Öğrenime Katkı Bursu Duyurusu


DUYURU

2020-2021 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvuru 01-20 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

Sevgi ve Dostlukla..
İMECE-DER Yönetim Kurulu
İmece-Der
Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:
Öğrenim sırasında kalınan yer:
Aile Yurt Akraba Arkadaş Diğer:
Öğrenim Sırasında kaldığınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler Boşanmış Baba vefat Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Güvenlik kurumu SSK ES Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba Anne Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb:
En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; çalışmayı dilediğiniz alanlar:
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalardaA beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

12 Eylül askeri faşist cuntası AKP-MHP iktidarı ile devam ediyor..

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin üzerinden 40 yıl geçti. 12 Eylül darbesinin 40’ıncı yıldönümünde faşizmi, darbeciliği lanetliyor, hayatını kaybeden direnç çiceklerini saygıyla anıyoruz

12 Eylül faşist cunta yönetimi, TBMM’ni, siyasi partileri, sendikaları, kitle örgütlerini kapatmış, işçi sınıfının ve emekçilerin sermayeye karşı grevlerini direnişlerini yasaklamıştı. Yüzbinlerce insan gözaltına alınmış işkenceden geçirilmişti. Askeri cezaevleri ve emniyet müdürlükleri işkence merkezleri haline gelmişti
Faşist Askeri Cunta iktidar döneminde hertürden zulüm, zorbalık ve hukuk dışı eylemler devleti yönetme ekseni oldu.
Araştırmalara göre 12 Eylül Askeri Darbesi’nin toplumsal ve siyasal bilançosu şöyledir:

1 milyon 683 bin kişi ‘fiş’lendi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi idam istemiyle yargılandı.
517 kişiye idam cezası verildi.
259 kişinin idam dosyası Yargıtay’ca onandı.
49 kişi idam edildi
71 bin kişi 141, 142 ve 163’den yargılandı.
98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi’ olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi ‘kuşkulu bir şekilde’ öldü.
171 kişinin ‘işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.
14 kişi cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için yaptıkları ‘açlık grevi’ sonucu yaşamını yitirdi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
1402 sayılı yasa nedeni ile 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim görevlisinin işine son verildi.
1402 sayılı yasa nedeniyle 9 bin 400 kişi kamu görevinden atıldı ya da sürüldü.
47 yargıç görevden atıldı.
7 bin 233 devlet görevlisi bölgeleri dışına sürüldü.
937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu.
İstanbul’da gazeteler toplam 300 gün yayımlanmadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
31 gazeteci cezaevine konuldu.
Gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere toplam 3 bin 715 yıl hapis cezası verildi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci öldürüldü.
49 ton gazete, dergi ve kitap, sakıncalı olduğu için imha edildi.(1)

Bugün 12 eylül yönetim çizgisi her anlamda sürmektedir. Parlemento işlevsiz kılınmıştır. Kararnamelerle ülke yönetilir duruma gelmiştir. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmakta ve yerlerine kayyum atanmaktadır. Binlerce kamu çalışanı ve akademisyen yargı kararı olmaksızın mağdur edilmiştir. Üniversiteler ve okullar liyakat, birikim ve akademik kariyere bakılmaksızın iktidarın yandaş memurlarınca yönetilir duruma getirilmiştir. Eğitim sistemi yap-boz politikalarıyla yönetilmektedir. Eğitim ve öğretim de laisizm tasfiye edilmiştir. Sağlık sistemi tamamen katkı adı altında paralı hale getirilmiştir.

Covid-19 virüsü ile mücadele başarısız olmuş, vaka ve ölüm sayıları halktan gizlenmekte, sayılar düşük gösterilmektedir. Halk sağlığı büyük bir tehdit altındadır. Fabrikalarda, işletmelerde işçiler pandemi koşulları altında çalıştırılmakta, işçi sağlığı ve güvenliği yoktur.
Adalet hak ve hukuk yoktur. Adalet iktidara bağımlı durumdadır. Düşünce ve ifade etme özgürlüğü yoktur. Gazeteciler hukukçular hapishanelerde çürütülmektedir. Cezaevleri hasta tutsaklarla doludur. İnsanlar kaçırılmakta, muhbirlik teklif edilmektedir, gözaltında kişilere işkence ve kötü muamele yapılmaktadır, muhaliflerin can güvenliği bulunmamaktadır.

Doğa, yeraltı-yerüstü milli zenginlikler talan edilmektedir. Ormanlarımız maden ve altın uğruna çokuluslu şirketlerin talanına açılmıştır. Jeotermal enerji adı altında Aydın ovası bitirilmek istenmektedir. Ormanlarımız korunmamakta ve heryıl binlerce hektar orman yakılmaktadır.. Yangın söndürmek için teknik araçlar helikopter vb. yetersizdir.

Bütün komşu ülkelerle sorunlu bir dış politika izlenmektedir. Akdeniz’ savaş tamtamları çalınmaktadır. Suriye’nin içişlerine karışan ve iç savaşın tarafı olan bir askeri-siyasi bir politika izlenmektedir. Tarım bitirilmiştir. Sorunlar saymakla bitmemektedir.

Emekçiler, işçiler, emekliler düşük ücretler ve hayat pahalılığı karşısında güç durumdadır.

Emek ve demokrasi güçlerinin birleşik örgütlü mücadelesiyle bir çıkış bulmak mümkündür

(1) Tihv Dökümantasyon

SF Trade Tekstil’de Deriteks Sendikasına üye oldukları için işten atılan ve haklarında 200 bin lira tazminat davası açılan kadın işçiler yalnız değildir.

İzmir Gaziemir Serbest Bölgede kurulu SF Trade Tekstil Fabrikası’nda direnişte olan kadın işçilere karşı patronun açtığı tazminat davası bugün başladı. Sendika düşmanlığıyla sık sık gündeme gelen SF Trade’de geçen yıl Deri, Dokuma ve Tekstil İşçileri Sendikası’na (DERİTEKS) üye olan iki kadın işçi işten atılmış, işçiler fabrikanın önünde direnişe geçmişti. Ardından 2 kadın işçinin daha çıkarılmasıyla direnişteki işçi sayısı 4’e yükselmişti. Kadın işçiler sendikal faaliyet yürütükleri için ekim 2019 tarihinden beri direniyor.

Kadın işçiler, Covid-19 koşulları öncesi 200 gün Gaziemir Serbest Bölge girişinde direnişlerini sürdürdüler. Pandemi sonrası da sendikalı olarak ise geri dönüş ısrarını sürdürdüler. Direnişin 325 gündür sürmesi ve kadın işçilerin hak alma mücadelesindeki kararlılıkları ve direnişin çalışan diğer işçiler üzerindeki etkisi karşısında patronların buna karşı bir göz korkutma, yıldırma politikası oluşturması gerekiyordu. Direnen kadın işçiler hakkında ticari rekabeti zedeledikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundular ve bu tazminat davası açıldı.

Dava dosyasında direnişte olan işçilerin ikisine SF Tekstil Trade’in üretim yaptığı markaları açıklayıp prestijini, imajını kırarak, ‘ticari kuruluşun rekabet gücünü azalttığı’ iddiasıyla her biri için 100 bin lira maddi, 100 bin lira da manevi olmak üzere 200 bin lira tazminat ödemesi isteniyor. Bugün yapılan duruşmada mahkeme tanıkların ve belgelerin görülmesi, dinlenmesi için duruşmayı 24 Aralığa erteledi.

