışın dili hâkim olmalı, diyalog ve müzakere yoluyla barış arayışına öncelik verilmelidir.
Herkesin bilmesini isteriz ki; bizleri yıldırmak, susturmak amacıyla; barışa, demokrasiye, emeğe düşman iktidarın talimatıyla açılan davalar bize onur vermektedir. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan davalara karşı omuz omuza durmaya, mahkeme salonlarında barış talebimizi bir kez daha dillendirerek savunmaya hazırız. Bu talebimizin ve mücadelemizin daha güçlü bir hâl alması doğrultusunda İzmir kamuoyuna yan yana durma, barış talebini yükseltme çağrısında bulunurken, bütün baskı ve tehditlere rağmen halka karşı işlenen suçlara ortak olmayacağımızı bir kez daha hatırlatıyoruz.’’

Fırsat eşitsizliği ve öğrenime katkı yapmaya çağrı


Sevgili Dostlarımız,

Bir öğrenim dönemini ardımızda bıraktık. Her yıl kimi kez birkaç kez değişen sınav yönetmelikleri, müfredat programıyla eğitim-öğretimde değişmeyen tek şey fırsat eşitliğinden, bilimsellikten, laiklikten uzak sistemin kendisi.

İmece Dostluk Dayanışma Derneğimiz on birinci yılını tamamlarken yeni öğrenim döneminde özgür-eşit-sınıfsız bir dünya sevdasını yüreğinde taşıdığı için ekonomik-sosyal-psikolojik anlamda zarar gören ailelerin evlatlarına “yalnız değilsiniz, sizlerle aynı sevdada ortaklaşanlar, sizlerle dayanışma halinde olanlar var” demeyi sürdürecek.

Bizden önceki kuşaklardan devraldığımız, kuşak olarak uğruna bedeller ödeyerek sürdürdüğümüz ve geleceğe taşımak, devretmek çabasında olduğumuz ortaklaşmacı, paylaşımcı, dayanışmacı kültürümüzü güçlendirmek, geliştirmek hepimizin elinde. Baskısını, zorlamasını her gün daha fazla hissettiğimiz ekonomik, sosyal, siyasal ortama inat insanlık değerlerimizi korumak ve geliştirmek, varlığını kapitalizme ve onun çürümüş kültürünün karşısında kuvvetlendirmek hepimizin çabasını, öz verisini birleştirmekle mümkün.

Önümüzdeki dönemde de her dostumuzun, gücü, gönüllüğü oranında eğitime destek vermek üzere düzenli olarak göndereceğini vaad ettiği miktarlarda bir havuz oluşturuyoruz. Az, çok diye düşünmeden canlı tutmaya çaba gösterdiğimiz ışığın parıldamasına katkınız çok değerlidir. Havuzda toplanacak miktara göre de kaç öğrenciye destek olabileceğimizi belirleceğiz. Geçtiğimiz dönem her öğrencimize aylık 200 TL ödeme yapmıştık. Bu yılın burs tutarını da havuzdaki birikim belirleyecek.
Hatırlayalım, dereler,çaylara, çaylar ırmaklara, ırmaklar, nehirlere, nehirler de çağıldayarak denizlere ulaşır..

Eğitimine katkı verdiğiniz gençler, küçük de olsa aldıkları bu destekle karşılıksız olarak dayanışmayı, paylaşmayı gücü, eşitsizliğe karşı verilen mücadeleyi büyütmenin önemini öğreniyorlar; geleceğimiz için sizce de değerli bir yatırım değil mi?

Katkılarınızı her ayın belirlediğiniz tarihinde :
• Derneğimize gelerek elden;
• İşyerinizden, çalışma mekanınızdan,
• Bankaya otomatik talimat vererek Dernek hesabına yatırarak gerçekleştirebilirsiniz.

Ödeme yapmada farklı seçenekler sunarsanız ebette ki değerlendirerek yerine getirmeye çalışırız.

Yanıtlarınızı facebook messanger, imecedostluk@ gmail.com üzerinden ya da 0 536 402 0628 no lu telefona watsap, SMS yoluyla iletmenizi diliyoruz.

İmece-Der Hesabı:
Garanti Bankası TR06 0006 2000 4100 0006 2975 49

Sevgi, dostlukla ve dayanışma duygularımızla..

İmece-Der Y.K.

Kemalpaşa’da Oyak Kuruluşu Akdeniz Kimya’nın İşçilere Mezar olmasına izin vermeyeceğiz!

OYAK kuruluşu olan Akdeniz Kimya’daki baskılara, sendikasızlaştırmaya,iş kazalarına karşı ve iş güvenliği ve işçi sağlığının temini için Lastik-İŞ sendikası kamuoyundan destek istedi. İŞKUR’u ve adli makamları gerekenleri yapmaya çağırdı.
Disk Lastik-iş Sendikası İzmir Şubesi binasında, Lastik-İş Sendikası Genel Başkan yardımcısı Ziya Ünal, Disk Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı, Lastik-İş sendikası İzmir Şube Başkanı Yusuf Ziya Sarı ve Ege Örgütlenme sorumlusu Zedin Yumli ile birlikte Kemalpaşa’da bulunan ve OYAK kuruluşu Akdeniz Kimya fabrikasındaki sendikal örgütlenmeye karşı baskıları, iş kazalarını ve yoğun yaşanan işçi Sağlığı ve güvenliği sorunlarını bir basın toplantısıyla açıkladı. Açıklamaya Birleşik Metal-İş Sendikası İzmir Şubesi Başkan yardımcısı, Genel-İş Sendikası Temsicileri ve İmece-Der Başkanı ve Lastik-İş Sendikasının bir kısım üyeleri katıldı.

Açıklamayı Lastik-İş Sendikası Genel Başkan Yardımcısı Ziya Ünal yaptı. Açıklamada;

‘‘Bilindiği gibi İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde kurulu Akdeniz Kimya kısa adı OYAK olan Ordu Yardımlaşma Kurumuna ait bir işyeridir. Oyak,Türkiye içinde ve dışında başka işyerleri de bulunan çok uluslu bir kurumdur.

Bir OYAK kuruluşu olan AKDENİZ KİMYA yabancı işyerlerini de satın alarak zaman içinde büyüdü. Gelirini ve karını artırdı. Bütün atılımlarını biz işçilerin çalışmalarıyla yaptı.

PEKİ KENDİSİ BÜYÜYEN VE GELİŞEN AKDENİZ KİMYA İŞÇİLERE NE VERDİ?
Çalışanların ücretleri mi arttı? Çalışma saatleri mi azaldı? Yeni sosyal yardımlar mı verdiler? iş güvencesi mi geldi? İşçilerin iş kazalarından ve meslek hastalıklarından korunması için adımlar mı atıldı? İşçiler işyerinde söz hakkına mı sahip oldu? İşçilerin isteklerini dinleyip saygı mı gösteriyorlar?