Patronun, sendikal örgütlenme hakkını çiğneyerek haksız şekilde işten attığı işçilerden rövanş olarak, direndikleri ve işlerini geri istedikleri için tazminat isteyebilmesi diğer işçilere dönük tehdit ve direnişin onurlu etkisini kırmak, sendikanın daha fazla üye kaydetmesini engelleme amaçlıdır. İşveren pandemi olduğu gerekçesiyle, işçileri işten çıkarıyor, Taşeron işçi çalıştırıyor. Sermayenin bu tutumu yeni değildir ve sendikal örgütlenmeyi kırmak, daha ucuz işgücüyle, örgütsüz işçilerle daha fazla kar için üretimi sürdürmek tercih ettiği bir yöntemdir. Bu oyun 2015 te Deriteks in fabrikada örgütlenmeye başlamasıyla SF Trade Tekstil Fabrikasında oynanmaktadır.

Deriteks Sendikası “Bu yolun bir defa açılması halinde işçilerin her türlü eylem ve açıklamalarının ve hatta sadece “sendikalı olduğumuz için işten çıkarıldık” demelerinin dahi işverenlerin ticari haklarının ihlal edildiği iddiası ile suçlama ve “haksız rekabet” hükümlerine göre cezalandırılma tehdidi ile karşılaşacağı görülmektedir. Nitekim işverence yapılan şikayetler ve açılan davalarda, Sendikamızın, Sendikamız yöneticilerinin ve üyelerimizin sosyal medya paylaşımlarına delil olarak dayanılmakta olup işverence yapılan gözetleme ve sürekli baskı bu yolla işyeri dışınada taşınmıştır. İşyeri içerisinde sendika üyelerine uygulanan baskı ve tecrit, işyeri dışında da direnişimizin yalıtılması, işten çıkarılan üyelerimiz ile Sendikamızın sesini duyurma yollarının kesilmesi ve her türlü destekten yoksun bırakılması amaçlı olarak sürmektedir. SF işverenin asıl amacı, sadece fabrikasındaki sendikal örgütlenmenin önünü kesmek değil, yürüttüğü sendikasızlaştırma operasyonunun mağduru olan işçilerin, işten atıldıktan ve iş sözleşmeleri sona erdikten sonra da ağızlarını açamadıkları, kamuoyuna başlarına geleni dahi anlatamadıkları bir ortamı yaratmaktır.” diyor.

Kapitalist patronların oyununu işçi sınıfı ve emekçiler bozacaktır. SF Trade işçisi kadınlar yalnız değildir. Emekçiler, emekten yana tüm insanlar tekstil işçilerinin yanındadır. Zamanın haklı saati işçilerden yana çalışmaktadır. Direnen İşçiler en sonunda mücadele ile kazanacaktır. Bizler örgütlü olmanın gücünü bilen ve sendika örgütlülüğü için ileri atılan, sermayeye boyun eğmeyen işçilerin yanındayız.

Direnen mücadele eden işçiler yalnız değildir. Bütün değerleri üreten işçi sınıfı ve emekçiler, emek dostları yanlarındadır.

12 Eylül Utanç Müzesi İzmir’de açılamadı. Valiliğin baskısı ve Büyükşehir Belediye Başkanı ve bürokratları serginin arkasında durmadılar.


(Fotoğraf:Adnan Saygun Sanat Merkezi’nden)

Devrimci 78’liler Federasyonu, 12 Eylül Darbesi’nin 40’ıncı yılı kapsamında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığı ve Adnan Saygun Sanat Merkezi’inde açacakları serginin, Valilik tarafından yapılan müdahaleler sonucu ertelendiğini duyurdu. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in bürokratları, baskıları gerekçe göstererek serginin formatına, içeriğine müdahale ederek, sergiyi yeniden dizayn etmek istediler. Başkan Tunç Soyer Utanç Müzesi’nin açılmasının arkasında durmadı.

Müdahale edilen içeriklerden biri de Mazlum Doğan’ın fotoğrafıydı. 12 Eylül döneminde tutuklanan Mazlum Doğan, Diyarbakır Cezaevi’ndeki kötü koşulları protesto etmek için 21 Mart 1982 yılında Nevruz günü kendisini yakmıştı. Doğan hayatını kaybettiğinde 24 yaşındaydı. Diyarbakır zindanlarındaki vahşi işkencelerin ve katliamların teşhir edilmesi istenmemişti. Kurulacak olan idam sehpası mekanına da müdahale edildi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yaptığı açıklamada “İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte programladığımız 12 Eylül’ ün 40. Yılında Ne Darbe Ne Diktatörlük 12 Eylül Utanç Müzesi kapsamındaki etkinliklerimiz Valiliğin ve Valiliğin baskı altına aldığı Bürokrasinin kurulumunu yaptığımız, serginin formatına yaptıkları müdahaleler sonucu etkinliklerimizin tamamını ileri bir tarihe erteledik.” dedi.

Devrimci 78’liler Federasyonu yöneticileri Utanç Müzesini İzmir Adnan Saygun Sanat Merkezine taşımışlar ve sergi salonuna önemli ölçüde yerleştirme yapmışlardı. Önceki yıllarda Utanç Müzesi İzmir’de Tepekule Kongre Merkezi’nde açılmıştı. 12 Eylül Utanç Müzesi Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından 2010 yılında kurulmuştu. Federasyon İzmir’de açılamayan müze için “. Yıllarca iğneyle kuyu kazar gibi sürdürdük çalışmalarımızı. Dostlarımızın, emek ve demokrasi güçlerinin katkılarıyla eksikliklerimizi gidererek kalıcı bir gayrı resmi tarih müzesinin tuğlalarını örüyoruz. 12 Eylül’ün kırkıncı yılında İzmir’de bir kez daha sesimizi yükseltiyoruz. 12 EYLÜLÜN 40.YILINDA NE DARBE NE DİKTATÖRLÜK” diyordu.

Utanç Müzesi 12 Eylül faşist askeri cuntasının yıldönümünde Başkan Tunç Soyer’in konuşmasıyla açılacak,12-25 eylül tarihleri arasında; canlı müzik Düşgezginleri, 12 Eylül Hukuku paneli, film gösterimleri , söyleşi “Devrim Fikri ısrarında ’68 ve ’78”, 17’nin Ötesi Erdal Eren Davası belgesel filmi, 12 Eylül Anneleri ve Tanıklıklar belgesel filmi, tiyatro oyunu, konser vb. etkinlikler yapılacaktı. Programın içeriğinin hazırlanması sürecinde katılımcılar emek yoğun bir çalışma yapmışlardı..

İzmir’de hak örgütleri Sakarya’da kürt mevsimlik işçilere yapılan ırkçı saldırıya karşı “Susma ırkçılığa karşı mücadele et” dedi.

Sakarya’da tarım işçiliği yapmak için Mardin’in Mazıdağı ilçesinden gelen kadın-erkek 16 Kürt tarım işçisine yapılan ırkçı saldırı Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD)’nin düzenlediği ortak açıklama ile protesto edildi. Açıklama Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapıldı.

Açıklamayı ÇHD İzmir Şube Sekreteri Erdoğan Akdoğdu yaptı.

“Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan avazı çıktığı kadar bağırmıştı “kadında olsa, çocukta olsa gereken yapılacaktır.” Diye. Gereken ne idi açıkça söylemese de hepimiz biliyorduk aslında Kürt halkının yok edilmesi için güvenlik güçlerine talimat vermişti. Tabi ki bununla da bitmeyecekti. “Tek dil, tek bayrak, tek din, tek vatan” dedi aynı başbakan. Kürt illerinde güvenlik güçlerine verdiği talimatı ırkçı söylemleriyle ve eylemleriyle harmanladı Türkiye coğrafyasının tamamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN.

Kendinden olmayanı yok et diye buyurdu ve yok ettirmeye başladı. Geçtiğimiz yedi yılda kayıtlara geçen onun üzerinde ırkçı saldırı gerçekleşti bu topraklarda, çünkü talimat en büyük yerden verilmişti.

– Ankara’da kürtçe müzik dinlediği için Barış ÇAKAN adlı genç öldürüldü.
– İstanbul’da işe giderken servis aracında kürtçe konuştuğu için öldürüldü Rıdvan İŞLER,
– İstanbul Kağıthane’de işe gitmek için otobüs beklerken kürtçe konuştuğu için öldürüldü Sedat AKBAŞ,
– Ağrıda askerlik yaparken kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan Fikret AYDEMİR günlerce tedavi gördü
– Gaziantepte askerlik yapan Yüksekovalı genç telefonunda selahattin demirtaş’ın fotoğrafı olduğu için saldırıya uğradı.
– 74 yaşındaki Ekrem Yaşlı hastanede yatan eşiyle kürtçe konuştuğu için saldırıya uğradı
– sakarya’da kürtçe konuştukları için baba ve oğul saldırıya uğradı. Baba Kadir Sakçı hayatını kaybederken oğlu ağır şekilde yaralandı
– yine sakarya’da fındık işçiliği yapan şirin Tosun uğradığı saldırı sonucunda ağır şekilde yaralandı ve tedavi gördüğü hastanede yaşam mücadelesini kaybetti.

Talimatı yerine getireceklerin adresi yine Sakarya’ydı. Mardin’in Mazıdağı ilçesinden kalkıp 1340 kilometre yol giden kadın-erkek 16 Kürt tarım işçisi uğradığı ırkçı saldırı sonucunda Sakarya’yı terk etmek zorunda kaldı. Oysaki uğradıkları zulmü hak etmemişlerdi. Tek dertleri ekmek parası kazanmaktı. Belki de köyleri yakılıp yıkılmasaydı, dağları taşları bombalanıp ot bitmez hale getirilmeseydi kendi topraklarında kendi işlerini yapacaklardı. Ama çalışmak zorundaydılar. Yok, pahasına emek verip çalışmak ve para kazanmak zorundaydılar.

Her gün yaptıkları işi yapmak için gittikleri fındık bahçesine gitmiş ve işverenlerinin ve bölge halkının ırkçı saldırısına maruz kalmışlardı. Can havliyle memleketlerine dönen 16 tarım işçisi uğradıkları saldırının, hakaretin ve sömürülen emeklerinin hesaplarını kimlerden sorabilecekti. Çünkü talimat en yukardan gelmişti. İktidarın kendi elleriyle ektikleri ırkçılık tohumları meyvelerini veriyordu.

Sosyal medya hesaplarından paylaşılan görüntülerde gerçekleşen saldırının failleri açık seçik görülebilmekte. Düzmece yargılamalarla adalet senaryolarının oynanmasını kabul etmeyeceğiz. Sakarya’da meydana gelen ırkçı saldırının münferit bir saldırı olmadığını biliyoruz. Kendinden olmayanı yok ettiren bu zihniyeti tanımıyoruz. İnsanca yaşam hakkının en kutsal hak olduğunu ve herkes için mutlak olduğunu bir kez daha dile getiriyoruz. Yıllardır her türlü ırkçılık ve ayrımcılığın karşısında duran biz insan hakları savunucuları toplumsal barışı zedeleyen ve çatışmayı körükleyen bu uygulamalara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.

İHD, ÇHD, ÖHD, TİHV

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde emperyalizme,faşizme ve savaşa karşı barışın sesi İzmir Valiliği’nin yasaklamalarına karşın yükseltildi..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Gündoğdu Meydanında yapacağı 1 Eylül Dünya Barış Günü ve barış zinciri etkinliği İzmir Valiliği tarafından yasaklandı. İzmir Valiliği “1 Eylül Dünya barış Günü nedeniyle yapılacak, panel, fotoğraf sergisi, söyleşi, yürüyüş, barış zinciri, konser, piknik ve tüm etkinlikleri yasaklanmıştır” dedi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri emperyalizme faşizme ve savaşa karşı barış etkinliklerinin yasaklanması üzerine Gündoğdu Meydanında bileşenleriyle birlikte açıklama yaptı. Açıklamaya HDP Milletvekilleri; Serpil Kemalbay, Necdet İpekyüz, Gülistan Koçyiğit, Peru Dündar ile Sezai Temelli de katıldı. Barış etkinliklerinin yasaklanmasına karşı halklar savaş değil barış istiyor dedi. Katılımcılar, barışı temsilen beyaz balonlar uçurdu..

Açıklama şöyle,

“Sevgili dostlar, değerli basın emekçileri bugün, insanlık tarihi boyunca yaşanan en kitlesel ve ağır yıkımlara, büyük acılara yol açan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olan 1 Eylül.

Bu yıkım ve acıların bir daha asla yaşanmaması için ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde halklar, her 1 Eylül’ de sömürüsüz, eşitlikçi, adaletli ve barış içinde uluslararası toplumsal bir düzenin tesis edilmesini talep ediyorlar. Bugün bizler de, İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak bu amaçla burada toplandık.

Söz konusu emperyalist paylaşım savaşının üzerinden 81 yıl geçmesine rağmen maalesef barışın egemen olduğu, halkların eşit ve kardeşçe yaşadığı bir uluslararası düzen henüz sağlanamamıştır. Aksine küresel çapta doğal ve kültürel mirasın yok edilmesine yol açan, kitlesel yerinden edilmelere ve göçlere sebep olan, yoksulluk ve adaletsizliği, yanı sıra başta kadınlar olmak üzere tüm ezilenlere ve ötekileştirilenlere yönelik eşitsizlikleri, ayrımcılığı ve şiddeti daha da derinleştiren iç savaşlar, bölgesel çatışmalar ve vekalet savaşları tüm hızıyla yaşanmaktadır. Halklar arasındaki, dil, din, etnik kimlik farklılıkları kışkırtılmakta, savaşlara gerekçe haline getirilmektedir. Yaşanan tüm bu felaketlerin bir tek sorumlusu vardır: O da küresel sermayenin sınırsız ve koşulsuz dolaşımını sürdürerek kârını sonsuz biçimde arttırma hırsı.

Ülkemizde ise meclisi denge ve denetleme fonksiyonuna sahip bir siyasal güç olmaktan çıkartarak işlevsizleştiren, yargıyı tümüyle kendine bağlayarak hukuku bir baskı ve tehdit aracı haline getiren, düşünce ve ifade özgürlüğünden işkence yasağına kadar tüm temel hak ve özgürlükleri ağır biçimde ihlal eden, seçilmiş siyasetçileri, avukatları, gazetecileri ve insan hakları savunucularını hapishanelere dolduran, yıllardır uyguladıkları neo- liberal ekonomi politikaları sonucu ülkeyi altından kalkılmaz ağır bir ekonomik krize sokan, işçilerin, emekçilerin büyük bedeller ödeyerek mücadeleyle elde ettiği tüm kazanımları gasp eden başını AKP ve MHP’nin çektiği iktidar bloku, gerek ülke içinde gerekse uluslararası düzeyde yaşanan tüm sorunların çözümünde savaş ve şiddeti tek yöntem haline getirmiştir.