Bunların hiç birisi gerçekleşmedi.Yapılanlar göz boyamadan öteye geçmedi. Akdeniz Kimya işvereni işçileri işten çıkarma tehdidi ile baskı altına alarak düşük ücretlerle ve hiçbir söz hakkı tanımadan çalıştırmaya devam etti. İşçileri iş kazalarına ve meslek hastalıklarına karşı tedbir almadan çalışmayı sürdürdü. Bugün Akdeniz Kimyadan ayrılan işçiler başka işyerlerine bavurduklarında genellikle sağlık raporu alamıyorlar.Birçoğunda Akdeniz Kimyada yakalandıkları akciğer hastalıkları çıkıyor.
Akdeniz Kimya’da sendikamız, 14 Ağustos 2017 tarihinde toplu iş sözleşmesi yapmak için Bakanlığa başvurmuştur.Bakanlıktan 24.08.2017 tarihinde sendikamızın toplu iş sözleşmesini yapmak için işyerinde çoğunluğu sağladığı bildirilmiştir. Ancak Bakanlığın bu tespitine işveren itiraz etmiştir.açılan dava 2 yıldır devam etmektedir.
Akdeniz Kimya, işkolumuzda faaliyet gösteren KİPLAS işveren sendikasının üyesidir.Kendisi sendikaya üye olan işveren, işçilerin sendikaya üye olmasına şiddetle karşı çıkmakta ve yasa dışı baskılar uygulamaktadır. İşçiler işverenin tutumunu çeşitli defalar protesto etmiş bulunmaktadırlar. Yine sendikamızın kamuoyuna duyurular yayınlamış, işyerinde protesto gösterileri yaparak işverenin baskılarını kınamıştır. Akdeniz Kimya’da çalışan onlarca işçi, Kemalpaşa Adli makamlarına başvurarak işverenin yasa dışı baskılarının önlenmesi için şikayette bulunmuşlardır.
Bugün Akdeniz Kimya’da sendikamızın işçilerle buluşmasını engelleyen ve toplu iş sözleşmesi sürecini geciktiren işverenin, işçilerin hayatına kastettiği, denetimsiz bir ortam söz konusudur.Bugün, Akdeniz Kimya artık işçi sağlığı ve iş güvenliğinin tehdit altında olduğu bir işyeri durumundadır. Sendikal örgütlenmenin yokluğunda denetimsiz kaldığı için, aşırı kar hırsı ile işyerinde iş kazaları her geçen gün artmaktadır. Son bir yılda derin yanıklar, kırıklar,ezikler ortaya çıkaran yirmiden fazla iş kazası yaşanmıştır.22 Haziranda yaşanan iş kasında ise bir işçi kardeşimizin kolu kopmuştur. Bu olaydan birkaç gün sonra, işyerinde vardiyada çalışan tüm işçilerin yaralanabilecekleri bir kaza ise büyük bir şans eseri olarak ucuz atlatılmıştır. Yangın söndürme hattında vanaların patlaması ile işçilerin dinlenme alanları tehlike altına girmiş ancak dinlenme alanında kimse olmadığı için olay herhangi bir yaralanmaya yol açmamıştır. Sendikamız bu olayların daha da vahim sonuçlara yol açmaması ve devamının önlenmesi için herkese çağrı yapmaktadır.İzmir İŞKUR İl Müdürlüğü’ne Akdeniz Kimya’da gerekli incelemelerin yapılması için başvuruda bulunduk. İşveren sendikası KİPLAS’a konuya dikkatleri çeken bir uyarı yazısı gönderdik.
Akdeniz Kimya’da örgütsüzlük ve işverenin gereken önlemleri almaması dolayısıyla işçilerin meslek hastalığı ya da iş kazası ile hayatlarını ya da çeşitli organlarını kaybetmeleri asla kabul edilemez. Bir işçi arkadaşımızın canının yanmasının ya da hayatını kaybetmesinin sorumluluğu elbette Akdeniz Kimya işverenine aittir. Ancak bu konuda işveren kadar, işçilerin çığlıklarına ve taleplerine bugüne kadar kayıtsız kalmış olan idari ve adli makamlar da büyük sorumluluk altındadır. Akdeniz Kimya’da önümüzdeki günlerde işçilerin hayatına kastedecek olayların gerçekleşmesinden büyük kaygı duyuyoruz. Son bir yıldır yaşanan iş kazaları, gelecekte daha kötü sonuçların ortaya çıkabileceği endişesini yaşatıyor. Adli ve idari makamların tümünü, bugüne kadar işverenin etkisiyle İçine girdikleri ve işçilerin haklarına saygı göstermeyen kayıtsız tutumu terk etmeye davet ediyoruz.
Kemalpaşa’da, OYAK işvereninin, bugüne kadar adli ve idari makamları etkisi altına alabildiğini gördük ve yaşadık. Ancak hiçbir gücün insanların vicdanlarını köreltemeyeceğine inanmak istiyoruz. Bu nedenle Lastik_İş sendikası olarak, bir kez daha İŞKUR’u ve adli makamları Akdeniz Kimya’daki işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda gerekenleri yapmaya davet ediyoruz. İlgili mahkemeleri de işverenin kötü niyetli olarak açmış bulunduğu yetki davasını bir an önce, işçilerin yasal haklarını kullanmalarını sağlayacak şekilde sonuçlandırmaya davet ediyoruz.
İnanıyoruz ki haklı olan kazanacak ve işçiler, sendikamız Lastik-iş ile birlikte toplu iş sözleşmesi hakkına kavuşarak yoluna devam edecektir. Tek amacımız Akdeniz Kimya’da insanca üretim ve yaşama koşullarının hakim olduğu, iş kazalarının sıfırlandığı, işçilerin gülerek işbaşı yapıp, sevinçle evlerine döndüğü, barış ve huzur içinde çalışılan bir işyeri ortamını bir an önce oluşturmaktır. Sendikamızın Akdeniz kimya işçilerinin bu onurlu mücadelesine tüm kamuoyunun destek olacağına inanıyor hepinizi saygıyla selamlıyorum. ‘’

Madımak katliamının siyasi sorumluları halka hesap verecek..

Sivas Madımak otelininde 33 aydınımızı bedenleri yakılsa da düşünceleri yok edilemedi.Faşist iktidarlar ve devlet katliamın üzerini kapatsa, devletin başı olduğunu söyleyen kişi katliamı aklasa da insnlık suçlarını işleyenler, zaman aşımı işlemeksizin birgün hesap verecekler. Bu ülkede hiçbir katliamın üzeri kapatılamayacak kadar açık ve ideolojik siyasi tertipcileri bellidir ve hereşey nettir.
Sivas katliamının siyasi sorumluları ve tertipçileri ergeç birgün yargılanacak.. o tarihi günde
katiller halka hesap verecektir..

İşkencesiz Bir Dünya Mümkün

26 Haziran İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü dolayısıyla İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası İzmir Şubesi, İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Halklararası Dayanışma Köprüsü Derneği’nin katılımıyla İzmir- Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde ortak basın açıklaması düzenlendi.

“26 Haziran İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü

Bugün 26 Haziran, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ilan edilmiş olan İşkence Görenlerle Dayanışma günü…

BM, uzun yıllar süren hazırlık çalışmaları ve tartışmalar sonucunda 1984 yılında, kısaca “İşkenceye Karşı Sözleşme“ olarak ifade edilen, “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme”yi kabul etmiştir. Sözleşme, yeterli sayıda devlet tarafından imzalandıktan sonra 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten on yıl sonra, 1997’de ise BM Genel Kurulu, Sözleşme’nin insanlık ailesi ve uygarlığımız açısından taşıdığı önem nedeniyle, kabul ediliş günü olan 26 Haziran’ı “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir.

Sözleşme, işkenceyi mutlak olarak yasaklar. İnsanlık ailesinin ortak kazanımı olan ve modern insan hakları hukukunun en temel kurallarından birini oluşturan bu yasak, normlar hiyerarşisi açısından üstün bir kural, başka bir deyişle buyruk kural niteliğindedir.

İşkence yasağı hiçbir koşulda istisnaya tabi tutulamaz, işkence yasağının esnetilmesi için herhangi bir çekince ileri sürülemez. Yetkili makamlarda bulunanlar bu konuda hiçbir şekilde emir ve talimat veremez. Nitekim, Türkiye’nin de altına imza attığı BM İşkenceye Karşı Sözleşmesi’nin 2. maddesinin 2. paragrafında da aynen şöyle denilmektedir: “Hiç bir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez”. Bir başka deyişle neyle suçlanırsa suçlansın hiç kimse işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarına maruz bırakılamaz.

Buna karşın maalesef işkence, hâlen dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda sadece otoriter rejimler ve diktatörlüklerde değil, gelişkin demokrasilerde bile işkence uygulamalarında bir artış gözlemlenmektedir.

Türkiye “İşkenceye Karşı Sözleşme”yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa ve Ceza Kanunu’nda işkenceyi yasaklamıştır. Buna rağmen son yıllarda, 2015 Temmuz’unda çatışmaların yeniden başlamasından sonra, bilhassa da OHAL sürecinde artan biçimde ve OHAL’in kaldırılması sonrasında iktidarın kontrolünü ve baskısını artırmak, dehşet ve korku yaymak amacı ile cezaevlerinde, her türlü toplumsal gösterilere müdahale sırasında ya da gündelik olaylarda, resmi ya da resmi olmayan gözaltı ortamlarında işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları ve iddiaları önceki dönemlerle kıyaslanmayacak boyutlara ulaşmıştır.

Sadece içinde bulunduğumuz aylarda yoğunlaşan işkence iddiaları dahi durumun vahametini göstermek için yeterlidir:

18 Mayıs 2019 tarihinde Urfa’nın Halfeti ilçesine bağlı Dergili mahallesinde gözaltına alınan 51 kişinin maruz kaldığı iddia edilen ters kelepçe, göz bağı, başa çuval geçirme, elektrik verme, kaba dayak, falaka, cinsel işkence, hakaret, kendisine ve yakınlarına (özellikle kız çocuklarına ve eşlere) yönelik tehdit gibi uygulamalar mutlak işkence yasağı ihlallerinin hangi boyutlara ulaştığının somut bir örneğini oluşturmaktadır.
Keza 2019 Mayıs ayı sonunda kamuoyuna yansıyan Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi, Cezaevi Kurulu ve İnsan Hakları Merkezi tarafından hazırlanan, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlar Soruşturma Bürosu’ndaki işkence iddialarına yer veren rapor kaygıları daha da güçlendirmektedir.
Daha da ürkütücü olanı, aslında uygarlığımızın bir karadeliği ve yakın tarihimizin bir utancı olan zorla kaçırma/kaybetme vakalarının yeniden yaşanmaya başlanmasıdır. İnsan Hakları Derneği (İHD) Dokümantasyon Birimi’nin tespit edebildiği kadarıyla 2018 yılında en az 28 kişi zorla kaçırılmış ya da kaçırılma girişimine maruz kalmıştır. İşkenceye de maruz kalan bu kişiler bir süre sonra serbest bırakılmıştır. Hak İnisiyatifi Derneği’nin 20.06.2019 tarihli “2016 Yılı Sonrası Kamu Görevlileri Tarafından Yasadışı Alıkonulma İddialarına İlişkin İnceleme ve Araştırma Raporu” na göre 2016 yılından bu yana toplamda 28 kişinin kendisini kamu görevlisi olarak tanıtan kişiler tarafından yasadışı bir şekilde alıkonulduğu iddia edilmektedir. 2019 yılında ulaşılabilen bilgilere göre Gökhan Türkmen (137 gündür), Özgür Kaya (132 gündür), Yasin Ugan (132 gündür), Erkan Irmak (128 gündür), Salim Zeybek (124 gündür) ve Mustafa Yılmaz (126 gündür) adlı kişilerin yasadışı bir şekilde alıkonulduğu ve kendilerinden hiçbir haber alınamadığı belirtilmektedir. Bu denli ciddi iddialara karşın bilinen hiçbir etkili soruşturma süreci söz konusu değildir.
Bu tür zorla kaçırma/kaybetme ve sonrasında gözaltı merkezinde uygulanan işkence uygulamalarının nasıl yaşandığını Ayten Öztürk adlı kişinin mahkeme kayıtlarına geçen ifadelerinden somut olarak öğrenebiliyoruz. Ayten Öztürk, 8 Mart 2018 tarihinde Lübnan’da gözaltına alınarak Türkiye’ye iade edildikten sonra resmi bir gözaltı işlemi yapılmaksızın 6 ay boyunca tutulduğu bir merkezde ağır işkence uygulamalarına maruz kalmıştır. Bu olayın nisyan ile malul toplumsal hafızamızın derinliklerinde kalan benzer bir gözaltında zorla kaybetme uygulamasını hatırlatıyor olması tüylerimizi diken diken etmektedir. 1992 yılında Tunceli’de çalıştığı işyerinden çıktığı sırada beyaz bir Toros araca bindirilerek kaçırılan ve daha sonra Elazığ’da işkence edilmiş cesedi bulunan Ayten Öztürk ile aradan 26 yıl geçtikten sonra Lübnan’dan kaçırılan ve işkence edilen Ayten Öztürk vakaları devlet aklının nasıl değişmez bir sürekliliğe sahip olduğunu göstermesi bakımından endişe vericidir.
Veriler mutlak yasağa ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkencenin hâlâ Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğunu ortaya koymaktadır:

2018 yılında TİHV’e ülke içinden işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı için tedavi ve rehabilitasyon desteği almak üzere 505 kişi başvurmuştur. 2019 yılının sadece ilk beş ayında ise başvuran kişi sayısı 356 olmuştur.
2018 yılında işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarına maruz kaldığı gerekçesiyle İHD’ye başvuru yapan kişi sayısı ise 2719’dur.
TİHV Dokümantasyon Merkezi verilerine göre 2018 yılında en az 5 kişi gözaltı merkezlerinde şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiştir.
İHD verilerine göre 2018 yılında cezaevlerinde en az 23 mahpus şüpheli bir şekilde yaşamını yitirmiştir. 1149 mahpus da işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığına dair şikâyet başvurusu yapmıştır.
Bu arada cezaevlerinde 2000 yılından bu yana uygulanmakta olan ve tutuklu ve hükümlülerin fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin ciddi şekilde zarar görmesine neden olan tek kişi ya da küçük grup izolasyonu/tecrit uygulamalarının son yıllarda daha da ağırlaştığını belirtmek gerekir.