Ancak ülkenin içine girdiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizden çıkışın yolu bu değildir. Toplum nezdinde yaratılmak istenen ülkenin savaşla zenginleşeceği, güçleneceği algısının aksine sürdürülmek istenen savaş politikaları, ülkenin elde avuçta kalan kıt kaynak ve olanaklarının tümden yitirilmesine ve bunun yol açacağı maddi ve manevi tüm maliyetin yoksul halkın ve emekçilerin sırtına yüklenmesine neden olacaktır. Bu nedenle halklarımızın çıkarı savaş ve militarizmden değil barış ve demokrasiden yanadır. Ülkede demokrasinin yıllardır tesis edilmemesinin önündeki en büyük engel ise Kürt sorunun çözülememesidir. Kürt sorunun eşitlik temelinde barışçıl ve demokratik biçimde çözülebilmesinin öncelikli yolu ise her boyutuyla tecrit politikalarına son verilmesi, tüm özgürlüklerin önünün açılmasıdır.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak diyoruz ki; karşı karşıya olduğumuz tablo oldukça karamsar ancak hiçbir şekilde çaresiz değiliz. Her şeye karşın bu gidişatı durdurabiliriz. Hepimizin barışın iyileştirici gücüne ihtiyacı var! Bunun yolu ise eşitlik, özgürlük, adalet ve barış mücadelesinden geçiyor. Barış mücadelesine en çok ta yaşadığımız Ortadoğu coğrafyasında ve ülkemizde yükseltilmesine ve süreklileştirilmesine ihtiyaç var. Bu amaçla atılacak her adım bizleri barışa olduğu kadar insan olma erdemine de yakınlaştıracaktır. Örgütlü ve kararlı bir mücadele ile barışı bu topraklarda kökleşmiş bir ağaç haline getireceğimize olan inancımız her zamankinden daha güçlüdür. Tüm halkların eşit, özgür, insanca ve kardeşçe yaşayacağı bir dünyayı kendi ellerimizle kurmanın yolunu açmak için bu gidişattan rahatsız olan, geleceğe dair kaygıları bulunan herkesi omuz omuza ortak mücadeleye davet ediyoruz.

Bu alandan hep birlikte var gücümüzle haykırıyoruz: Halklar Savaş Değil Barış İstiyor!”

İzmir’li kadınlar haklarından vazgeçmiyor “#İstanbulSözleşmesiniUygula” “Sözleşme pazarlık konusu değildir”

“İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz İzmir Kampanyası”nın “Sözleşme pazarlık konusu değildir” çağrısıyla yaptığı buluşma İzmir’de Alsancak İskelesi karşısında çimlerin üzerinde gerçekleşti.

Kadınlar haklarından vazgeçmiyor “#İstanbulSözleşmesiniUygula”

İstanbul Sözleşmesinin “kaderini” AKP MYK toplantısının değil, kadınların mücadelesinin belirleyeceğini söyleyen kadınların forum biçimindeki buluşması, her yaştan kadının temsil edildiği bir buluşma oldu.

Buluşmada kadınlar :

“ İstanbul Sözleşmesi, kadınların eşitlik mücadelesinin evrensel boyutta kaleme alınmış en önemli yazılı metinlerinden; tarih boyunca milyonlarca kadının direnişinden beslenerek yasal düzlemde ve uluslararası çapta elde edilen en önemli kazanımlardan biridir, İstanbul Sözleşmesi. Sözleşme; kadına şiddetin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu söyler. Kadına yönelik fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik ve ev içi şiddetin önlenmesine dair 81 madde içeren sözleşmenin her bir maddesi hayatlarımızın güvencesidir.
Kadınların şiddetsiz bir yaşam ve yaşama hakkı tartışmaya açık bir konu değildir. Buna izin vermeyeceğiz!

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ bu ülkede yaşayan herkesi; cinsiyet, ırk, renk, dil, din, görüş, ulusal veya sosyal köken, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsüne dayalı olarak ayrımcılık yapılmasının önüne geçerek şiddete karşı korumaktadır; ELBETTE UYGULANMASI HALİNDE KORUYACAKTIR!

Sözleşmeyi iptal etmeye niyetlenmek, AİLE ERKİL diyerek ATAERKİL düzeni, aile üzerinden kurarak kadınlara saldırmak, kadını toplumsal yaşamdan koparıp ev içine hapsetme yada ihtiyaç duyulduğunda kullanmak üzere ucuz emek gücü haline dönüştürme politikalarının bir parçasıdır. Sömürü düzeninizi reddediyor, eşitlik mücadelemizden vazgeçmiyoruz.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ çeviri bir metin değildir. Türkiye’nin kurucu üyelerinden olduğu Avrupa Konseyi’nin bir sözleşmesidir. Sözleşme yazılırken, yazım ekibinin lideri Türkiyeli bir kadın, Gülsün Bilgehan’dır. Sözleşmeyi kaleme alan 8 kişilik komitede bir Türkiyeli akademisyen daha bulunmuştur, Feride Acar dır. Ve tüm süreç boyunca ülkemizdeki bütün mesleki yapılar, demokratik kurumlar konuya dahil olmuştur.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ her cinsiyet ve cinsel yönelimden kişiye kamusal ve özel alanda eşitlik sağlar.

Kadınlar kimsenin namusu, emaneti, kölesi, malı değildir. AKP iktidarının çabası “namusumu korudum” safsatası ile can alan katillerin cinayetlerini “gelenek” adı altında meşrulaştırma çabasıdır. Örf ve adetler bahane edilerek reşit olmamış çocukların zorla evlendirilmesi, evlilik içi cinsel şiddet, kürtaj, zorla doğum yaptırma veya zorla kısırlaştırma kadınlara dayatılamaz. Devlet, yasalar vasıtasıyla ve “düğün töreni” düzenleyerek çocukları tecavüzcülere terk edemez, istismara göz yumamaz. Bunların hepsi kadınlara ve çocuklara karşı işlenmiş suçlardır ve devlet, iktidar partisi eliyle bu suçlara yardım ve yataklık yapamaz. Devlet, herhangi bir ayrımcılığın tarafı değildir, olmamalıdır. Kadına şiddetin en çok aile kurumunun içindeki erkeklerden kaynaklandığı bilinmekte, istatisliklerde açıkça görülmektedir. Aile denilen mekan kadın ve çocuk mezarlığına dönüşmüştür. Çocuk istismarını aklatmayacağız.
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, kadınları, çocukları ve LGBTİ+’ları fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetten korumayı hedefler. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti yani bir insana cinsel yönelimi dolayısıyla uygulanan ve mağdurlarını orantısız biçimde etkileyen şiddeti önler. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ her cinsiyet ve cinsel yönelimden kişiye kamusal ve özel alanda eşitlik sağlamayı gözetir. AKP iktidarının, tartışmaya açtığı İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne en büyük saldırılar, cinsel yönelimlerin HEPSİNİ koruyan ve TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ sağlamaya yönelik maddeleridir. “Toplumun Dokusu” diye tanımlanan LGBTİ+ bireylerin yok sayıldığı bir toplum iddasıdır. Kabul edilse de edilmese de, istense de istenmese de LGBTİ+’lar vardır ve tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ile eşit hak ve özgürlüklere sahiptir, uygulamada da sahip olmalıdır. Konu tartışmaya kapalıdır. Ya 1948 de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine de karşı çıkacaksınız, imzanızı çekeceksiniz ya da İstanbul Sözleşmesini tartışmaktan vaz geçeceksiniz.