Keza cezaevlerinde ağır hasta tutuklu ve hükümlülerin durumu başlı başına bir işkence uygulaması haline gelmiştir. İHD verilerine göre 12 Nisan 2019 tarihi itibari ile cezaevlerinde toplam 456 ağır hasta mahpus bulunmaktadır.

Askeri ceza ve disiplin evleri de yoğun işkence ve kötü muamele iddialarına karşın hâlâ her türlü denetimden uzaktır.

Mülteci ve sığınmacılardan idari gözetim kararı verilenlerin tutulduğu “Geri Gönderme Merkezleri” de aynı şekilde işkence ve kötü muamele iddialarına karşın denetimden uzaktır.

Verilere bakıldığında işkence uygulamaları bakımından iki olgu özellikle dikkat çekmektedir. Resmi olmayan gözaltı yerlerinde (araç içinde, evde, işyerinde, açık alanda vb.) ve toplanma ve gösteri yapma hakkını kullanan kişilere yönelik kolluk müdahaleleri sırasında yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında yine son yıllarda ciddi bir artış görülmektedir. Nitekim 2018 yılında İHD’ye başvuranlardan 2598’si (% 95), TİHV’e başvuranlardan 221’i (% 43,2) açık alanda ve kolluk güçlerince müdahale edilen toplantı ve gösteriler sırasında işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığını belirtmiştir.

Dünyada da kaygı verici bir trend haline gelen bu durum, uluslararası belgelerde de açıkça işkence olarak tanımlanmaktadır. 20 Temmuz 2017 tarihinde BM İşkence Özel Raportörü tarafından yayınlanan “Gözaltı dışı yerlerdeki zor kullanımı ve işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezalandırma yasağı” başlıklı özel raporunun 47. paragrafında şöyle denilmektedir: “Resmi olarak deklarasyonlarda yer alan ‘işkence’ tanımına uygunluk için gerekli olan ek koşullar mevcut olmasa bile, toplantı ve gösteri hakkının kullanmak isteyen kişiler dahil belirli bir amaç doğrultusunda kaçma imkânı olmayan, ‘çaresiz’ bir kişiye yönelik acı veya ıstırap yaratma amaçlı kasti zor kullanımı, her zaman ağırlaştırılmış zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezalandırma (işkence) olarak kabul edilecektir.”

Bütün bu iç karartıcı veri ve tespitlere karşın İşkenceyi Durdurmak Mümkündür!

Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir:
İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Bu kültürün güçlenmesinde ve yaygınlaşmasında birincil etken ise cezasızlığın bir devlet politikası olmasıdır. Yıllardır her düzeyden devlet ve hükümet yetkilisi, kolluk güçlerinin şiddetini koruyan hatta teşvik eden ve işkenceyi meşrulaştıran söylem ve davranışlar içinde olmuştur. Özellikle son dönemde mevcut siyasi iktidar, işkenceyi “terörizm ile mücadele”, “olağanüstü hal”, “milli güvenlik” ve “kamu düzeni” adı altında meşrulaştırma eğilimindedir.

Siyasi otoritenin yaklaşımı böyle olunca, haliyle işkence yapan kamu görevlilerinin ve işkence iddialarının resen soruşturulmaması, yapılan soruşturmaların etkin ve bağımsız olmaması, işkence yapan kamu görevlilerinin yargılanması için izin sistemine başvurulması, ceza ertelemeleri, savcı ve yargıçların subjektif ve tarafsızlıktan uzak zihniyet yapıları gibi cezasızlığa yol açan nedenlerin hiçbiri konuşulamaz, tartışılamaz hale gelmektedir.

Yanı sıra son dönemde adeta cezasızlığı “güvence” altına almaya yönelik yasal düzenlemeler yapılmıştır. 14 Temmuz 2016 tarihinde çıkarılan 6722 sayılı kanuna göre operasyonlara katılan askeri personelin işkence ve diğer kötü muamele iddialarına yönelik soruşturulması özel izin prosedürüne tabi kılınmış, geriye dönük olarak cezasızlık zırhı tesis edilmiştir. Keza OHAL Kararnamesi ile OHAL ile ilgili işlerde karar veren ve görev alan kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluklarının olmayacağı düzenlenmiş, mutlak dokunulmazlık getirilmiştir.