Hayatlarımız pazarlık konusu değildir. Haklarımızı, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda koruyan İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden çekilmeyi veya sözleşmeyi değiştirmeyi kabul etmiyoruz.

Hergün babası, kocası, abisi, amcası, eski kocası, sevgilisi, eski sevgilisi tarafından öldürülmüş kadınların isimlerine ağıtlar yaktığımız bu ülkede, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ni tartışmak, canlarımızla pazarlık yapmaktır. Hayatlarımız pazarlık konusu değildir. Haklarımızı, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda koruyan İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nden çekilmeyi veya sözleşmeyi değiştirmeyi kabul etmiyoruz. Devletin ve dolayısıyla hükümetin birinci görevi, sözleşmenin tüm maddelerinin pratik uygulamalarını sağlayacak yasaları uygulamak, buna uygun sosyal mekanizmalar kurmaktır. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’nin muhatabı olan bizler, dün, bugün olduğu gibi yarın da haklarımızı savunmak için her yerde olacağız.
İstanbul sözleşmesine DOKUNMA UYGULA!
İstanbul sözleşmesi UYGULANIRSA YAŞATIR !
dediler. Buluşmalarını müziğin ezgilerinde direniş şarkılarıyla sonlandırdılar.

ABDO ÖZKURT

  • ABDO ÖZKURT
    (10.08.1952-24.04.2020)

    Bedenlerini, çiçeklensin diye toprağa bırakıp ta gidenlerimiz, yaşamak istedikleri, özledikleri dünya için yürekleri çarpan kalan dostları, yoldaşlarıylarla yaşamayı sürdürürler.

    Abdo yoldaşımız, herkesin eşit olduğu, iş, aş, barınma, beslenme sorunları yaşanmayan, insanca çalışma ve yaşama koşullarında, özgür bir dünyada yaşamak istedi hep. Gençliğinin en dinamik yıllarını, dönemlerini, gelecek kuşaklar ve ülkemiz işçileri, emekçileri için yaşanılır kılmak için mücadele ile geçirdi.

    Bir ağanın yanında, mallarını güden, bakan altı çocuklu bir ailenin ilk evladıydı. 1952 Yılında Antakya’nın Bozhöyük köyünde doğmuştu. Yokluğu, yoksulluğu, sınıf farklılıklarını ilk yaşamında böylece tanıdı, anladı; ilkokulu köyünde bitirdi; sonra Antakya Merkez O.O, daha sonra Antakya Lisesi’ni bitirdi. Lise yılları, 68 kuşağı mücadelesinin ülkeyi etkisi altına aldığı yıllara denk gelir. Lise yıllarında okulda bir nedenle yapılan boykota çağrı için bütün sınıfların tahtasına boykot yazdığı anlatılır.

    Okumayı öğrenmesiyle okumaya ilgisi artan, lise çağlarında tarih ve ekonomiye ilgisi belirginleşen Abdo’nun o yıllarda klasik romanları okuduğu, edebiyata yöneldiği biliniyor. Aynı yıllarda okumakta olduğu lisede faşist milliyetçi cephe (MC) hükümetlerinin etkisiyle ırkçı, şöven, faşist baskılara karşı öfkelendiği ve küçücükken karşılaştığı ötekileştirme, dışlama, yoksulluk nedeniyle yaşadığı ezikliği politik olarak Abdo’yu biçimlendirir.

    Liseden sonra Bursa İktisadi Bilimler Fakültesini kazanır ancak ilk yıl öğrenci eylemlerine katıldığı için okuldan atılır, sonrasında İstanbul Toptaşı Cezaevinde 1 yıl hapis kalır. Yıl 1974 ve ülkede, 12 Mart yarı askeri faşist darbesi sonrasında devrimci hareketin yeniden ve hızla toparlandığı yıllardır. Cezaevi sonrasında Antakya’ya geri döner. O dönem Antakya’da YDGD kurma çalışmaları yapılmaktadır ve Abdo heyecanla bu çalışmalara katılır, eşi Emine ile o dönemde tanışırlar ve bir gönül bağı oluşur aralarında. Kitleleri emeğin ve halkın kurtuluşu yolunda örgütleme çalışmaları yoğunlaşmıştır. Siyasi tarih, politika okumaları, teori ve pratiği kitle çalışmalarıyla buluşturan, çözümleyici, güven veren devrimci kimliğiyle bulunduğu alanları örgütleyicidir artık. Ancak, 1979 yılında Bursa’da kaldığı dönemden gelen bir başka dosya açılır ve bu dava nedeniyle kaçak duruma düşer, İzmir’e gelirler ve sevgili eşi, yaşam yoldaşı Emine ile İzmir’de evlenirler.1980 Yılında ilk çocukları Ahmet doğar. Politik olarak devletin devrimcilere, komünistlere, örgütlü sınıf hareketlerine yönelik baskıların, şiddetin arttığı, neredeyse her gün devrimcilerin sokaklarda katledildiği yıllar, zor zamanlardır.

    İnsanın gerçek ölçüsü, zorlu ve sorunlu anlarda nerede durduğu ve sosyalizm yolunda mücadele istikrarıdır. Sosyalizm yolunda karanlıkları yıkmaktır; Abdo, özgür bağımsız bir ülkede yaşama mücadelesinin yolunu açan ve mücadelede binlercesini yitirdiğimiz bir kuşaktantandı. 1980 yıllarının zor koşullarında sorumluluk gerektiren görevler üstlenmekten kaçınmaz, ileri görevler alır..

    Abdo, devrimci komünist hareketin özverili, çalışkan, güven veren, faşist cunta koşullarında da görev ve sorumluluktan kaçınmadan mücadeleyi sürdürenlerden biriydi. 3 Nisan 1981 de gözaltına alındı, 20 Temmuz 1981 e dek gözaltında kaldı. Faşizmin en saldırgan, acımasız, kaba-fiziksel işkencenin yoğun ve pervasız yapıldığı dönemlerdi. Sonrasında Buca ve Çanakkale C.evleri; açlık grevleri, tek tip elbise giymemek için direnişler..Tutsaklık 1988 temmuzuna dek sürdü.

    Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre işsiz kaldı. Eşiyle birlikte Mersin’e yerleşme kararı alır ve taşınırlar. Bir gazetecinin yanında çalışır. Gazeteci ücretini vermez, ayrılmak zorunda kalır. Bu arada 1989 yılında sevgili kızları Özge dünyaya gelir. Yaşam çok yönli zorluklarıyla sürmektedir. Abdo, bir dönem seyyar sebze- meyve satıcılığı yapar. Daha sonra bir barakada sebze ve balık satışını bir arkadaşıyla ortak sürdürmeye çalışır. Bu işten de yaşamını sürdürecek para kazanamaz. 92 yılında bir dükkan kiralayıp sadece balık satmaya başlar. Bu arada dünyada ve ülkede politikayı izler, okumayı hiç bırakmaz, çevresine aydınlık saçar, paylaşımcıdır.
    Boyun eğmeyenlerdendi, dünyayı ve yaşadığımız toplumsal sistemi değiştirmek üzere mücadele isteğiyle doluydu.

    Ekonomik durumu iyileşince zor durumda kalan, işsiz olan yoldaşlarının iş edinmesinde, iş bulmasında elinden geleni yapar; geçmiş ilişkilerini korumaya çalışan vefalı bir yoldaşımızdı..

    Dostumuz Abdo’yu, 24 Nisan 2020 tarihinde pandemi koşullarında kalp krizi sonucu Mersin Yenişehir ilçesinde yitirdik. Son okuduğu kitaptan başını göğsündeki ağrıyla kaldırdı, gözlüğünü kitabının üzerinde bıraktı. Mesajı bizlere “okumak öğrenmektir, öğrendiklerimiz yaşamı değiştirmeyi kolaylaştırır, özgürleştirir” der gibi..

    Bağımsızlık demokrasi ve sosyalim mücadelesinde yaşayacak.
    Unutmayacağız, bizlerle yaşayacak.

  • İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE TEMEL HAKLARINA SAHİP ÇIKMAK ÜZERE YÜRÜMEK İSTEYEN KADINLARA ŞİDDET ve GÖZALTI..


    AKP-MHP faşizminin, İstanbul Sözleşmesini tasfiye etme ve uygulamama direncine karşı İzmir’de kadınlar Alsancak ÖSYM binası önünde toplandı. “İstanbul Sözleşmesi yaşatır, Vazgeçmiyoruz” yazılı pankart ile yürümek istediler. “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” “Erkek vuruyor, devlet koruyor”, “Erkek devlet hesap verecek” sloganları attı. Her gün kadın cinayetlerinin işlendiğini koşullarda katledilen kadınlardan bir kısmının isimlerini okuyan kadınlar, “Katledilen kadınlar isyanımızdır, bir kişi daha eksilmeyeceğiz” , “Asla yalnız yürümeyeceğiz” sloganlarıyla kadın cinayetlerini lanetlediler.

    Daha sonra, aynı yol güzergahında Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüyüp orada basın açıklaması yapmak isteyen yüzlerce kadının önüne çevik kuvvet güçleri ÖSYM önündeki parkın çıkışından itibaren barikat kurdu. Yürümekte ısrarlı olan ve barışçıl bir eylem yaptıklarını söyleyen kadınlara, çevik kuvvet yetkilileri yapılanın “kanunsuz ve yasa dışı” olduğunu söyleyerek kalkanlarla müdahale etti. Barikatı aşmak isteyen ön sıradaki on beş kadın zor yoluyla darp edilerek göz altına alındı, ters kelepçe uygulandı. Durumu gören gerideki kitle barikatı zorladı, çevik gücün saldırıya geçmesiyle arbede çıktı. Kadınlar durumu protesto etmek için oturma eylemine başladılar. Sloganlarla, konuşmalarla İstanbul Sözleşmesinin iptalini kabul etmeyeceklerini haykırdılar. Gözaltına alınan arkadaşlarının bırakılmasını istediler. İzmir Barosuna bağlı avukatlar göz altına alınmaları izlemek üzere harekete geçince kadınlar sonucu beklerken, erkek şiddetini, devlet şiddetini, temel hak ve özgürlükleri kullanmak istediklerinde karşılaştıkları polis şiddetini, kadın cinayetlerinin artmasını; faillerin cezasız bırakılmasını protesto eden sloganlar attılar. Kadınların özgürleşmesi halinde dünyanın da güzelleşeceğini anlatan şarkılar eşliğinde bir ara dans bile ederek protestolarını sürdürdüler.

    Bekleme sürecinin ilerleyen saatlerinde basın açıklaması metni okundu. İzmir Barosundan bir kadın avukat göz altına alınanların sağlık kontrollerinin yapılmakta olduğunu, durumu izlediklerini, savcılığa sevkleri sonrasında durumun netlik kazanacağını belirtmesiyle, kadınlar mücadeleden, kazanılmış haklarından vaz geçmeyecekleri sözü vererek dağıldı.

    Dağılma sonrası iki farklı yerde göz altı yaşandığına ve Berivan Rengin Oğuz un dağılma sonrasında sürüklenerek gözaltına alındığı, diğer gözaltına alınan kişinin İsmail Temel olduğu öğrenildi.Süreç hala izlenmekte.
    İlk gözaltına alınanların isimleri şöyle; Gözde Ece Yüksek, Evrim Çakır, Ebru Akeloğlu. Didar Gül, Zehra Hekimoğlu, Eylem Tunalı, Gizem Çoskun, Deniz Cesurer, Melda Barutcu, Cansu Ekmen, Nihal Yilmazarslan, Nilgün Yılmazarslan, Tugba Aratıcı, Alican Kelek, Melodi Zengin, Pınar Usta.


    Gözaltına alınan kadınlar

    Yapılan basın açıklamas;

    “HAKLARIMIZDAN VAZGEÇMİYORUZ, İSTANBUL SÖZLEŞMESİ UYGULANSIN…

    Bu ülkede her gün kadınlar katlediliyor! Erkek şiddetiyle aramızdan ayrılan kadınların isimlerini ezbere sayıyoruz.
    Sadece temmuz ayında 3 anne-kız toplam 36 kadın öldürüldü. 11’i evli olduğu erkek tarafından katledildi.
    Şule Çet, Nadira Kadirova, Ceren Damar cinayetlerinde olduğu gibi daha adil bir yargılama bile sağlanmazken, kadınların hukuk önünde en önemli dayanağı olan İstanbul sözleşmesine göz dikiliyor.

    Eğer “Kadına Yönelik Şiddet ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” yani İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı, hayatta olabilirlerdi, kaybettiklerimiz için daha adil bir yargılama yapılabilirdi! Haklarımız için İstanbul Sözleşmesi uygulansın diyoruz…

    Kadına yönelik şiddet her gün arttığı halde İstanbul Sözleşmesinin etkin şekilde uygulanmasını değil kaldırılmasını gündeme getirenler bu cinayetlerin, karşı karşıya kaldığımız katledilme riskinin sorumlularıdırlar.
    Sözleşmenin mecliste imzalandığı gün şiddeti önleme, şiddete maruz kalanları koruma, failleri gerektiği şekilde cezalandırma sözünü yerine getirmekten vazgeçeceğini ilan edenler, bu cinayetlerin suç ortağıdır, her gün uğradığımız şiddetin failidir…

    İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin karalama kampanyalarına göz yumanlar, bizzat bu kampanyalara sözcülük yapar hale gelenler, kadınların, LGBTİ+’lerin, göçmenlerin, mültecilerin, engellilerin, yaşlıların, çocukların haklarını tarikat ve cemaat çevreleriyle pazarlık konusu haline getirenler kadın cinayetlerinin, nefret cinayetlerinin, çocuk istismarlarının, göçmen, mülteci kadınlara dönük saldırıların suç ortağıdır…
    Biz kadınlar yaşamak istiyoruz!

    Tekrar ediyoruz;
    İstanbul Sözleşmesi, kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, bir insanın cinsiyeti üzerinden şiddete maruz bırakılmasının önlenmesi, şiddete uğrayanların korunması ve şiddet faillerinin gerektiği şekilde cezalandırılması için somut hukuki ve toplumsal adımları tanımlayan, devlete açık ve net yükümlülükler getiren uluslararası bir metindir.