Diğer yandan işkence suçunun kovuşturulması için yasadaki muğlaklık yerini korumaktadır. İşkence suçu nedeniyle yapılan suç duyurusu başvuruları ya çeşitli gerekçeler ile takipsizlikle sonuçlanmakta ya da daha az cezayı öngören ve zamanaşımına tabi olan basit yaralama, zor kullanma sınırının aşılması ya da görevi kötüye kullanma suçlarından soruşturulmaktadır.

Ayrıca işkence yapan güvenlik görevlileri hakkında bir şikâyette bulunulması, soruşturma ya da dava açılması halinde işkence görenler hakkında derhal “memura hakaret etmek, mukavemet etmek, bu sırada yaralamak, kamu malına zarar vermek” gibi gerekçelerle karşı davalar açılmaktadır. İşkenceciler aleyhine açılan davalar cezasız kalırken işkence görenler aleyhine açılan davalar kısa sürede ağır cezalar ile sonuçlanabilmektedir.

İşkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçilmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır:
Yetkililerin her vesileyle başvurdukları aşağılayıcı şiddet dili sonlandırılmalı, işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçilmelidir. 2 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan BM İşkenceye Karşı Komite (CAT) tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Dördüncü Periyodik Raporu”nda yer alan 47 öneri kapsamında yapılan Türkiye Devleti tarafından “İşkencenin mutlak bir şekilde yasak olduğunun belirsizliğe mahal vermeyecek şekilde yeniden teyit edilmesi ve işkence suçunu işleyen, bu suça iştirak eden veya göz yumanların kanun karşısında kişisel olarak sorumlu tutulacağına, ceza yargılamasına tabi tutulacağına ve cezalandırılacağına dair açık bir uyarı verilerek işkence uygulamalarının kamuya açık bir şekilde kınanması” tavsiyenin gerekleri derhal yerine getirilmelidir.

Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır:
İşkencenin önlenmesinde önemli rolü olan ancak yıllardır uygulamada büyük ölçüde ihmal edilen usul güvenceleri, işkence ile ilgili mevzuatta özellikle son dönemdeki olumsuz düzenlemeler ve siyasi iktidar temsilcilerinin söylem ve tutumlarının da etkisiyle önemli ölçüde tahrip olmuştur. Kişiye gözaltı hakkında bilgilendirme, üçüncü taraflara bilgilendirme, avukata erişim, hekime erişim, uygun ortamlarda uygun muayenelerinin gerçekleştirilmesi ve usulüne uygun raporların düzenlenmesi, hukukilik denetimi için süratle yargısal makama başvurabilme, gözaltı kayıtlarının düzgün tutulması, bağımsız izlemelerin mümkün olması başlıklarında toplanabilecek usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.

Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır:
31 Temmuz 2018 günü onaylanarak yürürlüğe giren “7145 Sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile gözaltı süresinin hâkim kararıyla dörder günlük sürelerle uzatılarak, mevcut Anayasa hükümlerine bile aykırı bir şekilde, toplamda 12 güne çıkarılabileceği şeklinde düzenlenmiştir. Gözaltı sürelerini kısaltan yeni bir düzenleme yapılmalıdır.

Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı OPCAT ve Paris İlkelerine uygun tümüyle bağımsız bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır:
İşkencenin önlenmesinde önemli bir araç olarak bir ulusal önleme mekanizması fonksiyonunu da üstlendiği iddia edilen mevcut TİHEK, hâlihazırda kuruluş yasası, yapısı, işlevi, çalışmaları, yapısal, işlevsel ve mali bağımsızlığı, kurul üyelerinin bağımsızlığı, üyelik teminatı ve seçilme kriterleri bakımından BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol (OPCAT) ve Paris İlkeleri ile uyumlu değildir. Kurumun, 2015 yılı sonrasında Türkiye’de meydana gelen çatışmalı ortam ve OHAL döneminde yaygın ve yoğun olarak yaşanan insan hakları ihlallerine karşı etkili bir şekilde izleme ve soruşturma gerçekleştirmemiş olması önemli bir göstergedir. TİHEK kaldırılmalı ve yerine OPCAT, Paris İlkeleri ve BM İşkenceyi Önleme Alt Komitesi’nin (SPT) önerileri ışığında amaca yönelik etkin bir ulusal önleme mekanizması kurulmalıdır.

İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır:
Gözaltına alınan kişilerin tıbbî muayenelerinin tam, bağımsız ve tarafsız bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaya dönük gerekli düzenlemeler yapılmalı ve bu düzenlemelerin uygulanıp uygulanmadığı sıkı bir şekilde kontrol edilmelidir. İşkence iddialarının, ispatlanmasında fiziksel bulgular kadar ruhsal bulgular da eşit önem taşır. Rapor veren tıbbî personelin, işkencenin fiziksel ve ruhsal izlerini tespit etme olanağı veren adlî tıp teknikleri konusunda gereğince eğitilmeli işkence konusunda şikâyette bulunan kişiye İstanbul Protokolü prosedürü eksiksiz olarak uygulanmalıdır.

İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasının uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.
Sonuç olarak, biz aşağıda imzası olan kurumlar olarak, verilerle yansıtmaya çalıştığımız bu gerçekliğin bir kader olmamasını ve insani varoluşumuzun anlamına ters düşen, daha aydınlık bir gelecek için taşıdığımız umutlara gölge düşüren ‘işkence’nin ülkemizden ve dünyadan mutlak olarak silinmesini istiyoruz.

Bu hedefe ulaşıncaya kadar da, tüm örtbas etme, korkutma, susturma çabalarına karşın, başlarına geleni kader olarak kabul etmeyip, işkence gördüklerini yüksek sesle haykırabilmeleri ve kendilerini güvende hissetmeleri için her koşulda işkence görenlerin yanında olmaya devam edeceğiz.

Ancak şunu hatırlamak isteriz ki, mutlak olan işkence yasağının tavizsiz biçimde yaşam bulması görevi her ne kadar uluslararası hukuk tarafından devletlere verilmiş bir yükümlülük ise de aynı zamanda tüm toplumun da görevidir. Çünkü bir arada yaşadığımız yurttaşlardan bir kısmına bizzat “bizim adımıza” acı çektirilmesine izin veremeyiz. İnsanlık onurunu korumak, insan olmayı sürdürebilmek için herkesin ödevidir. Bu nedenle işkencenin önlenmesi ve işkencenin yol açtığı acıların görülmesi hepimizin ortak sorumluluğudur.

İnsanlık Onuru Mutlaka İşkenceyi Yenecektir!

İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası,İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası İzmir Şubesi, İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Halklararası Dayanışma Köprüsü Derneği“

İşkencesiz Bir Dünya Mümkün

Aşağıda imzası bulunan kurumların katılımıyla yapacağımız basın açıklamamızda tüm dostlarımızla beraber
“İşkencesiz Bir Dünya Mümkün” diyeceğiz. Gelin işkencenin bir insanlık suçu olduğunu 26 Haziran İşkence ile Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü’nde hep birlikte söyleyelim.
İzmir Barosu
İzmir Tabip Odası
İnsan Hakları Derneği
Türkiye İnsan Hakları Vakfı
Çağdaş Hukukçular Derneği
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği
İnsan Hakları Gündemi Derneği
İmece Dostluk ve Dayanışma Derneği
Halkların Köprüsü Derneği
Sağlık Emekçileri Sendikası
İzmir Hak İnisiyatifi

İrfan İnan

1954-26.03.2019
İzmir YDGD son Yönetim Kurulu Başkanı İrfan İnan Yoldaşımızı yitirdik.
Yaşamının sonuna dek yoldaşlarıyla bağını yitirmeyen, ilişkilerini sürdüren, İmece-Der in kuruluşunda aktif yer alan, aktif desteğini sürdüren; genel kurul divan başkanlarımızdan; geleneksel buluşmalarımızı örgütleyicisi; Ege Bölgesi Kimya Mühendisleri Odası eski başkanlarından, TMMOB eski genel yönetim kurulu üyesi, Ege KMO ‘nın , uzun dönemler İzmir delegesi olan yoldaşımız iki yıl önce pulmoner fibrozis tanısı nedeniyle tedavi görüyordu. Son iki aydır solunum sorunları artmış ve 22 Martta hastaneye kaldırılmıştı.
Bizlerle her zaman yaşayacak.
27 Mart 2019 Çarşamba günü, öğle namazı sonrasında Urla-iskele Yahşibey Camii’inden alarak son yolculuğuna Urla-Güvendik mezarlığında dostlarımızla uğurlayacağız