    İnsan hakları belgeleri ister Avrupa ya da Asya’da bir şehirde; isterse iki kıtayı buluşturan İstanbul’da imzaya açılmış olsun, Doğu’nun ya da Batı’nın icadı değil, evrensel uzlaşma metinleridir. Gündelik siyasete, konjonktüre göre kabul edilen ya da terkedilen alelade kelime yığınları değil, adı üzerinde insanların haklarıyla, canları ile ilgilidir.

    İstanbul Sözleşmesi kadınların ve çocukların hayatlarını korumak için verilen bir sözdür ve bu “sözden dönmek”, her yıl yüzlerce kadının öldürüldüğü, şikayet edilen 28.360 çocuk istismarı vakasının olduğu bir ülkede kadınları ve çocukları ateşe atmaktır.

    Sözleşmeden çekilmek, sözleşmenin referans aldığı ve Türkiye’nin de taraf olduğu tüm diğer temel insan hakları sözleşmelerini de tartışmalı hale getirmek, kadınların mücadeleyle kazandığı tüm hakları tartışmaya açmak demektir.
    Sözleşmeden çekilmek, “Kadınlarla erkekler fıtratları gereği eşit değildir” sözüyle her fırsatta saldırıya uğrayan eşitlik haklarımızın, yasal güvencelerimizin tümüyle terk edileceğinin dünyaya ilan edilmesidir.

    İstanbul Sözleşmesi ve Sözleşmeye paralel iç hukuk düzenlemesi olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Kanunu’na karşı belli çevreler, çarpıtılmış iddialar ileri sürmektedir. Bu iddialar Sözleşme’nin ve 6284 sayılı yasanın “aile yapısını bozduğu, nafaka yükümlülüğü getirdiği, ailenin dağılmasını ve boşanmaları artırdığı, özelde Sözleşme’nin eşcinselliği teşvik ettiği” gibi kamuoyunu yanıltmak amacıyla ortaya atılan asılsız, mantık dışı söylemlerdir.

    Sözleşme 4. madde; ev içinde şiddete uğrayan herkesi; kadın, çocuk, yaşlı, erkek, engelli gibi pek çok grubu cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, medeni hal, göçmenlik statüsü gibi, herhangi bir nedenle ayrımcılık yapmaksızın korumayı temin eder. Aynı ayrımcılık yasağı Anayasa’da da mevcuttur. Sözleşme cinsel kimliklere ilişkin devletlere şiddetten ve ayrımcılıktan koruma yükümlülüğü getirmektedir.

    Sözleşmenin felsefesini ve öngördüğü bütünsel politikayı oluşturan ana tema, hayatın tüm alanlarında kadın erkek eşitliğini sağlamaktır.

    İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini bir partinin yönetim kurulunda karar altına almak isteyenlere haklarımız ve hayatımız için bir araya gelerek, mahalle mahalle, park park, meydan meydan, iş yeri işyeri, üniversite üniversite buluşarak, forumlar yaparak, sesimizi duyurabileceğimiz, sesimizi birleştirebileceğimiz her yöntemi kullanarak yanıt verdik. Bu kararın tartışılacağı toplantının ertelenmesini kadınların bu mücadelesi, birlikteliği ve kararlılığı sağladı.

    Mücadelemizin geri dönüşü yok!

    Sadece sözleşmenin iptali gündeminin ortadan kalkmasını değil, sözleşmenin devleti yapmakla yükümlü kıldığı tüm koruma, önleme, tazminat, çevirmen desteği, eşitlik politikaları geliştirme ve uygulama sorumluluklarının da hemen yerine getirilmesini istiyoruz!

    -İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışmalara derhal son verilsin, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Şiddetin Önlenmesi Yasası’nın uygulanmasındaki eksiklikler giderilsin, kadına yönelik şiddete karşı acil önlem planı yapılsın!

    -Kadınların 7/24 ulaşabileceği, farklı dillerde , ücretsiz, sadece kadın yönelik şiddet alanında çalışan ayrı bir Alo Şiddet Hattı
    kurulsun.

    -Kadına ve çocuğa yönelik şiddetle ilgili bağımsız bir veri toplama yöntemi geliştirilsin ve kamuoyuna düzenli olarak bu veriler açıklansın.

    -Devletin tüm kademelerinde eşitliği sağlayacak, ayrımcılığa son verecek düzenlemeler yapılsın. Eşit yurttaşlığın tüm gereklerini sağlamak için acilen somut adımlar atılsın.

    -Cinsel şiddetle mücadele koordinasyon ve kriz merkezleri kurulsun.

    -Dijital şiddet ve ısrarlı takip yasalarda tanımlansın ve cezası belirlensin.

    -Toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitimin her kademesinde zorunlu ders olarak müfredata eklensin.

    -İstanbul Sözleşmesi’nin de hükme bağladığı üzere, ülkemizde mülteci ve sığınmacı olarak yaşayan bütün kadın ve çocukların şiddete karşı korunmasında eşit haklara sahip olması için açık ve net düzenlemeler yapılsın.

    -Her mahallede kolay ulaşılabilir, ücretsiz, nitelikli ve 24 saat hizmet verebilecek kreşler açılsın.

    -Kadınların rahatça 7/24 ulaşabileceği kadın danışma merkezleri ve yeterli sayıda sığınak açılsın.

    -Nafaka tartışmalarına, boşanma süreçlerinde arabuluculuk uygulamalarına, boşanma süreçlerinin zorlaştırılmasına kısacası kadınların kazanılmış haklarına yönelik tüm tartışmalara bir son verilsin. Boşanma süreçlerinde kadınlara istihdam, barınma, sağlık ve eğitim olanakları sağlansın. Kadınları şiddete karşı güçlendirecek politikalar hayata geçirilsin.

    Kadın katilleri, tecavüz failleri korur, cinayetlerin üzeri ötülür, iyi hal indirimleriyle cezalar ertelenirken, şiddete ve kadın cinayetlerine ses çıkaran kadınlar engelleniyor, İzmir’de Pınar Gültekin cinayetine karşı şiddeti önle demek için sokağa çıkan kadınlara bizzat polis tarafından şiddet uygulanıyor, haklarına sahip çıkan kadınların yürüyüşü engellenmek isteniyor.

    Kadınların mücadelesi engellenemez!

    Biz kadınlar bu haklarımızın gereğinin yerine getirilmesi için yan yana durmaya, hep birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz!

    İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR, VAZGEÇMİYORUZ”

    Ankara Valiliği, temel hak ve özgürlükleri yasakladı. TİHV ve İHD ortak açıklama yaptı. Siyasi iktidarı Covid-19 pandemisi bahanesi ile temel hakları askıya almaya yönelik uygulamalarından vazgeçmeye ve temel haklara sadık kalmaya davet etti.

    Ankara Valiliğinin Covid-19 gerekçesiyle 2 Temmuz 2020 gününden itibaren 15 gün süre ile her türlü toplantı ve gösterinin yasaklanmasına karşı İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ortak açıklama yaptı.

    Siyasi iktidarın, Baroların yapısını değiştirmeyi öngören yasa değişikliği teklifine karşı çıkan baro başkanlarının yürüyüşleri ve Ankara’ya girişleri zorla engellenmişti. Ankara Valiliği’nin 02.07.2020 tarihli kararı uyarınca, Covid-19 bahanesi ile 3 Temmuz cuma günü(bugün) yapılacak olan olan savunma mitingi de engellendi ve miting aklanı tamamen kapatıldı.

    Açıklama şöyle;

    Covid-19 Bahanesi ile Alınan Ankara Valiliği’nin Yasaklama Kararı
    Temel Hak ve Özgürlüklere Aykırıdır!

    Ankara Valiliği il sağlık müdürlüğünün 02.07.2020 tarih ve 2020/57 sayılı il umumi hıfzıssıhha kurul kararı ile 2 Temmuz 2020 gününden itibaren 15 gün süre ile 2911 sayılı kanun kapsamındaki her türlü toplantı ve gösterinin yasaklandığına dair karar alınmıştır.

    Kararın gerekçesi 1593 sayılı umumi hıfzıssıhha kanununun 23, 27 ve 72. maddelerine dayandırılmıştır. İlgili kanun genel sağlığı tehdit edecek salgın hastalık gibi durumlarda tıbbi bakımdan alınacak tedbirleri içermektedir. Kanun kapsamında alınacak önlemler kanunun 72. maddesinde sayma usulüyle sınırlı bir şekilde tarif edilmiştir. Bu önlemler arasında belirli bir süre ile toplantı yapılmasının engellenmesi anlamına gelecek herhangi bir önlem türü bulunmamaktadır.

    Anayasanın 13. maddesi uyarınca temel haklar ancak kanunla sınırlanabilir. Kanunla sınırlanma kuralı hem sınırlamanın mutlaka yasal bir dayanağının bulunmasını hem de sınırlamanın kanunda gösterilen sınırlar içerisinde olmasını gerektirir. Yukarıda belirtildiği üzere 1593 Sayılı Kanun alınan yasaklama kararının yasada belirtilen umumi hıfzıssıhha meclisleri tarafından alınması mümkün olmadığı gibi hiçbir yasada salgın hastalık nedeniyle toplantı ve gösteri hakkının sınırlandırılabileceği de belirtilmemektedir. Bu nedenle, Ankara Valiliğinin söz konusu yasağının yasal dayanağı yoktur ve karar açıkça Anayasanın 13. maddesine aykırıdır.

    Siyasi iktidar Covid-19 pandemisi kapsamında vatandaşların uyması gereken kuralları ilan ederken açık ve anlaşılır yasa hükümlerine dayanmamakta, bu pandemi için öngörülmemiş yasalardaki kimi kuralları kıyas yoluyla uygulayarak temel hak ve özgürlükleri Anayasaya aykırı bir şekilde sınırlandırmaktadır. Çeşitli kanunların bu şekilde keyfi kullanılarak temel hakların sınırlandırılması “yasallık” ilkesini ihlal etmektedir. Covid-19 pandemisi ile mücadelede başvurulacak yollar, ancak modern tıp biliminin gerekleri dikkate alınarak, Anayasaya uygun yapılacak yeni yasal dayanaklarla mümkün kılınabilir. Ne var ki, hükümet bu acil görevi yerine getirmek yerine; Barolara, mahalle bekçilerine, sosyal medyaya ilişkin yasal düzenlemelere öncelik vermiştir. Bunun sonucu olarak da, Covid-19 pandemisine ilişkin olarak uygulanması mümkün olmayan 1593 sayılı kanunu kullanma yoluna gitmektedir. Bu pratik tam bir anayasasızlık hali dayatmasıdır. Böylece iktidar yarattığı belirsizlik rejiminde en temel hakları çeşitli idari kurul kararları ile askıya almakta ve otoriter karakterini iyice açığa vurmaktadır.

    Bunun yanında belirtmek gerekir ki, toplantı ve gösteri hakkı temel bir haktır. Bu hakkın özüne dokunulamaz ve bu hak ancak ilgili kanunda belirtilen gerçek sınırlama sebeplerine bağlı olarak ve Anayasanın 34. maddesine göre istisnai olarak sınırlandırılabilir. Anayasanın temel haklar rejimi uyarınca getirilecek sınırlama demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve ölçülü olmalıdır.

    Ankara Valiliği’nin tam da Sivas Katliamının 27. Yıldönümü olan 2 Temmuz günü böyle bir karar alması ve aynı gün TBMM Adalet Komisyonunda Avukatlık Kanunu değiştirilerek hükümetin çoklu Baro ve baro seçim yöntemine müdahaleyi içeren yasayı görüşüleceği güne denk getirilmesi yukarıda belirttiğimiz otoriter rejimi Anayasa dışına çıkararak idari kararlar ile sürdürme niyetinin açık tezahürüdür. Bu yolla, bir insanlığa karşı suç örneği olan Sivas katliamının sembolik anması bile engellenmiş ve çok sayıda kişi gözaltına alınarak bizzat kolluk tarafından pandemi tedbirleri ihlal edilmiştir.

    Siyasi iktidar Covid-19 pandemisi ile samimi olarak mücadele etmek istiyor ise yurttaşların temel haklarını kısıtlamayacak ve fırsatçılık yapıp temel kanun değişikliklerini gündemine almayacaktır. Yüz yirmi yedi bin avukatın ve seksen baronun meslek örgütlerinin en temel kanunun görüşülmesini pandemi dönemine getirip, avukatların görüşünü almadan yapmak usul olarak Anayasanın temelini oluşturan demokrasi ve insan haklarına saygı ilkelerinin açık ihlali anlamına gelmektedir.

    Avukatlar bugün sadece kendi mesleklerini değil, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak adına toplanmak, seslerini duyurmak istemektedir. Mevcut Anayasanın 135. maddesindeki kamu tüzel kişiliğine haiz meslek örgütlerinin rejimi Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği gibi Anayasanın hukuk devleti ve demokrasi ilkelerinden bağımsız değerlendirilemez. Meslek örgütlerinin temsilinin temelinde merkezi ve mahalli idare seçimlerinde olduğu gibi temsilde adalet ilkesi geçerlidir, aksi yönde bir tutum Anayasa Mahkemesi içtihatlarını ve Anayasayı ihlal eder. Çoklu baro adı altında sunulan, dünyada eşi benzeri olmayan formül, insan hakları ihlallerinin karşısındaki en önemli güvencelerden biri olan güçlü baroları zayıflatmayı hedeflemektedir ve kabul edilemez. Avukatlar bu keyfi, sınırsız otoriter girişimlere karşı demokratik protesto haklarını kullanacaklar ve bu nedenle engellenemeyeceklerdir.

    Bu nedenlerle Ankara Valiliği’nin yasaklama kararı sadece yasal dayanaktan yoksun değildir, aynı zamanda Anayasaya ve demokratik toplum gereklerine aykırı, ölçüsüz ve keyfidir.

    Meslek örgütleri ve bu örgütlere üye meslek elemanları sizin oyun alanınız içinde olamaz. Otoriterliğin geldiği nokta keyfiyetin ulaştığı boyutu göstermektedir. Umuyoruz ki TBMM’de aklıselim milletvekilleri bu yasaya karşı çıkacaktır. Aksi halde de anayasa mahkemesinden dönmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu belirtmek isteriz.

    Siyasi iktidarı Covid-19 pandemisi bahanesi ile temel hakları askıya almaya yönelik uygulamalarından vazgeçmeye ve temel haklara sadık kalmaya davet ediyoruz.

    İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak süreci yakından takip etmeye devam edeceğimizi, bu tür ihlallerin sonlanmasına yönelik çabalarımızı daha da kuvvetlendireceğimizi tüm kamuoyu ile paylaşmak isteriz.

    İnsan Hakları Derneği
    Türkiye İnsan Hakları Vakfı